Temmuz 1990 · s. 260 · 4 dakikalık okuma
Denizlerdeki Trajedik Sona Doğru
Dünya denizlerinde ve bunların kıyılarında günden güne yeni
ve acı trajediler yaşanıyor. Bu dramatik hâdise sadece denizlerin kirlenmesine
değil, asırlardan beri nesli denizlerde devam eden çeşitli canlıların tükenip
yokolmasına da sebep olmaktadır. Ekolojik dengenin kurulmasında en büyük rolü
üstlenen bu canlıların nesillerinin tükenmesi ise tabiattaki dengenin bozulması,
nizam ve intizamın altüst olması demektir. 
Onbinlerce deniz canlısı, gemi mürettebatının, kıyı komşularının ve sözde misafir olarak gelen turistlerin hiç umursamadan yahut da kasdı olarak denize attıkları ve her yıl devamlı artış gösteren plastik yığınları, çöpleri, ağır metal parçaları ve alkollü maddelerden dolayı hayatlarını feda etmektedir. Çöp bidonlarıyla, varillerle ve şişelerle birlikte denize dökülen bu atık maddeler sık sık su yüzüne çıkmaktadır. Miktarının 45.000 tondan fazla olduğu tesbit edilmiştir.
Deniz kaplumbağaları. deniz anaları ve yengeçler besin maddelerini hiçbir zaman su içinde yüzen poşetlerle karıştırmamaktadırlar. Ancak, naylon poşetlerin canlılara yiyecek aramalarında engel teşkil ettikleri de iyi bilinmektedir. Denizde yaşayan bu hayvanlar kendilerine has en önemli özelliklerinden olan “suya dalma” ve doğuştan gelen ‘yüzme kabiliyetleri”ni bu sebepten dolayı yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Bir fok balığı yavrusunun boynuna geçen bir ip parçası düşünün. Bu hâldeki bir fok yavrusu büyüdükçe ip etini kertecek ve ardından kan damarları kesilecektir. Balinalar, yunus balıkları, deniz aslanları ve çok çeşitli deniz kuşları da plastik artıklarının, balık ağının, ip parçalarının ve metallerinin sebep olduğu türlü eziyetler içinde ölmekte ve nesilleri de tükenme tehlikesiyle yüz yüze bulunmaktadır.
Başarılı
çalışmalarıyla tanınan Deniz Çevre Koruma Teşkilâtının denizlerde yaptığı
araştırmalarda bu zehirli maddelerin balık embriyolarının da %30–50’sinin
gelişememesine sebep olduğunu keşfettiler. Deniz kirlenmesinin çapı öyle
büyüktür ki, derinlikler Danimarka’nın büyüklüğü kadar, tabaka tabaka
zehirli deniz artıklarıyla kaplanmıştır. Bu öldürücü maddeler 430 milyar
ton olarak tespit edilen lağım suları, sanayii atıkları çöpler ve zehir saçan
maddelerdir. Bu maddelerin bileşiminde temizlik ilaçlan, dışkı, yağ,
kimyevi ve radyoaktif maddeler de bulunmaktadır.
Avrupa ülkelerinin bugüne kadar yaptıkları çevre koruma faaliyetleri ve husûsiyle Almanya’nın Kuzey denizini sadece fosfat ve nitrattan temizlemek için 5–6 milyar marklık fon ayırmasına rağmen yine de her yıl denizlerde 400.000 ton petrol ve petrol ürünü atıklarına rastlanmaktadır. Bu petrol atıkları, deniz kirliliğinde sadece %15’lik oranı teşkil etmekte, gerisini ise ırmaklarla, kanallarla gelen ve havadan atılan zararlı atık maddeler oluşturmaktadır.
Deniz
araştırmalarına göre bugün en şanslı yerler kuzey Afrika kıyılarıdır. Diğer
büyük sanayileşmiş ülkelerine ait kıyıların ise şu anda bu büyük tehlikeyle
başı derttedir. Kuzey Denizi, Baltık denizi, ve Akdenizin İon denizi
bölgesinde yapılan geniş çaplı araştırmalarda 70 bin ton fosfor, 1 milyon
ton dolayında azot, 15 bin ton ağır metal (kurşun, civa vb.), 250 bin ton klor
tesbit edilmiştir. Bu tablo karşısında herhalde denizler ve denizlerdeki
canlılar hıçkırıklarını tutamayacaklar!
Zehirli deniz atıkları sebebiyle hayvanların yakasını bırakmayan ‘ ‘Picorna virüsü” dolaylı olarak insanlara geçerek duygusuzluk, aşın gevşeklik, zatürree sürekli öksürük, yüksek ateş ve burun kanaması şeklinde her geçen gün artan nisbette tahribata sebebiyet vermektedir.
Denizlerde yaşayan bu hayvanlar ve bitkiler, kirlenme sebebiyle tuz ihtiyaçlarının da ancak %32’sini karşılayabilmek durumundadırlar; Ümit etmiyoruz ama, yakın bir gelecekte bunu da bulamamaları mümkündür. Deniz kirliliğiyle başa çıkamayan medeni ülke(!) Danimarka gibi bazı Avrupa ülkeleri bunun kendilerine yansımasına engel olmak için yaralı ve hasta deniz hayvanlarını imha etmektedirler.
Meşhur deniz biyologu Jacques Cousteau (Kaptan Kusto) deniz kirliliği ile ilgili fikrini şu şekilde beyân eder: “Avrupadaki günümüz turizmciliğinde vurdumduymazlık, ihmalkârlık dikkatsizlik ve daha birçok mantıksız şeyler hâkimdir. Çünkü parası bol olanlar ayaklarını otel odasından denize sallama sevdasına düştükleri için deniz kıyısına oteller, moteller, pansiyonlar yapmakta; buralardaki yollar asfaltlanmakta, apartmanlar dikilmektedir. Bunların getireceği yan tesirler artık hayalden öte tamamen hakikat olarak önümüzde durmaktadır. Bu kötü durumlar Fas, Tunus, Cezayir ve denizle içice olan diğer müslüman ülkelerde kat’iyyen görülmemektedir.”
“Deniz canlıları serseri kurşuna hedef olur gibi plastik artıklarına kurban gidiyorlar.” diyor, Deniz Canlılarını Koruma Komisyonu üyesi David Laist. Deniz biyologu Laist, su yüzünde ve su içinde bulunan sıvı yağ ve zehirli kirlenmenin yanında, her türlü atıkların da sayısız deniz yaratıklarının hayatına mâl olduğuna inanıyor. Bu sebeple üye ülkelerin çevre korumacıları, aşağıdaki tedbirlerin alınmasının zorunlu olduğunda hemfikirdirler:
* Gemilerden denize kat’iyyen zehirli maddelerin ve çöplerin dökülmemesi.
* Tarımda ve meyve bahçelerinde kullanılan, PCB ve DDT adlı zehirli ilâçların üretiminin Avrupa’da tamamen durdurulması.
* Plastik atıkların yeniden değerlendirilmesi için âcil olarak yeni tedbirlerin alınması,
* Her türlü plastik atıklarının, özellikle Baltık ve Kuzey denizlerine 1995 yılına kadar atılmaması için, yasaklayıcı ve caydırıcı uluslararası resmi hükümlerin çıkartılması.
Buraya
kadar zikrettiğimiz, facia olarak değerlendirebilecek bu denizlerdeki
kirlenmenin vehameti, mesuliyetsiz bir insanlık anlayışının neticeleridir.
Dikkat edilirse batı medeniyeti sadece üretmeyi ve tüketmeyi esas alıp bunu
gelişmenin ölçüsü yapmış ve atıkları karşısına bir problem olarak çıktığında
ancak uyanabilmiştir. Bu uyanmanın da temel ölçüsü bizim medeniyet
anlayışımızdaki tabiatı koruma ve onu, Yaradan’ın kendisine bir emaneti
olarak görme şeklinde değil, artık ondan daha fazla faydalanamamanın korku
ve endişesidir.
İnsanlığın hayat kaynağı denizlerin daha fazla kirletilmemesi veya kirlenmenin durdurulması, herşeyden önce denizleri kirleten anlayışın zihinlerden silinmesiyle gerçekleşebilir. Bu ise “ben” merkezli bir dünya görüşünün terkedilip, vahye dayalı diğergam (başkalarına ve çevresine karşı sorumluluklarını bilen) dünya görüşünün yerleştirilmesi ile sağlanabilir. Zaten Müslüman Türk Milleti’nin an’ânesini teşkil eden bu özlü beyânlar, birer kanun gibi hayata tatbik edilmiş ve günümüze kadar da “Temizlik îmanın yarısıdır; herkes kapısının önünü süpürürse her yer pırıl pırıl olur..” şeklinde ulaşmıştır.
İnsanoğlu gerçek Kanun Koyucu’nun ölçüleri dahilinde bir hayat tarzını benimseyip, yaşamadığı sürece, sadece yerküresinde değil, uzayda dahi kendi atıklarıyla karşılaşacak ve onların arasında boğulmaya mahkûm olacaktır.