Sızıntı Arşivi

Kasım 1988 · s. 409 · 2 dakikalık okuma

Dertliler

Ali Tokul · Edebiyat

Hayatlarını bir davaya yak (edenlerin hareket noktaları, idealleridir. Onlar hayatlarını ideallerine göre program altına alır, his ve düşüncelerini ideallerinin istikametinde disipline eder, arzu ve isteklerine yine bu çerçeve içinde gem vururlar. Onların yaşadıkları hayat, kendi hayatları değil, ideallerinin gerektirdiği hayattır. Onların ruh, kalb ve ha falan bu hayat tarzı, merkez ve esas alınarak akort olur. Bizim dilimizde onların ifadesi idealist, daha ciddi sesiyle dava adamı, daha samimi söyleyişle de “dertliler” dir.

Davaların ardına yığın yığın insanların takıldığı görülür. Ama o yığınlar içinde hayatını “ideali eksenine” oturtmuş az insin gösterilebilir. O kuru kalabalıklara lügatte karşılık gelen ve onları en iyi tarif eden kelime herhalde, “sempatizan” dır.

Dava adamları ile sempatizanlar arasındaki fark, dava adamlarının “gündelik ve dünyalık” işlerini “boş vakitlerinde” yapması, sempatizanlarınsa davalarını “boş vakitlerini değerlendirme ve bir hobi” olarak mülahaza etmeleridir.

Varlıkların varlık sebebi “en yüce varlık”, “sağ elime güneşi sol elime ayı verseler ben yine bu davadan vazgeçmem” ifadesiyle; aynı gerçeği dertlilerin anlayış ufkunda “gönül verilen davanın” dünyadan ve dünya üstündeki herşeyden daha ulvi olduğunu haykırmış ve meselenin bu perspektiften en parlak misali olmuştur.

“En büyük dertlinin” rahle-i tedrisinden ders ve ilham almış bir kamet-i bala son nefesinde, “bu iman davası kadar azametli bir dava yeryüzüne bir daha gelmeyecek ve bu dava uğruna ölenlerin şerefine denk bir şeref daha dünyada vücut bulmayacaktır.” derken, dertli bir ruhun fedakârlıktaki son ufkunun tercümanı oluyordu.

Aynı ideal zincirinin, asrımıza uzanan son halkasındaki “dertli’“milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur.” ifadeleriyle derdin in derdine düşmüş b ir dertlinin, halet-i ruhiyesinin nasıl olması gerektiğini dile getiriyordu.

Bir dost meclisinde bir kutlu, “benim kulaklarım tıka-basa tok ama kıtlıktan çıkmışçasına gözlerim” ifade ve tesbitiyle idealistin, ancak “yaşayan adam” olacağını vurgulamıştı. Hala kulaklarımda çınlayan bu söz, dava adamı olma iddiasındakilere bu işin realitesini haykırmaktadır. Aksi takdirde, yani sempatizan ve sempatizanlıklarla menzile varmak, maksada ermek, hedefi bulmak çok zordur. Çünkü “inandığı gibi yaşamayanlar, yaşadığı gibi inanmaya başlarlar.”

Ali Tokul