Aralık 1991 · s. 508 · 10 dakikalık okuma
Büyük Aksiyonda İlk Merhale

Beşikte başlar gerçek aksiyon. Bazen ölünceye bazen de mahşere dek sürer o. "Ümmetî" avazının sürdüğü gibi.. nitekim İki Cihan Serveri doğar doğmaz da öyle demişti. Mahşerde de öyle diyecekti. Mahşeri kucaklayan aksiyondur O'nunki.
Mesih'in aksiyonu da beşikte başlar "İnnî abdullah" öteden kopup gelen ilk sadadır. O, kâinatı kucaklayan ve bütün varlık hesabına söylenen sırlı bir sözdür. Mesih'in dudaklarında açan ilk "Hitap Çiçeği"dir. Yeni bir vahiy başlangıcını haber veren ilk muştu ve vahyin soluklarından duyulan ilk nefestir. Fıtrattan meşk edilen ilk nağmedir. Nefsin suratına çalınan ilk şamardır. Ruhun zafer burcuna diktiği ilk bayraktır. Ve bir çığlıktır ki Mesih'in dilinde mahşere dek sürecektir.
Hz. Musa'nın aksiyonu direnişle başlar. Annesinden başkasını emmez. Beşikteki çocuğun ilk aksiyonudur bu. Ve bunda muvaffak da olur. Neticede annesi saraya davet edilir. Aziz bir misafir gibi ağırlanır sarayda. Çünkü o niceler arasından seçilmiştir. Belki onu emzirmek için saraya ilk gelen kadın olsaydı bu kadar rağbet görmeyecekti. Çünkü Musa'yı emzirme payesinin kıymeti bilinmeyecekti. Görüldü ki o, nicelerini reddetmiş ve nicelerine karşı diretmiştir. Öyle ise kabul ettiğinin kıymeti iyi bilinmelidir. Bu tuttuğunu koparmada onun için ilk kendini hissettiriştir. Mahşerde de ilk uyanan o olur. Ölüm anında Azrail'le halleşme de ayrı bir buut...
Cihanı sarsan büyük aksiyonlar için, beşikte başlayıp mahşeri kucaklama şifre ve mesaj yüklü bir fasl-ı müşterek gibidir. Nitekim onlarda "Ana" da hep ön plâna geçmiştir. "Şefkat" bir nübüvvet remzidir de ondan.. şefkat ana ile bütünleşmiştir. Ana bu yönüyle de çok mühimdir. Her asırda nübüvvet ma'nâsını temsil edecekleri de böyle analar yetiştirir. Onların kavgası da beşikte başlar.. seviyelerine göre de mahşeri kucaklar.
Köleliğe tam adapte olmuş; iradesine felç inmiş İsrailoğulları'na Hz. Musa ile gelen ilk ilahi mesaj, ilk talimdir onun direniş ve aksiyonu. İnsan iyi-kötü her şeye boyun eğmemeli ve hele hürriyetini hiçbir şeye değiştirmemelidir. Bedelini hayatla ödemek kabul edildikten sonra ucuzlamayacak paha yoktur. Musa'nın kavgası budur. Ancak, köleleşmiş ruhlara bunu anlatabilmek çok zordur. Diriliş için direnmeyi bilmek gerekir. Direniş, okun yayda gerilmesidir, sekînedir. Yarının içtimai hayatında en aktif rol alacaklar bugünlerinde direnişteki gücü anlayıp hayatın her sahasında tatbik edenler olacaktır. Neticede firavun saltanatını yıkıp, Musa Medeniyetini kurmak isteyenler, aksiyon gergefini daha beşikte iken işlemeye başlayanlar arasından çıkacaktır.
Elbette uzundur bu yol. Aceleci insanların harcı değildir bu yolda gitmek. Denizde dalgalarla boğuşup sahile yanaşmak ve oradan bir yolunu bulup firavunun otağında dolaşmak tehlikelidir, yorucudur. Suda şekil çizmek kadar zordur. Suda şekil çizmek istiyorsan soğuğun şiddetiyle sevinmelisin. Zira ki, su donmadan, buz olmadan onda şekil çizemezsin.
Suda yürümeye daha beşikte iken başlayan Musa için Kızıldenizi geçmek zor iş midir? Onu kuş tüyünden yatakta, kuş sütüyle beslenmeye alışmış firavunlar düşünsün!..
Bir yıkılış maratonudur Firavun'un bütün hayatı. Binlerce masumu öldürmenin en aşağılayıcı cezasıdır onun için sarayında bir Musa büyütmek. Kader büyük istihzayı Firavun'a yapmıştır. En amansız düşmanını, saltanatını yerle bir edecek rakibini o gözbebeği gibi korumuş, kollamış, yanında saklamıştır. İleriyi görememe, önseziden mahrum olma acizliğini bilmem ki onun kadar acı acı yudumlayan bir ikinci insan var mıdır? Gel gör ki kendini rab sanmaktadır!
Bütün firavunların değişmeyen kaderidir bir Musa beslemek ve sonra da onun darbeleriyle yıkılıp gitmek.. önce onu saraya almak, sonrada sarayın enkazı altında kalmak.. çünkü Musa'nın kavgası beşikte iken başlar. Beşik ma'rekeye, kavganın olacağı yere gelmelidir ki, kavga başlasın. Onun için kader, firavunu Musa'ya hadim yapar. Firavun onu senelerce başının üstünde taşır. Böylece Musa, baş belasını yakından tanır. Hilelerini bilir, oyunlarını öğrenir. İlerisi adına bu malumat Musa için çok mühimdir. İnkılâbının statik ve stratejisini ona göre ayarlayacaktır. Musa bilir ki kale içten fethedilir, saltanat kendi ortaklarınca çökertilir. Kaleye sızmak ve saltanata ortak bulmak ise zaman ister, vakit ister. Sezilmemek için ya çok uzakta ya da çok yakında, tahminden de öte yakında bulunmak gerektir. Zuhurda şiddet üstü şiddet görünmeye manidir.
Kavgayı, muvaffak olunacağı muhakkak bir zemine çekmek büyük ferasetlerin dikkat ede geldikleri bir strateji tarzıdır. Onun için de evvela kavga verilecek zeminin çok iyi bilinmesi şarttır. Hz. Musa suyun cilvelerini, med ve cezrini henüz firavunun sarayına varmadan beşikte iken öğrenmiştir. Seneler sonra, hiç bilmediği bir zeminde, Kızıldeniz’de Hz. Musa ile karşılaşan firavun ne yapacağını şaşırmış ve yanlış bir yol tutup O'nu takibe koyulmuştur. Bu öyle bir zemindir ki orada sadece Musa yürüyebilir.. ve Musa bu zemini âdeta uçarak geçmiştir. En keskin kılıçlar dahi o zeminde körleşir. Ve yine öyle bir zemindir ki o, orada ancak haklılar kuvvetlidir. Haksızlar ne kadar güçlü olsa da nefesleri kesiktir. Zira bu zeminde geçerli olan sekmedir, direniştir.
Korkmak mıdır geri çekilmek? Hâşâ ki öyle olsun. Korkmak mıdır kaçıp Medyen'e gitmek? Diyenlerin dili kurusun!
İlâhî âdet, nebileri dahi kendi vicdani kanaatleriyle baş başa bırakmıyor. Vahiy yoluyla konuşmanın başlamadığı devrede nebisiyle, eşya ve hâdiselerin diliyle konuşuyor. Yani hâdiseler onu, kaderin sevk etmek istediği istikamete doğru zorluyor. Hz. Musa'nın mutlaka Medyen'e gitmesi ve bir nebinin terbiyesi altında yetişmesi gerekiyordu. Bu sebeple O'nun Mısır'da duramayacak hâle gelmesi lâzımdı.Kader önüne bir kıpti çıkardı. Kıpti ki, zorbaydı: bir masumun hakkını çiğniyordu. Bir şamar vurdu Musa ve kipti yere serildi. Ölmüştü. Artık Hz. Musa Mısır'dan ayrılma mesajını almıştı. Ancak o, yine olduğu yerde kalıp durumu kritik edecekti.. etti de. Aynı yoldan bir daha geçti. Bu sefer kader onun karşısına dün yardım ettiği adamı dikti. Bu gün de o haksızdı. Musa hak namına ona doğru yürüyünce adam yaygarayı bastı. Ve Musa'yı ele vermeye kalktı. Böylece O, Mısır'dan ayrılmanın mecburi istikamet olduğunu anladı ve ayrıldı.
O, halkın içinde, daima hakla beraber olan bir insandı. Güçlüydü, kuvvetliydi, ilim ve hüküm sahibiydi. Ama o bütün bunları Hakkın emrine vermişti. Kıptiyi haksız görmüş ve onun için dövmüştü. Kıpti bir yumrukla yere serildi ve öldü. Bu Musa'nın istikbalde gerçekleştireceği bir Vak'anın mikro planda sinyaliydi. Kıpti saltanatı, firavun imparatorluğu Musa'nın eliyle yere serilecekti. İstikbale ait bu büyük vak'a böylece bir kıptinin yere serilişiyle temsil edilmiş oluyordu...
Kitle ruh haletini anlatır Musa'nın yardım etmeye çalıştığı insan. Kitle kaypaktır, şuursuzdur. Menfaati mihrab edinmiştir. Dün ak dediğine bugün çok rahat kara diyebilir. Dün göklere çıkardığını bugün yerin dibine geçirir. Azgın ve sapkın insanlardan meydana gelmiş cemiyetin bilânçosudur bu.
Kitle, tarafımızdan yönlendirileceği âna kadar kitle hareketlerine katılmada ihtiyatlı davranmalıdır. Sonradan pişman olunacak bir davranış baştan yapılmamalıdır. Kitle hareketleri yangın gibidir. Ne zaman ve nerede duracağı önceden kestirilemez. Onun için kitleleri yönlendirenler bu mevzuda çok hassas hareket etmelidirler. Hz. Musa, Kıptiyi öldürmekle günah işlemiş değildi. Çünkü ortada bir kasıt yoktu. Çok erken bir dönemde hakperestliğin zuhuru vardı.. ve dahası, kader adım adım O'nu Medyen'e istiyordu.
Bu zorlamada Hz. Musa'nın kitle zemininden cemaat zeminine doğru kaydırılması da söz konusudur. Temelinde bir cemaat kadrosu, yetişmiş bir ekip bulunmayan aksiyonların, kitle hareketleri neticesiz kalmaya mahkûmdur.
Hz. Musa, Şuayb otağında son şekillenmelerini, risâlet hamûlesini yüklenebilme inkişafını tamamlayacaktır. Bu bir bakıma onun için nebiliğe hazırlanma dönemidir. Hz. Şuayb gelen misafirin sekiz-on sene sonra nebi olacağını, peygamberlikle serfiraz kılınacağını bilmiştir ki, kızını nikahlamasına mukabil ondan bu kadar süre hizmet istemiştir. Şuayb ki Medyen'e gönderilmiş bir peygamberdir. Hz. Musa'daki peygamberlik cevherini elbette sezecektir. "O, kızını, risalet vazifesi kendisine tevdi edilmiş olan Hz. Musa'ya verecektir. Sekiz veya on sene şartında bu hikmet gizlidir." Ve bu zaman zarfında Hz. Musa orada vicdan-ı içtimaisini inkişaf ettirecektir.
Nitekim daha sonra onun böyle bir kadroya sahip olduğundan bahsedilir Kuranda ve şöyle denilir: "Musa'ya, kavminden ancak bir kısım gençler inanmıştı.." (Yunus, 83) Gençlik tarafından kabul görmeyen bir dâva asla muvaffakiyete ulaşamaz. Gençlik candır, kandır, hayattır; güçtür kuvvettir ve bir milletin kaderini temsil eden kağandır. Âyette geçen "Zürriyet" kelimesinde, kadro ferdlerinin, yetişen yeni neslin, evlenip çoğalmalarına ve bu dâvayı nesilden nesile devam ettirmelerine de ince bir telmih ve işaret vardır.
Ancak bu kadro, bu cemaat ve bu nesil nasıl yetişecektir? Bu mes'elede muvaffakiyete götüren yol nedir? Nasıl bir temel atılmalıdır ki onun üzerine Musa Medeniyeti inşa edilebilsin? Nasıl bir hizmet başlatmalıdır ki ondan neticede bir devlet zuhur etsin?
Hz. Musa ve Harun'a gelen emir kât'idir. "Mısır'da evler hazırlayın" (Yunus, 87) denilmektedir. Hem de bu evler "Kıble" edinilmelidir. Yani bu "Işık Evler"den yüz çevirmemek, hizmeti o turnikede sürdürmek esas kabul edilmelidir. Zira ki, dâvayı omuzlayacak gençler en mükemmel şekliyle bu evlerde yetişecektir. Işık Evler'de. Nur Evler'de. Nur Sûresinin, Nur âyetinde anlatılan evlerde. Ruha nur aşısının yapıldığı evlerde.. ticaret ve alış-verişin, dünyaya ait meşgalelerin kapı ardında bırakıldığı ve içeriye alınmadığı evlerde.. gece-gündüz Allah'ın zikredildiği, anlatıldığı ve İslâm'ın bir bütün olarak yaşanmaya çalışıldığı evlerde.. sünneti ihya hareketinin âdaba ait meselelere dahi teşmil edildiği evlerde.. cemaat bünyesinin zaviyeleri durumunda olan evlerde.. hiyerarşik sistemin ve fıtrata uygun prensiplerin topyekün cemaat çapında temsil edilebilmesinin ilk adımı ve ilk şartı olan evlerde.. ileride dünyalara söz dinletecek kadronun, çıraklık mektebi olan evlerde.. Ashab-ı Suffa için hazırlanan evlerde.. İbn-i Ebi Erkam'ların hazırladığı ve nebi mekiğinin gece gündüz işlediği evlerde.. Mus'ab'ı ve ardından bütün Muhacirin'i misafir eden evlerde.. Sultanlar Sultanına her devirde mihmandarlık yapan Ebu Eyyub kokulu insanların yaşadığı evlerde.. nice defalar Allah Rasulünün temessülüyle ve bizzat teftişten geçirmesiyle şerefle şanla köpüren evlerde.. insanı gönül hayatı adına yeniden inşa eden evlerde.. tekke-medrese ve disiplin yönüyle kışlanın aynı çatı altında fonksiyonlarını eda ettikleri evlerde.. Hz. Musa ve hem kardeşi hem de veziri Hz. Harun'un, özel bir literatürle sembolize edildiği evlerde.. müjde ve muştunun en karanlık ve karamsar günlerde dahi billur bir avize gibi asılı durduğu evlerde.. mübarek bir gecede, gece yarısından sonra göz yaşlarıyla okunan Kur'ân tefsirinin cazibesiyle lerzeye gelen ve müşahidlerin tasdikiyle duvarlarından vecd ve istiğrak iniltileri duyulan evlerde.. şehrin zifiri karanlığa büründüğü an ve zamanlarda berzah kandillerinin teker teker yandığı ve karanlığın ışığa boğulduğu evlerde.. kaderin sırlı sevkiyle Erek Dağından alınıp Barla Yaylasına, cemaat şuurunun mayalanması için getirilen Kutlu'nun kaldığı çınar gölgeli evlerde.. ve nihayet Musa ve Harun; lider ve veziri tarafından hazırlanan evlerde..
Hz. Musa cemiyet içinde temayüz etmiş seçkin bir liderdi. Ancak ondaki nebilik ruhu henüz sezilebilmiş değildi. En büyük istidatlar, en büyük iyilikler kadar en büyük kötülükler de yapabilirler. İşte bu ma'nâda Allah Rasulü insanları madenlere benzetir. Cahiliyede en ileri olan, İslâm'ı kabul edip yaşadığı zaman da en ileridir, buyurur. Hz. Musa'nın dünya çapında bir inkılâp yapacak kabiliyeti kitle tarafından sezilmektedir. Ancak onlar böyle bir inkılâbı henüz isimlendirebilmiş değillerdir. Kitle ruh haletini temsil eden adamın söyledikleri sözlerde, esasen Hz. Musa'yı yukarıda arz edilen şekliyle kabulleniş vardır. İfadedeki çarpıklık kitle ruh halinin kaypaklığından ileri gelmektedir. "Sen yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun; ıslahatçı olmak istemiyorsun" denmiştir. Hakikat ise denilenin tam tersinedir. Nitekim istikbal bunu bütün berraklığı ile isbat edecektir. Her nebi gibi o da bir ıslah kudsisidir.
Şehrin öbür ucundan, medinenin aksasından, koşup gelen adam, devlet erkânının almakta olduğu bir kararı Hz. Musa'ya haber vermektedir. Musa, idamla yargılanmaktadır.. zulüm sistemi onu idama mahkum etmiştir. Bu da her devrin Musa'sının kaderidir. Hakkında gizli veya açık idam kararı verilemeyen Musa yok gibidir.
İstihbaratı kuvvetlidir Musa (as)'nın. Devlet erkânı arasında adamları vardır. Olup-bitenden bütünüyle haberdardır. Şehrin öbür ucundan koşup gelen adam bunun remzi, bunun işaretidir. Lider, istihbarata önem vermelidir. Ayrıca istihbarattaki gizlilik esasına da bir telmih vardır adamın söz ve davranışında. Haberi bizzat gelip kendisi vermiştir. Beldeyi terk etmesini söylemiştir: ama nereye gidileceğini tasrih etmemiştir. Çünkü iki kişinin bildiği sır değildir.
Sürgün devresidir Musa için bu dönem.. yollarla yoldaş, yolcularla haldaş olmanın adıdır sürgün. Hayatı, hayat realitelerini, çevreyi, çevredeki dostları daha yakından, göründüklerine değil de olduklarına yakın yüzleriyle tanımak içindir sürgün fetvası. Yüce divanda verilen karara boyun eğmekten başka çare de yoktur aslında. Musa da bütün Musa'lar da boyun eğeceklerdir bu karara.
Her an yakalanmak endişesi.. yüze kapanan dost kapıları.. sahte mazeretler.. yolcuya yol öğretme gayretkeşlikleri veya küstahlıkları.. körlerin tarif talihsizliğine uğramış ışık huzmeleri, renk cümbüşleri.. işi bitik bir adamı seyretmekten sinsi bir zevk alan kişilerin bakışları (hele bunlar mazide onu herşey kabul edenlerin bakışları olursa durum daha da hazinleşir).. açlık, susuzluk, uykusuzluk; karla, kışla, tipiyle, borayla boğuşma.. işte sürgün ve işte sürgünden küçük bir manzara!.
Ya bir de sürgündeki adamın bakmak zorunda oldukları varsa.. Ya o da her çoban gibi bir sürüden sorumluysa, liderse.. niceleri ondan medet bekliyorsa.. gitmek ve oralara ulaşmak mecburiyetindeyse sürgündeki adam. Hiçbir yerde görünmeden her yerde olması şartsa onun.. ve sürü onsuz sulanamıyorsa.. Subaşını başka çobanlar tutmuş ve başkasına sıra vermiyorlarsa. Zordur o zaman sürgündeki adamın işi, iyice zordur.. kendisi açlıktan, susuzluktan bitkin bir haldedir; ama sürüyü sulayacaktır, vazife ona düşmüştür. Sürüyü sular, bir ağacın dibine yığılır kalır ve "Allah'ım bana indireceğin her hayra muhtacım" diye yalvarır. Dua, sürgündeki adamın tek azığıdır.