Sızıntı Arşivi

Nisan 1992 · s. 40 · 4 dakikalık okuma

Diriliş Solukları

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

nis92

İnsan duyup hissettiği nisbette canlı bir ruha sahiptir. His ve duygulan bir çağlayan gibi olmayan ve gözyaşlarıyla yanaklarını sulamayan insanların, gönülleri de çorak vadiler gibidir. Çatlak çatlak olmuş susuz topraklar gibi.

Aşk, insan ruhunun bahar yağmurudur. Bahar yağmuru yağmamış gönüller, bahar sellerine uğramamış sineler, ne kadar canlılığa hasrettirler bilseniz. Diri bir ruh, sevgi gözesinden kaynak suları fışkırmadan nasıl ortaya çıkacak ki. İlk doğum şafağı, sevgi gülünün Özünden yükselir ve o an kâinat, bir gül fidanı olur. Her şey canlı ve heyecanlıdır o otağda. His ve duygu kelebekleri uçuşur, kalb gülünden kâinat gülüne. Kâinat topyekün bir ruh kesilmiştir. İnsan kalbi, o ruhun özü olmuştur.

Cesaret ve azim de ruhun canlılığına diriliş bahşeden, sihirli nefeslerdir. Mesihî soluk, azmini yitirmiş gönle üflenince, topraktan yeni başını çıkarmış bir fidan gibi o kalb doğrulur ve yeniden dirilişe erer. Azmin pazusu, ruhun en büyük desteğidir. Yılışıklar, idealsizler, dönekler asla bu pazuyu hakkıyla kullanamazlar. O gücü, lüzumsuz işlerde harcarlar. Fâniler peşinde zebîl ederler.

Ümit insan ruhunun feridir, ışığıdır. Onsuz her gönül, karanlık içinde derbeder ve perişan olur. Göremez ümitsiz insan.Görse de İdrak edemez. Güya yeis sis ve dumanı, onun ruh gözüne kesif bir örtü gibi çökmüştür. Göremez o. Kafa gözü belki görür ama kalb gözü âmâdır. Onun İçin kutsî beyanda inancını yitirmişler için "onlar görmezler" hükmü verilmiş ve mühürlenmiştir. Her kör bir bakıma da cansızdır. Zira canlılığın en önemli belirtilerinden biri de görmek sıfatıdır. Görmeyen kalbin canlı olduğundan (bu hükme göre) kimse bahis açamaz.

Acelecilik de öyle ruhu engelleyen bir kementtir. Bir an önce olsun İsteyiş, çile ve ızdırab bitsin isteyiş ve hemen hedefe varmak arzu ediş insanı yarı yolda bırakır çok kez. Bu hususta Yunus ne güzel der:

"Bu yol uzaktır

Menzili çoktur

Geçidi yoktur

Derin sular var."

Demek acele etmemek gerek. Sabır gerek, teenni gerek. Dayanmak gerek çile ve ızdıraba...

Ezelî sevgiliye, sevda ile canlı olur gönül. Sınırsızlığın kaynağını bulmakla, sonsuz varlığı anlayıp gönül gözesini o varlığın hasret pınarına bir oluk yapmakla... Ve daima onun ikliminde yunup yıkanıp o kaynaktan ümit, aşk, azim iksiri içip, doyup kanmakla... Ve başkalarına da o iklimden mesajlar sunup, onlara da gerçeğin ışıklı yolunu işaret etmekle canlılığa kavuşur insan ruhu. Nebiler Nebisine sevda ile içinde bahar filizleri büyütür insan. Diğergamlık tohumları yeşertir. O aşk ile semalara doğru yükselir. O sevginin nûr ibrişimleriyle örülmüş altın kanatlarını açarak, canlılık iklimine, gerçek hayat baharına ulaşır...

Taif'i bilmeyen insan, nasıl cesur olur. Uhud'u bilmeyen insan, nasıl düşmanın karşısında çekilmiş kılınç gibi durur, Bedir'i bilmeyen bir zavallı, nasıl gerçek zaferin tadına erer. Ve nasıl meleklere sırdaş, onlarla sonsuzluk yolunda arkadaş, yoldaş olur.

Başınıza toprak saçılmadan, pislik atılmadan bu yolu geçmeniz mümkün mü? Zehirli aşlar yemeden, düşmanın keskin kılıcı altında en yüksek cesaret örneği olup, "Allah" deyip titreyen elden kılıcı düşürmeden, şimdi seni kim kurtaracak benim elimden" deyince yalvarmaları karşısında düşmanına bile acıma hisleri duymadan, onu affetme zirvesine ermeden, gönlün canlılığa kavuşması mümkün mü?

Ömer olup sırtına un çuvalını alıp "Bu Ömer'in hatası" diyerek adalet ve doğrulukta timsal teşkil etmeden, ruhta bahar oluşturmak, his ve düşünce vâdisinde çağlayanlar çağıldatmak mümkün mü?

"Diclenin kenarında bir kurt, bir kuzu kapsa, Ömer'den sorulur" sorumluluğuna ermeden ve "Nefsini yenen en büyük pehlivandır" ışıklı rotası istikametinde, nefsin sis ve dumanlı azgın okyanusunu geçip ruhun billur iklimine ulaşmadan hangi yokuş aşılmıştır, hangi ölüm vâdisi geçilmiştir ki Ba's ü bâdel mevt'ten bahsedilebılsın.

Hz. Ali gibi kılıncı çekip düşmanı yere serince, yüzüne tükürdüğü için onu nefsi hesabına öldürürüm korkusuyla serbest bırakan bir Hakk adamının, gerçek dava erinin yolunun izine baş koymadan, ayağının tozuna yüz sürmeden, hangi dirlik düzen, hangi yürek ateşinden, hangi (dirilişe tohum) sevda kıvılcımından söz edilebilir.

Mus'ab gibi O'nu korumak için kâinatın sebebi hilkatini, varlığın mayasını, gönüller sultanı iki cihan serverini korumak İçin şehit düşüp, hâlâ onu koruyamadım diyerek, utancından yüzünü örtmüş bir şekilde Hakk'ın huzuruna yükselmedikçe iç dünyada berrak bir iklim, ümit ve inançla gergef gibi örülmüş bir ruh elde etmek mümkün değildir.

Hâlid gibi boynuna kement geçirilince hiç İtiraz etmeden Ömer otağına giden itaatin zirvesinde süzülen bir hakikat şahini olduğunu ispat eden bir er olmadıkça kalbin huzuru, vicdanın saadeti, his ve düşüncenin diriliş soluklaması nasıl mümkün olur ki?

Yunus olup Taptuk'un kapısında çıraklık dönemi çilesi çekmeden, gönül ufkunun esrarına ermek mümkün olur mu?

İkbâl gibi mânâ aleminde Nebiler Nebisine, Trablusgarb şehitlerinin kanını takdim etmeden ve İstiklâl savaşında yedi düvele karşı çile ve ızdırab dolu müthiş bir savaş vermeden, deri parçaları, at pisliğindeki arpaları toplayıp, yıkayıp yiyecek kadar yokluğa düşmeden, gönül aydınlığı, mânâ ile bütünleşme, yoklukta varlığa erme, ölmeden evvel ölümün iksirini nefsin dudaklarına götürme, fânilerden firak suyunu ona içirip, onu dünya sevdasından geçirip, Hakk'a vasıl etme mümkün mü?

Arkadaş! Aşk, ümit, iman, ihlâs, cesaret, azim, teennî ve gayret ışığını, ruhunun en karanlık köşelerine gönder. Sevgi ve hoşgörü pınarından ona, dirilişin efsunlu iksirini yudumlat. Diğergamlık ikliminden ona mesihî bir soluk üfle, göreceksin ki ebed-müddet canlı bir ruha sahib olacak ve gerçek dostun huzuruna diriliş baharına ermiş olarak alnı ak çıkacaksın.