Sızıntı Arşivi

Eylül 1995 · s. 372 · 7 dakikalık okuma

Din- İlim Beraberliğine Temelden Bir Yaklaşım

Ubeydullah Akyüz · Felsefe

Din ile ilim çatışır mı ça­tışmaz mı; bunlar, birbiri­nin sahasına girmemesi gereken bağımsız disiplin­ler midir, yoksa aynı hakikatin iki değişik ifade biçimi midir? Bu mesele, birkaç asırdır he­men hemen bütün dünyada tartışılan ve son yıllarda da Müslümanların gündeminde ciddi bir yer işgal eden önemli konulardan biri olarak karşı­mızda durmaktadır.

Batı’da Hıristiyanlığın tevhidden teslise sapması, Hz. İsa’nın bir kul-peygamber olmaktan, Allah’ın -hâşâ- ken­dinde tezahür ettiği bir ilâh mertebesine çıkarılması neticesinde nihaî kurtuluşun İsa'yı sevmeye bağlanması, Hz. İsa'dan sonra onun 'bedeni' kabul edilen kiliseyi tartışılmaz bir yere oturmuştur. Temelin­de bu şekilde sözde bir İsa sev­gisi konan ve bu sevginin aracı ‘prizması’ olarak da kiliseye vücut veren Hıristiyanlık, tabi­atı ve tabiatın bilgisini kişiyi Allah’tan alıkoyan bir perde ola­rak görmüş; ne var ki, Röne­sans’la birlikte antikiteye ve ta­biata uyanan Batı insanı, bu noktada kilisenin temsil etliği Hıristiyanlığı sorgulamaya baş­lamış, daha sonra bu sorgula­ma natüralizm, pozitivizm ve materyalizm gibi akımlarla doğrudan dine ve Allah’a yö­nelmiştir. Son iki asırdır, Ba­tı’dan mal ithal eder gibi fikir ve düşünce ithal eden Müslü­man dünyasının aydını aynı sorgulamayı kendi dünyasına taşımış ve İslâm’a da Hıristi­yanlık gibi bir din olarak ba­kılmasının neticesinde, İslâm ile ilim birbirine zıt iki disiplin gibi takdim edilir olmuştur. Oysa gerçek, tamamen başka­dır. Üzerinde çok yazılıp konu­şulan bu mevzuyu bir benzet­me ile İslâm’ın ve bütün İlâhî dinlerin temeli olan tevhid çer­çevesinde kısaca değerlendir­meğe çalışacağız.

İlim adamları, kâinatın ömrünü 10-15 milyar yıl ola­rak tahmin etmektedirler. Kâi­nat bu kadar yıldır hiç bozul­madan sürüp gelmektedir. Oy­sa, gerek kâinatın teşekkülü, gerekse varlığının devam etmesi ihtimal hesaplarına göre adetâ mümkün değildir. Çok basit bir gerçek olarak, aşı­lanmış bir yumurta olarak tek hücre hâlinde anne karnına düştüğü andan itibaren insan, annenin temelde topraktan al­dığı gıdalarla beslenir. Bu gıdaların anne karnında itina ile ayrılan bir kısmı, zerreler hâlin­de onun ‘yapı taşları’nı oluştu­rur. Her geçen gün binlerce zerre cenine eklenir ve zaman­la ortaya mükemmel bir vücut çıkar. İşte bu oluşum safhalarında, insan ceninine ‘yapı taş­ları’ olarak ulaşan sayısız zer­reden bir veya birkaçı yanlış bir yere gitse, göze gidecek bir zerre kulağa gitse, ayak par­mağına gidecek bir tanesi bey­ne gitse, bir ‘anomali’ ortaya çıkar. Aynı gerçek, doğduktan sonra insanın tüm hayatı için de söz konusudur. Çünkü in­san, yine genellikle topraktan aldığı gıdalarla beslenmekte ve bu gıdalar onun vücudunun ya­pı veya tamir taşlarını oluştur­maktadır, ikinci olarak her in­san aynı topraktan alınan aynı gıdalarla beslendiği hâlde, si­madan karaktere, kaderinden parmak izlerine varıncaya ka­dar tamamen kendine has bir yapıdadır. Aynı malzeme, her akımdan farklı milyarlarca var­lığa yapı taşı olmaktadır. Üçün­cü olarak, insan hayatının sür­mesi de, insanın meydana gel­mesi gibi âdeta mümkün de­ğildir. Düşünün ki, mikros­kobik varlıklar olan hücrelerde her zaman herhangi bir arıza­nın meydana gelmemesi, kıl­callardan birinde her an bir tı­kanmanın olmaması için görü­nür hiçbir sebep yoktur. Hz. Ali’nin ifadeleriyle, “Her yudumda ve her lokmada -hat­ta teneffüs edilen her nefes havada- ölüm vardır.” Yani insan, bir yudumla, bir lokma ile ölebilir. Öyleyse, insanın da, makro-insan kabul edilen kâinatın da meydana gelmesi ve varlığını devam ettirmesi tam bir mucizedir ve sınırsız bir ilim, sınırsız bir kudret ve sınırsız seçme gücü olan bir iradeyi gerektirmektedir. Bu ilim, kudret ve irade tek bir varlıkta olmalıdır ki, bu sistem, bu muhteşem âhengiyle mey­dana gelsin ve o varlığın is­tediği ana kadar devam etsin.

İşte, adına “Allah” dedi­ğimiz bu sınırsız ilim, kudret ve irade sahibi varlık, dinin de, ilmin de asıl kaynağıdır. “Gök­lerde ve yerde en büyük tem­sil Allah’ındır” düsturu çerçevesinde, bunu bir misalle izah etmeğe çalışalım:

Bir insan olarak meyda­na getirdiğimiz her şeyin, me­selâ bir binanın beş türlü var­lığı vardır: İlmî varlık, kaderi varlık, kitabî varlık, maddî-aktüel varlık ve uhrevî varlık. Di­yelim ki, bir mimar-mühendissiniz ve bir bina yapmak is­tiyorsunuz. Önce şekli, genel hatları ve detayları, kat ve oda­larının sayısı, fonksiyonları, kı­saca bütün özellikleriyle binayı zihninizde tasarlar ve ona bir ancak dışta görülmesi için zihninizdeki yapıya hariçte, toprak üzerinde maddî bir el­bise giydirmeniz gerekir. Bu­nun için önce, bütün de­taylarıyla bir plân yapar; yani, binanın zihninizdeki ilmî var­lığına kâğıt üzerinde şekil ve­rirsiniz ki, bu onun kaderî varlığıdır. Daha sonra, eliniz­deki malzeme ile bu plânı maddî varlığa taşır, yani onu taş, tuğla, çimento, demir, tah­ta vasıtasıyla şu kadar katlı, şu kadar odalı bir bina hâline ge­tirirsiniz. İşte bu da onun maddî-aktüel varlığıdır. Sonra, çok güzel yaptığınız ve büyük emek sarf ettiğiniz bu binanın en rantabl biçimde kullanılması ve başkaları tarafından tanın­ması için bir broşür hazırlar ve bu broşürde bina hakkında de­taylı bilgi verir, ayrıca onun nasıl kullanılması gerektiğini anlatırsınız. Bu broşür, onun kitabî varlığıdır. Bu bina, za­manla hafızalara nakşolur, kâi­natın hatırasına işlenir; aynı plân üzerinde kendisine göre daha başka binalar yapılabilir. Böylece bina, binlerce ‘uhrevî’ varlık kazanmış olur. Eğer bu bir bina değil de, bir ağaç olmuş olsaydı, o zaman binler­ce hafızada ve kâinatın hatırasında kalmasının yanı sıra, yüzlerce, belki binlerce çe­kirdeğinde varlığını devam et­tirecekti, işte bu bina, sizin hem ilminizi, hem plânlama­cılığınızı ve iradenizi, hem kud­ret ve ustalığınızı ortaya koyar. Şimdi, zihninizde, plânınızda, toprak üzerinde aynı olan ve yazdığınız broşürde de nasılsa öyle tanıtılan ve hafızalara nakşolan bu binanın bu beş çeşit varlığı arasında bir çelişkiden söz edilebilir mi? Çelişki ancak şurada olabilir ki, binayı, söz gelimi, beş katlı, 30 odalı, dış boyaları yeşil, iç boyaları beyaz olarak tahayyül etmiş ve taş kullanmayı kararlaştırmış­sınız. Fakat plânınızda biraz değişiklik yapmışsınız. Asıl yapıyı, ne zihninizdeki şekle, ne de plânınıza göre kurma imkânı bulmamışsınız. Yazdığı­nız kitapta binayı olduğundan başka tanıtmışsınız. İşte o zaman, binanın değişik varlık bi­çimleri hakkında bir çelişkiden söz edilebilir. Fakat böyle bir çelişki, olsa olsa bir beşer ola­rak eksikliğinizden, acziniz­den veya imkân bulamama­nızdan kaynaklanır ve arızî bir durumdur.

İşte, kâinatı da, normo-kâinat olan insanı da böyle bir binaya benzetebiliriz. Onlar, varlık âlemine çıkmadan önce Allah’ın ilminde vardılar ve bu onların ilmî varlığı idi. Allah, onların bu ilmî varlığı üzerine iradesiyle ve “Mukaddir”, yani takdir edici, kader verici ismiyle tecelli edince, onların ka­deri varlığı, sonra kendilerine maddî varlık giydirince de maddî-aktüel varlıkları ortaya çıktı. Daha sonra, hem bu kâinatı ve minyatür kâinat olan insanı, hem onlar vasıtasıyla Kendini tanıtmak, hem de ira­de sahibi kıldığı insanın kâi­natta nasıl davranması gerek­tiğini ona anlatmak için bir Ki­tap gönderdi ve böylece onlara kitabî varlık kazandırdı. İnsan da, kâinat da dünyevî hayatlarıyla uhrevî varlıklarını yaz­makta ve zaman şeridinde ge­çen her anları uhrevî varlıklarına bir nakış daha işlemek­tedir ki, bu da bütün endamıyla Ahiret’te ortaya çıka­caktır.

Kâinatta, mümkün görül­memekle birlikte, mucizevî ola­rak milyarlarca yıldır devam edegelen muhteşem denge ve insan hayatının aynı şekildeki mucizevî varlığı ve devamı, hem insanın hem de kâinatın sonsuz ilim, irade ve kudret sa­hibi aynı varlık, yani Allah ta­rafından yaratılıp yaşatıldığını ortaya koyan en reddedilmez bir delildir. Bu gerçek, Allah’ta ve O’nun isim ve sıfatları ara­sında zerre kadar bir çelişkinin olmadığını ve olamayacağını da kör gözlere bile göster­mektedir. Aksi hâlde, Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği üzere, bir fesat çıkar ve kâinat yıkılır giderdi. Nitekim, kıyamet anı geldiğinde, kâinatın büyüklüğü içinde kendi büyüklüğüne nis­petle bir kum tanesi kadar bile olmayan yer kürenin yörün­gesinden -Allah’ın dilemesi ile-sapması, bu muhteşem siste­min tarrakalarla çökmesine se­bep olacak ve yerine daha muhteşem bir sistem ku­rulacaktır. İşte ilim dediğimiz şey, fiziği kimyası, astronomisi ve biyolojisiyle, Allah’ın yarat­ma ve yaşatma, yani içindeki zerrelerden kürelere, mikros­kobik varlıklardan en büyük yaratıklara kadar bütün kâina­tın meydana geliş ve işleyiş ka­nunlarını inceleyen bir disiplin­dir ki, ele aldığı her mevzu, Allah’ın ilim, irade, kudret ve takdirinin neticesidir. Din ise, insanın yeryüzündeki hayatını tanzim eden aynı İlâh’ın, yani Allah’ın Kelâm sıfatından gelen kanunlar manzumesidir. Kur’an, bunların hepsini ken­dinde barındıran İlâhî Kitaptır ve yine Kelâm sıfatının tecellisi olarak, kâinatın da insanın da kitabî varlığını teşkil eder. Şim­di, Kendi’nde asla çelişki ol­mayan ve olmadığı kâinattaki muhteşem ve akıllar üstü den­ge ile ispatlanan Allah’ın te­cellileri arasında herhangi bir çatışmadan bahsetmek müm­kün müdür?

Demek oluyor ki, din, da­ha doğrusu, tahrife uğrama­mış din olarak İslâm ile ilim, aynı gerçeğin iki farklı düz­lemdeki ifadesinden, hatta bir­birini tamamlayan iki yüzün­den ibarettir. Dolayısıyla, ara­larında en ufak bir çelişki ve çatışma olamaz. Çatışma, ilim adamının zihninde olur; onun henüz gerçekleri kavrayama­mış, henüz teorilerden hakikat­lere geçememiş veya yanlış bir din anlayışına sapmış olmasın­dandır. Şu hâlde, gerçek ilim adamına, bilhassa günümüzde gerçek Müslüman ilim adamı­na düşen, Kur’an’a bakarak kâinatı, kâinata bakarak Kur’an’ı okumaya çalışmak olmalı ve o, bu iki kitabı dinî ve ilmî çalışmalarında iki kaynak ola­rak kullanmalıdır. Allah, oku­ma, yazma bilmeyen ve henüz elinde okuyacak bir şey olmayan son Nebi Hz. Muhammed Mustafa (sav)’ya ilk defa “oku!” derken, herhalde bu hususu kastediyor ve “Kur’an’la birlikte kâinatı oku!” diye emrediyordu. Bu emir, her ilim adamı ve Kur’an ‘oku­yucusu’, hakikatin ve insanlığa hizmetin peşinde koşan her fi­zikçi, kimyacı, biyolog, astro­nom ve her Kur’an talebesi için geçerlidir ve geçerli olma­ya devam edecektir.