Mart 2001 · s. 96 · 5 dakikalık okuma
His Ve Düşünce Ufku
O gün geldiğinde
Gün bitiyor işte.. Çocuklar yıldızları toplayacaklar yüreklerine birazdan. Ağır bir söz vahyedecek yaradan. İnce, ipekli, iri gözlü ve "selam" sözlü erler bileceğim ağlayayanları. Bense bir şair gibiyim; akşamları, tebessüm donar dudağımda.
Gün bitiyor yine; boyun eğiyor Rabbine... Ben eğiliyorum, kuşlar susuyor. Sözlerin en güzeli için bütün güzel sözler terkedilmeli, biliyorum. Ama birgün gelir insanlar küçülür. Dağlar toz olur, gök ve güneş küçülür ve sen küçülürsün yüreğim... O büyüyen emir kaplar her yeri, küçülürsün elbet.
Birgün gelir, taş, dağ erir. Henüz taşlar dururken vurmalı başlarımızı taştan taşa. Henüz gün çekilmeden, kararmadan üzerimize; mavi tüller, denizler yanmadan. Tutuşmadan henüz denizler, sönmeden ay ve küçülmeden biz ve büyümeden günahlar ağlamalı yüreğim.
Birgün gelir birden ölürüz. Ya gelmeseydi O, ne yapardık böyle yalnız. Ya ölmeseydik ne olurdu? İyiki öleceğiz.
Sözlerin en ağırına hazırlanmalı omuzlar, biliyorum. Ve ben yalnız kalınca kalemime sarılıyorum. Susarak bir kısmını, unutarak bir kısmını, anlatarak beni... Ya sen? Duyuyor musun? Seherler tükenmişken, dualar susmuşken, bayram gelmiş ve geçmişken, duyar mısın? Güneş doğarken ansızın, su ve namazdan önce değerken gözlerine, ağlar mısın? Söyle gönül susar mısın?
Gün biter, aylar geçer. Anlatmak mümkün müdür hiç? Yağmur yağarken ağladığını bir kuşun? Mümkün müdür gözlerimin renginden söz açmam? İşte öyle mümkünsüz bir yürek...
Birgün gelir, sayfalar uçuşur, kalemler kırılır. Bir omuzbaşlıların kitapları kalır önümüzde. Açılmadan o kitap, sol taraftan sağ tarafa yanım kavi tut ey yürek!
Birgün gelir, herşeyi gören bir yare götürülürüz. Ölüp ölmediğimiz sorulur sevdamıza. Hesap edilir bir bir yaptıklarımız. Her şeyi gören bir yardır O. Görüp gözetmiştir onca zaman. Görülüp gözetilen her yanımız dökülür ortaya. Biliyorum... O gün geldiğinde karşılığı olacak herşeyin. Sevabımın... Günahımın...
Mektup
Yokluğunda kediler büyüttüm,
Karıncalar besledim, toprağı sevdim,
Boyumu aştı, inan, sarmaşıklar.
Sevmeli karşılık beklemeksizin, derdin
Kuşça, çiçekçe, böcekçe; yürekten
Kelebek olmalı ruhun; uçmalı,
Uçup konmalı üstüne güzelliklerin:
Bozmalı çirkinliklerin yuvalarını.
Sarı papatyalar tomurcuklandı bahçede,
Sorma, ah görsen ne denli şirin!
Sana benzeyecekler, eminim, büyüdükçe.
İkimiz için gez, gör, araştır, öğren
İyi bak kendine, düşünme beni.
Kitapların hazır, yerin belli, daha ne?
Çalışıyorum işte
Gelecek güzel günler için.
Sonsuz gelmeden yola çık emi?
Uçur önünsıra bir ak güvercin
Bana yeni yeni öyküler getir...
Rüyalar kafi gelmiyor
Her gün fecir vakti kalkar, hazırlığını yapar, gözyaşları ve dualarıyla kovasını doldurur, güllerinin yanına çıkardı. Onu bekleyen gülleri, o çıkar çıkmaz başlarını kaldırır, ona bakar, kovasından boşalacak suya ağızlarını açarlardı. Güneş çıkıp da kendilerini yakıp kavurmadan ihtiyaç duydukları kadar su alırlardı. Bahçevanlarını görünceye kadar başları öne eğik, kimi secde halinde, kimi rüku vaziyetinde duran güller, bahçevan çıkınca onları sulamasıyla birden canlanır, kıyam ederlerdi.
Bahçevanları gülleriyle her gün sakin, ruhları okşayan bir sesle sohbet ederdi. Bazen hiç konuşmaz, sadece onları seyrederdi. Onlara zarar verecek bir durum olup olmadığını anlamak için bazen semaya bakardı. Onların halini yüzlerinden okurdu.
Bahçevan, bir gül yaprağından inceydi. Güllerinin bir yaprağına en ufak bir gölgenin düşmesine dahi tahammül edemezdi. Hele onlardan birini solmuş vaziyette görse; dermanı kalmaz, dizleri tutmaz, yere yıkılırdı. Saatlerce belki günlerce o gülünün o hali için dertlenir, gözyaşı dökerdi. Zira, hayatında en çok sevdiği gülleri olduğu gibi onu en çok endişelendiren ve belki üzen de gülleriydi.
Güller bahçevansız edemezdi. O olmadan başlarını kaldırmazlardı. Onun bir gün veya bir vakit yanlarına çıkmayışı onları dilgir ederdi. Hemen birbirlerine döner, "bahçevanımıza ne oldu ki" derler ve derin derin düşünürlerdi. Bahçevanları gelip aralarına girdiğinde kendileri de onun etrafında halelendiklerinde tıpkı bir gonca gül gibi olurlardı.
Haftalar, aylar böyle geçip giderken bir gün güz mevsimi kendini hissettirmeye başladı. Güllerden daha fazla bahçevan endişeliydi. Ya gülleri dayanamayıp solarlarsa ne olacaktı. Güzün arkası kıştı; o zaman gülleri kim koruyacaktı. Kendisi bu elverişsiz iklimde burada daha fazla duramazdı. Gidip başka güzel iklimlerde güller yetiştirmeliydi. Bir sera yaptı ve onları korumaya aldı. Yerine bıraktığı yardımcılarına da ne yapmaları gerektiğini sıkı sıkı tembih etti. İstemeyerek de olsa güllerini terk etti.
Tekrar gelecekti fakat bu hasrete katlanmak zorundaydı. Buraların havasına suyuna da çok alışmıştı. Güllerine aşıktı; fakat elden ne gelirdi. Aşkıyla beraber sabır otu gibi hasreti de yaşayacaktı.
Güller birer yetim gibi melul, mahzun kalakalmışlardı. Kaddi bükülmüş bir ihtiyar bile bu kadar rüku vaziyetini alamazdı. Güller perişandı, güller dağınıktı. Güller birer gül olduklarını dahi unutmuşlardı. Çünkü siması gülen ve kendilerini güldüren bahçevanları yoktu. Bazen gelip uğrayanlar bahçevandan selam getiriyor ve ona selam götürüyorlardı. Aldıkları her bir selam hasret ateşini körüklüyordu. Bu ateşi de ancak gönderdikleri selamlar teskin ediyordu. Ne inleyenler, ne nağmeler dökenler vardı. Bunlar sayfalara sığmazdı. Ama her nasılsa yapraklarını sahife, göz yaşlarını da mürekkep yayıp ayların hasretini uzaklara yazabiliyorlardı.
Bilmem ki gül hiç bu kadar aşık olmuş muydu bülbüle! Hep bülbül aşık olacak değildi ya! Bu sefer güller de aşıktı. Ve güller, Şems'i ilk gördüğünde hiç konuşmayıp sadece susan ve gözlerinin içine bakan Aşk Sultan'ı gibi "daussıla" deyip inleyen bahçevana şöyle nida ediyorlardı: "Ey Sevgili! Çitleri yık da gel kafiyesiz konuşalım." Zira.. zira artık rüyalar kafi gelmiyordu.
Değerlendirme
Çiğdem Toprak'a;
Sokakların, yani 'dış'ın cazibe merkezi olduğu zamanlardan geçiyoruz. Bizim ne olmamızdan çok, başka gözlerin bizi nasıl gördüğü önemseniyor; 'imaj' herşey sanılıyor. Yazınız, çağrınız buna direnen bir yüreği işaretliyor. Allah'ın hitabına muhatap olmuş insana, unuttuğu o sahici kaygısını hatırlatıyor.
Ahmet Yılmaz'a;
Gelecek konusunda ciddi ümitlerim var. Böyle şiirleri gördükçe Behçet Necatigil'in, Necip Fazıl'ın, Mehmet Akif'in zamanızımıza tekrar misafir geldiğini hissediyorum... Ne güzel mısralar, ne duru ve berrak söyleyiş bu.. "Yokluğunda kediler büyüttüm/ Karıncalar besledim, toprağı sevdim / Boyumu aştı, inan, sarmaşıklar" Bu mısralar aydınlık, günlük güneşlik ve berrak bir dünyaya çekiyor bizi.. Toprak kokusunu, uğur böceği uçuran çocuk ellerini, o sırada biraz ötede salınan papatyaları gözümüz önüne getiriyor. Hayatın nabzını dinlemek gerektiğini fısıldıyor kulağımıza... Berrak uslubunuz, içerik yoğunluğu taşıyan mısralarınız bize cidden sizin hakkınızda ümit verdi. Sizin gibi şair arkadaşların yazması gerekli, durmadan dinlenmeden ruh imbiğinden şiir iksiri süzüp insanlara sunması gerekli. Buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Haydi dostum eğil sayfalara, koş gönüllere! Beyaz sayfalar maverai mürekkebinin soluğunu, hasret dolu yürekler; şiir kadehiyle sunacağın hayat suyunu bekliyor.
Rasim Haner'e;
Beni mest etti yazınız. Bir hasret ve iştiyak terennümü, bir özlem çığlığı gibi desen desen örülmüş. Her cümleniz ruhumuza gözyaşı damıttı. Sonra onu yanaklarıma salıverdi... Evet hasreti, özlemi yaşattınız bize.. Bir devrin panoramasını çizerek sunmuşsunuz duygularınızı... İşte şimdi ayrılık tankları geçiyor kalbimizin üzerinden.. Ve siz başınızı kaldırmışsınız, ezilmemiş bir duygu filizinir yeşil, firuze diliyle, haykırıyorsunuz duygularınızı deniz aşırı ülkelerde bir yere... Bu bir çağrı, bir özlem, bir "gel" feryadı.. Bir demet özlem çiçeği, bir demet gözyaşı seli, bir buket ızdırablı terennüm... Rüyaların kafi gelmediği belli ama, bizler o kaynaktan hala onun nurlu çehresini seyrederek teselli bulmaya devam edeceğiz.. Bir de bizlere öğütlediği otuzu aşkın kitabındaki nurlu fikir ve düşüncelerini okuyarak...