Mart 2001 · s. 98 · 6 dakikalık okuma
Diyalog Köşesi
· Edebiyat
Martılar Gidemez ki !!!
Bir mektup, bir açıklama değil. Başlangıç hiç değil... Övgülerle içi boşaltılmış şiirimsi cümleler birlikteliği de değil...
Gece başucumda 'dünya'lar uyumakta. Kağıt kullanılmak, kalem de dökülmek istedi; aklımda yok iken, 'kalbi yönelimin veludi yaptırımı...' Başlangıç değil, bir mukaddime... Zorlu endamı bütün bir 'hatime'ye hazırlanış. Kendini yitirdiği dünyadan kalemin seslenişi. Hata buna binaen, af ola!... 'An'ın bütüne hükmetmemesi dileğiyle... Ya Bismillah...
Birinci Nağme: Sükut
Sükutunuz... Evvelde belirttiğim gibi, zahiren sessizlik. Ama sesin yokluğu değil; nazlanışı, belki gizlenişi, saklanışı elmas gibicesine... Parıltısıyla gönüllerde şehbal açacağı 'an'a hazırlanış... Gönüllerden gözleri kamaştıracağı güne... Her yüksek ses, sükutla alınan derin bir nefesin mahsulü. Gönlün ebedi işareti tevazuun; 'kendini yenmenin, aşmanın doruğunda...'
Kısıtlamalar asla sözkonusu değildir, sükut için. Onda düşüncenin enginliği saklı. O fikrin filizlendiği, yeşerip olgunlaştığı, sevginin yoğunlaştığı bahçe... Söz, sükut kabuğunun içindeki inci... İncinin gözlerimizi kamaştıracağı, kalblerin birleşeceği o 'an'da... Göz, beden, cismaniyet ayaklanıp, 'Harcama bu sedefi!', 'Niye bekleyiş?','Kararında emin misin?' derlerken, hepsini dindiren bitiren bir ses: 'İnanmak her şeydir.' Bilmezler ki onun içinde inci saklandığını... İnci uğruna, zahiri güzel sedefin harcandığını...
İkinci Nağme: Meram
Meramla, öğretilerimiz ekseninde sevdiklerimizin ve dostlarımızın karşısına çıktık. Şu an ise belki bir başkasıyla...
Hep insanların dertlerine (bazen onların talebi, bazen de kendi isteğinle) ortak olmaya çalıştığını görüyorsun; arkana baktığında... Gecelerin sabahı kovaladığı, sayısız sırdaşlıkları hatırlıyorsun belki de. Ve şimdi, özel hayatının derinliklerine yoldaş olarak, sırlarını hayat boyu yüklenmeyi ve yüreklendirmeyi düşünen birini görüyorsun.
'Meramım var ama büyüklerden büyük' demek ne kadar zor bilir misin!? İşte içimdeki hisler... 'Ulvi değerler için dertlenmeye çalışır; kendini nesneler dünyasında verimli değil de, insanlar dünyasında etkili olup kalplere girmeye çalışma, sonrasında da, bende bu yola bir taş dizebilsem ne mutlu bana!' demek ister gönül... Bu arada her sese kulak veren, her rüzgar estiğinde başka taraflara eğilen sağlam esasa dayanamayan insanları görmüşüzdür. Ve sonrasında, 'meramzede'lere adanan hayatlar...
Sizi ve kendimi anlattım. Evet elini uzatanları geri çevirmemişsinizdir şimdiye değin. Biliyorum, 'meramdaş' arayan binlercesi bir 'siz' bekliyor. Gazali'nin sözünü size armağan ederek gidiyorum. 'Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.'
Üçüncü Nağme: Martı Olma
Siz 'Martı'yı izlediniz mi hiç? Bu meram martı olmayı ister; çünkü martılar kıyılardan ayrılmazlar. Geçenlerde Tarık Buğra'nın ilk romanı, Yarın Diye Bir Şey Yoktur'u okurken martı oldum: 'Bu saat martının gerindiği, kanat vurup uçmak istediği saattir. Ama martı kanat vurup uçmaz ki.. Martı gidemez ki!... O işte hep böyle buraya ve bu hep sızlayan özleme mahkum. Turuncu renkli iri gözleriyle boş rıhtımlarda hüzün veren bir sessizlikle akan, kaynaşan sis dalgalarına bakar, durur.'
Hatime
Allahım! Senden bizi sevmeni; sevdiklerinin sevgisini; sevgine yaklaştıracak amellerin sevgisini; tertemiz hayatı... dosdoğru bir ölümü istiyoruz!...
Senin herşeye gücün yeter!
Yegane güç ve kuvvet senin elindedir!
Bizlere acı, bizlere merhamet ve yardım et!...
MEHMET DENLİ
Beni anlayacak dosta
Merhaba!...
Acıyı, derdi, ızdırabı ya da mengenelerin arasında sıkışan ruhu hangi kelime anlatabilirse onunla merhaba...
Beni anlayabilecek, içimdeki yaraya su serpebilecek dosta merhaba...
Duaya, inşiraha merhaba...
Bir kurşunkalem serüvenidir bu yazı. Acıyan bir ruhun sahibi olan yazar, adımlarını muvazenelendirmeye çalışarak bir dükkana girip hıçkırığını hapseden kısık sesiyle bir zarf ve kağıt demiştir. Titreyen elleriyle bozuk paraları tezgaha bırakarak çıkmıştır. Az sonra kendini bir otobüse bilet atarken bulmuştur. Zavallı bir çırpınış, sırf kaçmak için... Oysa otobüs hep aynı güzergahta seyretmektedir; tıpkı hayatı gibi... Dönüp dolaşıp hep aynı yere gelir; aynen kendi trajedisi gibi...
'Şimdi gitmek vaktidir.'
Ancak nereye?
'Şimdi gitmek vaktidir! Hiçbir yere ait olmayanlar bırakıp giderler. Bu kaçıncı gidiştir çetelesi tutulmaz.' diyor Fatma Hanım. Benim trajedimden habersiz, ama sanki bana seslenir gibi.
Korkuyorum, içim acıyor. İçimde acıdan ibaret bir yılan çöreklenmiş. Yılan, akrep hiçbir şey bu ızdıraba denk değil...
Yaşamak ne kadar zor. Ne kadar... Ve sen, ey okuyucu! Eğer ruhi durumun bu yazıyı okumaya müsait değilse hemen bırakabilirsin. Bakmayın başlığa... Çünkü nasıl olsa anlaşılmak imkansızdır. Kelimeler ancak içimizdeyken bize aittir. Bizden çıktıkları zaman ise karşıdakinin anlayabilme gücüne kalır herşey.
...
Size iki ayrı ruh ikliminden seslendim; iki ayrı zamanın kuşatıcılığında yazdım. Size yaralarımı gösterdim.. Sanıyorum size de buna kayıtsız kalmamak düşer. Çünkü şairin bildiğini ben de biliyorum: 'Birbirinin yarasını görmeden dost olunamıyacağını...'
NURHAYAT ÇORAK
'Sen benim herşeyimsin'
'Kenar Notu' başlığı altında, okuyucularımızın metinlerinden hareketle bazı notlar aktarıyoruz. Metinlerin kritiğini yapmıyoruz tabii ki... Gözlemlediğimiz hayati durumlar üzerine bir sohbete girişmek niyetimiz. Hayata dair olanı paylaşmak yani... Mesela, 'sen benim herşeyimsin' gibi...
***
Bağlanmanın ve tutulmanın sarhoşluğu içinde büyüyen melankolinin göbeğinde asılı kalan birinin inleyişi olarak seslendirilir: 'Sen benim herşeyimsin.' Kışın ayazında dolan bir stadın beton basamaklarında dizilen bir kalabalığın içinden yükselir: 'Fenerbahçe! Sen bizim herşeyimizsin.' Ona inanarak, yaslanarak, söylediği her şeye amenna çekerek anlam kazandığını düşünen müntesibin liderine hitaben söylediği içli bir haykırış şeklinde ortaya çıkar: 'Sen benim canımsın, ciğerimsin, herşeyimsin.' İş sahası, dükkanı, ticarethanesine zamanının tümünü ayıran, zihnini ve gönlünü buna ayarlayan bir tüccarın dudaklarında bir güven ifadesi olarak belirir: 'İşim benim her şeyim.'
Bir şey, evet tek bir şey 'herşeyleri' olur. Hayatları o tek şeydir; o bir şeyin, hadi esaretinde demeyelim, gölgesinde yaşarlar. Murat Belge'nin de bir yerde söylediği gibi, elinizde bir tek şey varsa ve o şey de çekiçse, herşeyi çivi olarak görmeniz doğaldır. Renkleri, korkuları, sesleri, tercihleri, sevinçleri, yönleri... herşeyleri olan o tek şey tarafından belirlenir. Günlüklerine, tişörtlerine, fosforlu ışıklarla aydınlattıkları minübüslerine... hayatlarına kazırlar 'herşeylerini.'
Hüzünlü ya da sevinçli olmaları, hayatın anlamlı ya da anlamsız olması, 'herşeyimsin' dedikleri şeyin durumuna bağlı olur. Aşık oldukları şahıs tarafından terkedilmişlerse; Fenerbahçe yenilmişse; liderleri ölmüş ya da onları hayal kırıklığına uğratmışsa, hayat onlar için bitmiş demektir. 'Herşeyleri' olmayınca hiçbirşeyleri kalmaz. Hayatları o tek şey üzerinde durduğundan, o şey de çökünce; bir çöküntünün, harabenin, çölün orta yerinde görürler kendilerini. Ve inlerler... 'Ben yokum artık. Hayat yok... Hiçbir şey yok...'
Gazetelerin üçüncü sayfalarına çokça malzeme veren bu insanlar, sonuçta 'Şeco Sendromu' dediğimiz şeyi yaşarlar. Şeco, yani Şecaattin... İkinci Bahar dizisinin, Samatya esnafının korkulu rüyası, zabıta memuru Şecaattin... Zaman zaman bu ülkenin gerçekliğine oturmayan bir dil kullansa da, yine de diğer diziler arasından niteliğiyle sıyrılan İkinci Bahar'ın bir bölümünde; görevinden ayrılmak durumunda bırakıldığı için üniformasından olan Şecaattin'in yaşadığı çöküntü ve o sırada söyledikleri çok önemliydi: 'Ben bittim! Bu üniforma benim herşeyimdi; onlar sayesinde bu mahallenin kralıydım. Ve şimdi onlar artık yok! Kral öldü! Ben öldüm!'
Bu görüntü ve duruş çok şeyi söylüyor: Aslında 'bir şey' olmayan, ama bir iktidara yaslanmış olmanın verdiği 'güç'le cebberrutlaşan tiplerin trajikomikliğini gösteriyor; oturdukları mekandan, çalıştıkları yerden, giyindikleri markadan, kullandıkları arabadan kimlik devşirenlerin mantığını ele veriyor. Bu tipler yoklar, çünkü; yaslandıkları iktidarı, oturdukları mekanı, çalıştıkları işi kaybettiklerinde ve artık marka tüketebilecek durumları kalmadığında, Şeco sendromunun içine düşerler; 'Ben bittim!' deyip, bedenlerini ortadan kaldırırlar.
Kıssadan hisse şu: Bir şey, evet tek bir şey, sizin herşeyiniz olmasın. Hayatı oluşturan ve renklendiren çok şeyden beslenen bir şey olun.
Üstad Bediüzzaman'ın serlevha olan o muhteşem cümlesini bir kez daha düşünün isterseniz: 'Dost istersen Allah yeter!' Yani O size dost ise, O'nun emrinde olan herşey de size dosttur. (N.D.)