Sızıntı Arşivi

Nisan 1987 · s. 7 · 6 dakikalık okuma

Çağdaşlık, Medeniyet ve Mutluluk

Mahmut Çebi · Sosyoloji

nis87-7.jpg

İnsanlığın giderek maddeye daha fazla esir olduğu bir dünyada yaşıyoruz. İnsanın ne olduğunun sırrı, onun sevgi, merhamet, aşk gibi ulvi yönlerinde değil, bir takım davranışlara gösterdiği fizyolojik reaksiyonlarla anlaşılmaya çalışılıyor. Maddeye olan bu aşırı teveccüh neticesinde, iç âlemini inkâr veya ihmal eden, bu sebeble de kısacık ömrünü asıl gayeden mahrum bırakan insanoğlu, teknolojik olarak doruğa çıkmasına, fezanın uçsuz bucaksız karanlıklarında yeni fetihler peşinde koşmasına rağmen hasretini çektiği iç huzura hâlâ kavuşamamıştır. İlmin, mutluluğu verecek biricik kurtarıcı olarak görülmesi, bir takım sapık cereyanlarla insanoğlunun hayvanlaştırılmaya çalışılması neticesinde; düşünce sistemi dumura uğrayan ve gittikçe makinalaşan insanoğlu hakikati göremez olmuştur. Sun'ilik akımının hayatın her bölgesini tesiri altına almasıyla da, asıl olanla sahtesi birbirine karışmış, gerçekle yalan saf zihinlerce ayırt edilmez hale gelmiştir.

Bu kargaşa içinde zihni bulanan, günümüzün şaşkın insanı mutluluğu, çağdaşlıkta veya diğer ifadesiyle muasır medeniyette ve onun getirdiği yeni imkânlarda aramaktadır. Denize düşenin yılana sarılması gibi, sebebin çare kabul edildiği bu vasatta, batının yıllardır arayıp bulamadığı hakikat keşfedilebilecek miydi, insanlar tarafından yapılan birçok işi üzerine alan, ortaya çıkan boş vakti geçirmesi için ona binlerce oyuncak üreten, hatta bilgisayarlar vasıtasıyla onun birçok şeyi düşünmesine bile gerek bırakmayan teknoloji, hasreti çekilen mutluluğu verebilecek miydi acaba?

Batı medeniyetinin temelleri sanayi inkılabı ve Fransız ihtilaliyle atılmıştır. Hızlı sanayileşmeyle doğru orantılı olarak cemiyetler de süratle değişmeye başlamıştır. Bu devrelerde emeğe olan aşın ihtiyaç, bir nev'i köle olan serfleri bir anda iş hayatının ortasına atmıştır. Kadın—erkek hatta çocuk ayrımı gözetilmemesi o zamana kadar görülmeyen bir toplum biçimi olan sanayi toplumunu ortaya çıkarmıştı. Zenginliği iyi bir şey olarak kabul etmeyen dini, ananevi ve ahlâki değerler, sistemin mantığına ve ihtiyacına uymadığı için rafa kaldırılmaya başlanmış; kadın, karşı cinsle eşitlik vaadiyle evinden koparılarak, üretim ve tüketim zincirinin bir parçası haline getirilmiştir.

Kapitalistler aşırı hürriyet, hak—hukuk gözetmeyen ahlaki anlayış ve doymak bilmeyen iştahlarıyla dünyanın en ücra köşelerine kadar girmişler, müstemlekeciliğin envai çeşidiyle mahalli kaynakları ülkelerine aktararak, teknolojinin doruğa ulaştığı, gelir seviyesinin çok yükseldiği bir imparatorluk kurmuşlardır.

İş, hürriyet ve refah vaadiyle yola çıkan kapitalizm, bunu "elit" dîye tabir edilen bir sınıfa sağlayıp, çoğunluğu bundan mahrum bırakınca, bünyesinden yeni bir alternatifin doğmasına sebeb olmuştu, komünizm adını alan veliaht ise elit sınıfı ortadan kaldırmak ve mutluluğu halka indirmek için babasına tam ters bir görüş sunmasına rağmen, "İş, ekmek, özgürlük" gibi aynı mânâyı ifade eden parolayı kullanmış, aynı zulmü uygulamıştır. Sınıflara karşı olmasına rağmen, meydana getirdiği yeni sınıfla, işçi adına bütün cemiyeti egemenliği altına alarak geçmişi aratır olmuştur .

Bugün "Yok aslında birbirimizden farkımız" diyerek anlaşan ve süpergüçler olarak dünyayı yöneten baba ve oğul, uyguladıkları metodlarla çağdaş teknolojiyi kurmalarına rağmen, işin başında mevzuu edindikleri insanı ve onun ihtiyaçlarını idrak edemedikleri için çağdaş mutsuzluğun da kurucusu olmuşlar; meselenin kendi varlıklarından kaynaklanması sebebiyle de çözümde aciz kalmışlardır. Bugün maddeye tapıp, Yaratıcıyı inkâr eden, teselliyi ise şehvet ve içkide arayan zavallı nesil onların eseridir.

Çöplükte gül yetiştiği görülmüş vaka olmamasına rağmen, teknolojinin kitlelerde meydana getirdiği hayranlık batı medeniyetinin gerçek hususiyetlerini içtimai tenkitten uzak tutmuş, oluşturulan sistemli propaganda ve moda akımlarıyla "Batı tipi hayat tarzı" dünyaya cihanşümûlmuş gibi gösterilmiş ve büyük ölçüde kabul ettirilmiştir.

"Hayatın tadını çıkar, bu hayat bir kere ele geçer." sözünde ifadesini bulan batı hayat tarzı "Ye, iç, eğlen" parolasıyla, hususiyetle genç dimağlara kendini kabul ettirererek, dünya sathında yayılmaya devam etmektedir.

Batı üzerine araştırma yapan Muhammed Esed bu materyalist hayatı şöyle tahlil ediyor:

"Batılı, ister demokrat, ister faşist, ister kapitalist, ister bolşevik olsun; ister işçi, ister entellektüel olsun yalnızca tek bir "pozitif din" bilir, o da hayatı sürekli kolaylaştıran veya şimdilerde pek moda olan ifadeyle "tabiata olan bağımlılığı azaltan" maddi ilerlemeye tapınmadır. Bu "dinin tapmakları dev fabrikalar, sinemalar, kimya laboratuvarları, dans salonları, hidro—elektrik santrallardır. Papazları ise, bankerler, mühendisler, film yıldızları, sanayi kralları vs. dir. Zevk ve güce yönelik bu ihtirasın kaçınılmaz sonucu, karşılıklı çıkarların çeliştiği yerde birbirini yok etmek için tepeden tırnağa silâhlanmış düşman gruplardır. Kültür sahasındaki netice ise, bütün ahlâk anlayışını pratik fayda üzerine inşa etmiş; iyi ve kötünün ölçüsü olarak yalnızca maddi başarıyı tanıyan insan tipidir."

Böylesi bir hayatı yaşayan bir insanın nihai hedefi zevk ve eğlence putundan başka ne olabilir ki? Düşünceyi bir örümcek ağı gibi ören bu put yeni değildir. "Hayat bir ziyafettir, herşey zevk içindir ve fazilet bunu mümkün mertebe sürdürebilmektedir." diyen Roma medeniyeti (!), "Nasıl olsa öleceğiz, Öyleyse şu dünyadaki kısacık misafirliğimizi dünyevi ve şehevi duyguları inkâr ederek mi geçirelim." diyen İslâm öncesi Arap cahiliyesi, şehveti semaya çıkaran Yunan medeniyeti (!) ve bunu fazilet sayan Ad, Semud ve Lut kavimleri hep bu putun etrafında döndüler. Öyle döndüler ki bir ismi de Kahhar olan Yaratıcı'nın gazabının onlara eriştiğinin bile farkına varmadan tarihin ibret dolu sayfalarına kara bir leke olarak gömülüp gittiler.

Maddeciliğe ve hissiyatçılığa karşı böylesine aşırı düşkünlüğü de beraberinde getiren çağdaş medeniyet, mutluluk vaad etmesine rağmen çarkı tam ters yönde döndürmektedir. Düşünme hasletinin gittikçe yok edilmesi ve ten ihtiraslarının ahlâk ilkelerinden üstün tutulması, insan tabiatının sapıklaşmasına, ifsat edilmesine ve azdırılmasına yol açmaktadır. Sağduyu körleşmekte ve ahlâki mesuliyetler önemsenmemektedir. İnsan tabiatı hayvanların bile utanç duyacağı şekilde yozlaşmaktadır.

Bunca teknik başarıyı gerçekleştiren insan, ne yazık ki bu büyük gayrete yaraşır bir varlık olarak gelişmeyi unutmuştur. Kardeşlik, mutluluk, saygı, ahlâk ve hoşgörü misali birçok değer giderek hayatımızdan çıkmakta onun yerini ruhi bir kargaşa ve şaşkınlık almaktadır. Vicdanla münasebetler kopmuş, ani heyecanlar düşünceyi tesir altına almaya başlamıştır. Bu görüntülerin arkasında yatan gerçek ise insanın ve insani değerlerin açık bir yenilgisinden başka birşey değildir.

Günümüz çocuklarına, bundan önceki hiçbir neslin bu denli ilerlemiş olmadığı, neticede hiçbir arzunun giderilmeden kalmayacağı ve her istenileni elde etme imkânlarına sahip olunduğu öğretilmektedir. Nitekim dış görüntülerde bu düşünce ve inancı haklı çıkaracak seviyededir.

Peki bu çocuklar, içlerinden gelen bir sese uyup da bize insanın niçin yaşadığını, nereden gelip nereye gittiğini, bütün bunların bizi nereye sürüklediğini soracak olurlarsa... Onlar da bazı insanlar gibi hayatın bir mânâsının olduğunu sezerlerse, bu mânâyı nerede bulabilecekler dersiniz? Hergün karşılaştıkları ahlâksızlık, zıdlık ve tenakuz zincirinde mi? Mutluluğun, hakikatin, adaletin, sevginin ve kendilerini adayabilecekleri bir gayenin hasreti ile yanıp tutuşan, bu yüzden birçok sapık cereyana "Aradığım belki budur." diyerek kapılan günümüz gençliğine neyi sunacağımızı artık iyice düşünmemiz gerekmektedir.

Bu aşamada tek hal çaresinin haklı olarak "çağdaşlık" olduğunu söyleyeceklere önce "Çağdaşlıktan ne anladıklarını", sonra "Çağdaş olan herşeyin iyi kabuî edilmesi mi gerektiğini" sormak isteriz. Asrımızın ortaya çıkardığı çağdaş meselelerimiz olan, "Silâhlanma yarışı, Afrika açları, ferdin kendine ve cemiyetine yabancılaşması, ayağa düşen mukaddesat, yaşlıların ihmal edilmesi, kadın gerçeği ve hayvana insandan daha fazla değer veren ilerici kafa..." iyi midir acaba? Artık çağdaşlığın iyi ve kötü yönleriyle analizinin yapılıp gerçek makamına oturtulmasının zamanı gelmiştir. O belirli bir çerçeveye sıkıştırıldığı bünyeye uydurulmadığı müddetçe zararlı olmaya devam edecektir.

Çağdaş, kendini yenilemeyi öğrenen ve sabit fikirlerinden lüzumu halinde vazgeçen insandır. Aksi durumda taklitçiliğin meslek, ilmin de tek kurtarıcı haline geldiği günümüzde, geleceğini makinaya bağlayıp aklını da ona esir eden insanımızın zavallılığı medeniyetle doğru orantılı olarak artacaktır.

"Hiç düşünmez misiniz?" diye başlayıp; "Bunda akledenler için çok ibretler vardır." diyerek devam eden ilâhi hitapların mutluluğu ve hakikati arayan insanımıza rehber olması dileğiyle...

Mahmut Çebi