Mayıs 1995 · s. 149 · 6 dakikalık okuma
Büyük Patlamanın Enteresan Yönleri

Günümüzde bazı bilim adamları da dahil, çoğu insan kainatın Big-Bang denen büyük patlama anında bir kaos olarak var olduğunu düşünmektedir. Her şeyin birbirine karıştığı, rasgele çarpışmaların olduğu bu ilk, şekilsiz ve zahiren düzensiz görünen çekirdek yapıdan galaksilerin, dünyamızın, hayatın ve insanların ortaya çıkışı bazı kimselere göre tesadüflerin eseridir. Büyük patlama ile ortaya çıkan kâinat çekirdeğinin karmakarışık yapısından şu anda gözlerimizle gördüğümüz sanatlı, düzenli ve muhteşem binlerce eserin ortaya çıkması, her şeyi tek bir Yaratıcı’ya bağlayanlara göre zaten çok zor değil ve O’nun kudretinin tezahürüdür. Ancak yapılan son araştırmalar göstermiştir ki, big-bangla hayata başlayan kâinatımız daha ilk saniyelerinde bile şimdiki görünen muntazam eserleri verecek şekilde bir “düzen yumağı”nın patlamasıyla başlamıştır. Biz bu yazıda büyük patlama hadisesinin bilinmeyen bazı yönlerini ele alacağız.
KARADELİKLER VE KOZMİK KAOS
Genel çekim teorisinde, sistemlerin entropilerinin nasıl olduğu tam olarak açıklanmamış olmasına rağmen, Jakob Bekenstein ve Stephen Hawking’in yaptığı ve kuantum teorisinin karadeliklere uygulandığı son çalışmada “Eğer kâinat bir düzen içinde değil de bir kaos içinde yaratılmış olsaydı, ilk yaratılan varlıkların karadelikler olması gerekirdi.” neticesi ortaya çıkmaktadır. Karadelikleri anlamak için genel çekim teorisi üzerinde biraz durmak gerekiyor.
Genel çekim, tabiatta yaratılmış olan dört temel kuvvetten en zayıfıdır. Ancak etki alanı çok uzak mesafelere uzanabildiğinden ve elektrikte olduğu gibi artıların eksileri götürmesi diye bir problemi olmadığından kâinat çapında, yıldızlar arasında etki eden tek kuvvet “genel çekim kuvveti”dir. Genel çekim alanlarının entropisi tam olarak formülize edilmemekle birlikte bazı temel özellikleri anlaşılmıştır. Termodinamikte dağınıklığın ölçüsü olarak bildiğimiz entropi, işin içine genel çekim girince tersine bir özellik göstererek düzenin bir ölçüsü olmaktadır.
Eğer başka
kuvvetler devreye girmeseydi, aslında bütün sistemler kendi içinde genel çekim
etkisiyle çökerlerdi. Meselâ dünyamızın kendi ağırlığı allında çökmesini
engelleyen şey, taşıdığı maddelerin sertliğidir ki, bunun da kaynağı
elektriksel kuvvet kökenlidir. Güneşte ise, merkezindeki nükleer
fırının oluşturduğu dışa doğru basınç, çekimin oluşturacağı çökmeyi
dengelemektedir. Eğer bahsedilen kuvvetler olmasaydı, birkaç dakika
içinde hem dünya hem de güneş birer karadelik halinde yok olurdu. Bu haliyle
genel çekime uyan sistemlerde karadelik olma, ulaşılacak nihaî durum veya
maksimum entropi hâlidir. 
Size belki şaşırtıcı gelebilir ama yeterli miktardaki
dağınık madde topluluğunun eninde sonunda ulaşacağı nihaî nokta, bir gaz
kümesi veya yıldızdan daha çok bir karadelik olmaktır. Bunun bir adım ötesinde
şu soru sorulabilir: Kâinat büyük patlama ile yaratıldığı ilk anda düzenli
mi, yoksa düzensiz miydi? Buna verilecek cevap “düzensiz” olursa, ilk
anda ortalığın karadeliklerle dolu olması gerektiği sonucu ortaya
çıkacaktır. İlk anda karadeliklerin ortaya çıkmamış olduğu bilindiğine
göre, yazımızın başında sözü edilen ve Bekenstein ile Hawking’e ait olan
sonuca ulaşmaktayız; “Kâinat big-bang ile ilk yaratıldığı anda da tam bir
düzen içindeydi.” Veya başka bir ifadeyle “iş şansa veya
tesadüflere kalsaydı kâinat karadeliklerden ibaret olacaktı.’’
Roger Penrose’nun yaptığı hesaplara göre içinde yaşadığımız kâinatın ilk
yaratılıştaki durumuna göre oluşma ihtimali
10
‘da
birdir.
PATLAMA İLE ÇEKİM ARASINDAKİ HASSAS DENGE
Big-bang ile genel çekim arasındaki ilişki konusunda kozmologların hayret ettiği ikinci nokta şudur: Yaratılışın ilk anından itibaren büyük patlamanın ortaya çıkardığı dışa doğru savrulma ile genci çekimin gerektirdiği içe doğru çekiş kuvveti arasında son derece hassas bir denge içinde cereyan eden mücadele mevcuttur, öyle ki eğer büyük patlamanın gücü biraz daha zayıf olsaydı, kâinat sonunda büyük çöküş ile kendi içine çekilerek yok olurdu (Patlamanın tam tersi). Öte yandan büyük patlamanın gücü biraz daha fazla olsaydı, maddeler öylesine bir hızla birbirinden uzaklaşacaktı ki, galaksilerin, dolayısıyla yıldızların ve dünyanın oluşmasına imkân kalmayacaktı.
Bu hassas denge hakkında bir fikir sahibi olabilmek için yapılmış bir hesabın neticesine göz atmak yeterlidir. Uzay ve zamanın fizik adına bir mânâ ifade ettiği ilk anda yani 10-43 sn’de büyük patlama kuvveti ile genel çekim kuvveti arasındaki fark, 1060’da bir mertebesinden daha azdı. Yâni bu kadar küçük bir fark oluşsaydı gözlediğimiz kâinatın gerçekleşmesi mümkün olmayacaktı. Bu ihtimali anlayabilmek İçin bir misal verelim. 20 milyar ışık yılı ötede kâinat büyüklüğündeki bir kütle topluluğunun içinde yer almış 1 cm2’lik hedefe aldığımız nişanda isabet ettirmemiz ne kadar zor ise, bu ihtimalin şans ve tesadüflerle kendi kendine gerçekleşmesi de o kadar zordur.
BÜYÜK PATLAMANIN ESRARENGİZ HOMOJENLİĞİ
Kâinatın, maddenin dağılımı itibariyle neden bu kadar homojen ve büyük patlamanın hız ve yön açısından neden bu kadar düzenli olduğu son derece şaşırtıcıdır. Bilindiği üzere, çoğu patlamalar rastgele yönlere ve dağınık bir şekilde gerçekleşir. Büyük patlamanın da bu şekilde farklı yönlerde, farklı hızlarda gerçekleşmiş olması beklenir. Ancak beklenenin tersine, yapılan gözlemler, patlama sonucu devam eden genişlemenin her yönde homojen olarak aynı hızda gerçekleştiğini gösteriyor.
Kâinatın ilk yaratıldığı anda belli bir noktadan yola çıkan bir ışık düşünelim. Bu ışık şimdiye kadar 20 milyar ışık yılı mesafesinde yol alacaktı. Bu mesafeden daha uzaktaki, kâinatın diğer noktaları bu ışığı alamayacak ve oradaki A gözlemcisi henüz bu ışığı göremeyecekti. Benzer şekilde ışığın ilk çıktığı noktadaki B gözlemcisi de A gözlemcisinden haberdar olamayacaktı. Buradan çıkan netice, yaşadığımız anda hiçbir gözlemcinin 20 milyar ışık yılından daha uzakları göremeyeceğidir. Bu mânâda, uzayda gözlediğimiz bir tür “ufuk”dan bahsedebiliriz. Hiçbir sinyal, etki veya bilginin ışık hızından daha hızlı hareket edemeyeceği düşünülürse, birbirinin ufku dışında kalan kâinat parçalan arasında hiçbir fizikî etkileşimin olamayacağı sonucuna ulaşırız.
Teleskopla birbirine zıt doğu ve batı gibi uzak yıldızlan gözlerken, gözlenebilen en uzak doğu ve batı noktaları, aslında birbiriyle fiziksel teması hiç olmayan noktalar olacaktır. Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz. Okyanusta doğu ve batı ufkunda yeni gözlediğimiz iki gemi, o anda biz her ikisini de görebilmemize rağmen onlar birbirlerini gözlemleyememektedirler. Peki nasıl olur da, birbirinden tamamen habersiz ve iletişim kuramayan kâinatın farklı noktalarında aynı davranışı gözleyebiliyoruz? Nasıl olur da bu farklı zıt kutuplarda yer alan birbirinden çok uzak noktalarda, aynı boyutlarda ve şekillerde galaksiler yer alıyor? Kâinatın ilk yaratıldığı 10-43 sn anına dönersek, bu anda görüş “ufku” 10-33 cm olacaktır. Bu ilk an için birbirinden habersiz en azından 1080 parçanın olduğunu da hesaba katarsak, bu kadar bağımsız parçanın gözlediğimiz kâinatı oluşturmak için birbiriyle haberleşmeksizin nasıl birbiriyle uyum içinde hareket etmiş olmaları bilim adamlarını şaşırtmaktadır ki, bu olay bizleri kâinatın ötesinde herşeye sözü geçen sonsuz bir gücün kudret, ilim ve iradesini kabul edip önünde saygı ile eğilmeye zorlamaktadır. Bu arada homojenlik tamamen “mutlak bir homojenlik” şeklinde gözlenseydi hiçbir galaksinin ve dolayısıyla hayatın oluşamayacağı gerçeğini de unutmamalıyız. Yâni bir yönde homojenliğin genel mânâda olmasıyla herşeyden haberdar bir Yaratıcı’nın varlığı gösteriliyor, öte yandan mutlak homojenliğe izin verilmeyerek galaksilerin ve sayısız hayat formlarının netice verebileceği farklılaşmalara imkân tanınmasıyla kudret ve kader cilveleri gösterilmiş oluyor.
Gerek big-bang ve gerekse insanın ilk yaratılışındaki olayları açıklamada bugünkü bilim âciz kalmakta ve tekrarlanması mümkün olmayan, hatta hayal edilmesi bile mümkün olmayan bu gibi hâdiselerin hiçbir zaman laboratuara sokulamayacağı unutulmamalıdır. Diğer yandan, sebepler açısından hâdiselerin akış biçimi açıklanabilse bile fizik kanunları ve temel sabitlerin neden öyle değil de böyle olduğu açıklanamamaktadır. Bir başka ifade ile kâinatı açıklamaya çalışan fizik bilimi birgün buna muvaffak olsa bile kendi kendini, yani “kanunlar ile sabitleri” açıklayamama gibi bir duruma düşmesi kaçınılmaz görünmektedir.