Sızıntı Arşivi

Mayıs 1995 · s. 146 · 4 dakikalık okuma

Acı Gerçekler Ve Ümit Dünyamız

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Şimdiye kadar dünyanın de­ğişik yerlerinde, farklı felsefe, farklı hareket ve farklı akım­larla temsil edilen, birbirinden çok ayrı hürriyet, kardeşlik ve eşitlik düşüncesinin gerçekleştirilmek is­tendiğine şahit olduk.. konuyla alâ­kalı çeşitli beyannameler dinledik.. rengarenk vaadlerle ümitlendiril­dik.. defaatle yitirdiğimiz cennete ulaşacağımız ümidiyle şişirilmiş ih­tilâl manifestolarıyla avunduk ve avutulduk.. ve kimbilir kaç kere, ırk, millet ve coğrafya hudutlarını aşkın tam hürriyet, tam eşitlik. tam kardeşlik hülyalarıyla kendi­mizden geçtik ve coştuk.. hatta za­man geldi bütün dünyayı yalın bir insanlık mefhumu etrafında örgütleyeceğimiz vehmine kapılarak “dünya kardeşliği” bile diyebildik...

Ne var ki, şimdiye kadar, bun­lardan en küçüğünü, en önemsi­zini bile gerçekleştiremedik.. ger­çekleştiremedik; zira bu teşebbüs­lerin ve daha doğrusu da bu iddiaların hiçbirinde, eşya ve insanın ruhuna müdahale edebilecek müessiriyete sahip değildik. Oysa ki, böyle bir müessiriyet çok önem­liydi; ama biz, bir taraftan beşer tabiatına karşı savaş ilân ederken, diğer yandan da insan ve eşyaya ait bir kısım hususiyetleri sürekli gözardı ediyorduk.

Muhtelif coğrafî bölgelerde, birbirinden farklı iklimlerde, ayrı ayrı kültürlerle beslenmiş, değişik ırk ve milletlerin, onca farklılığını hesaba katmadan, teşbih tanele­rini ipe diziyor gibi onları bir araya getirebileceğimiz veya getirilebile­ceği vehmine kapıldık.. onca ayrılıkları yok sayarak, hülyalarımız­da yaşattığımız cennetin sırlı anah­tarlarını elde etmişçesine kendimi­zi şımarıklığa saldık.. ve naralar atarak ortalığı velveleye verdik.

Oysa ki, yazılan, söylenen ve deklare edilen şeyler, donanma ge­celerinde, yanıp-sönen havâi fişek­ler gibi yanmasıyla sönmesi bir oluyor; ifade edilmesini müteakip hemen unutuluyor, derken ölümlü vaadlerin yerini ölümsüz inkisarlar ve ızdıraplar alıyordu. Eşitsizlik azalmıyor, artıyor.. mevcut baskı her yerde daha ciddi esaretlere in­kılâp ederek devam ediyor.. insanî hak ve hürriyetler, amansız harp ve istibdatların dişleri arasında eri­yip gidiyor.. ve tabiî topyekün in­sanlığın cennet beklentileri de ce­hennemi görüntülere çarpıp kırılıyordu ki; bu da, bizim gibi güç­süz milletler için, âdeta, bir mazlumiyetten başka bir mazlumiyete, bir mağduriyetten başka bir mağ­duriyete intikâl adına birer ara fasıl mahiyetinde idi.. ve ilân edilen her yeni “İnsan Hakları Beyannamesi”y\e bir kere daha ümitleniyor, seviniyor ve arkasından da yeni in­kisarlara düşüyor ve yeni beklen­tilere koyuluyorduk...

Şimdilerde de değişen bir şey yok; yirmibirinci asra girerken, yi­ne dünyanın yarısından fazlası, beklentileriyle pürheyecan; maksadının hilafına maruz kaldığı şeylerle inim inim ve çektiklerinin ızdırabını ümit ve hayallerindeki mutluluk vehimleriyle tadil ederek yaşamaya çalışıyor.. tabiî buna ya­şamak denecekse!.

Dün Asya Steplerinden Bal­kanlar’a. Hindistan’dan Kırım’a, Belçika Kongosu’ndan Merakeş’e kadar müstemlekecilerin -tabiî suret-i haktan görünerek- yerli halka çektirdikleri aynı fecâyi ve fezâyii, bugün Cezayir’den Somali’ye, Filipinler’den Dağıstan’a, Saraybosna’dan Karabağ’a aynı ürpertiyle müşahede ediyor ve iki büklüm oluyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, tarihî hâdiselere “dur!” diyecek ve on­lara kendi boyasını çalacak tarih yapmaya namzet seçkin bir millet veya seçkinler topluluğu zuhur edeceği, zuhur edip tutarlı ve kalıcı politikalar üreteceği, maddî-manevî güç kaynaklarımızı keşfedip or­taya çıkaracağı ana kadar da bir kısım kanlı katillerle temsil edilen bu kanlı arenalar daha bir süre de­vam edecek.

Evet, bizim dünyamızın, şu beyanname-bu beyanname, şu tarihlî kararlar-bu tarihli kararlardan da­ha çok bu ölçüde güçlü, kararlı, yüksek performans sahibi insan­lara ihtiyacı var.. yaşadığı devirle sımsıkı irtibatlı.. engin bir tarih şu­uruyla içli-dışlı ve yay gibi gergin.. toplumun gizli ve dağınık bütün ızdıraplarını toplayıp bir güç kaynağı haline getirmede fevkalâde basiretli ve muzdarip.. her zaman iradesini tarih rüzgarlarıyla ka­natlandırmasını bilen ve eli dümende, gözü pusulada, sonsuza yelken açmış aşk, şevk ve irade in­sanlarına... O insanlar ki; onlar, geçmişin tomurcuk ve meyvesi, geleceğin de fikir işçisi, mimarı ve müessisidirler. Onlar, istikbale yürürken, karşılarına çıkan bütün olumsuz dalgaları kıra kıra yürür ve her zaman arkalarındakilerin sînelerinde bir kalp gibi ritmik ve bir nabız gibi sımsıcak atarlar.

Güçlü fikirler, yerinde beyan­lar, muhtevalı beyannameler ve isabetli kararlar, her zaman, güç ve kuvvetini ilâhî irade ve meşiete vesile yapan, sebeplerde kusur et­memekle beraber herşeyi Kudreti Sonsuz’dan bilen, Allah’ın ken­dilerine olan bütün lütûflarını, son santimine kadar yine Onun rızası istikametinde ve mefkureleri uğ­runda kullanan bu nezih ruhlar sa­yesinde, ayrı bir derinliğe ulaşır, her kesimce hüsn-ü kabul görür, kalıcı olur ve istikbal vaadeder. Onların, bu umumî gayretleri, ta­rihî dinamiklerle desteklendiği ve millî kaynaklarla beslendiği ölçüde de genişler, ayrı bir enginliğe erer ve süratle netice verir.

Toplumu yeniden inşa edecek kahramanları tarih ve daha evvelki cemiyet doğurur, emzirir, şekillendirir; daha sonra da toplum, ta­rih ve milleti bu kahramanlar ha­zırlarlar.. her parçası aydınlık, her düşüncesi rehber ve hiçbir zaman bizim şaşkın ve dağınık istekleri­mizin esiri olmayacak olan, aksine hep cesetlerimizde can, iradeleri­mizde fer, dimağlarımızda da idrak ve basiret usaresi bu kahraman­lar...

Bin yıllık, mübarek bir geç­mişin ma’nâ ve muhtevasını fev­kalâde bir ihtimamla koruyacağına inandığımız bu hikmet erleri, ge­lecek nesillere de sürekli millet ru­hunu aşılayacak, onun her zaman taze-canlı kalmasını sağlayacak ve bir kere daha “devlet-i ebed müd­det.!” diyeceklerdir.

Ancak, bunun süratle gerçek­leşebilmesi için de, toplumun de­ğişik kesimleri arasındaki farklı­lıkların ortaya çıkarılmaması, hak­perestliğin bir şiddet silahı haline getirilmemesi, Allah’ın kullarına karşı, şeytana arka çıkılmaması şarttır. Değişik bir ifade ile, baş­kalarının başını yarıp-putunu kır­maya yöneldiğimizde “putun en büyüğü nefsimizdir” mülahaza­sıyla elimizdeki baltayı bu en bü­yük düşmanımızın başına indire­rek, bizi endişe ile seyredenlerin yüreğine su serpilmesi esas olmalıdır.