Ekim 1995 · s. 396 · 5 dakikalık okuma
Bosna-Hersek Ve Balkanlar

Neşrî Tarihi’nin naklettiğine göre, Murad Bey Kosova’da Osmanlı ordusunun muzaffer olması için şu münacatta bulunur:
“Ya İlâhî! Bu orduyu mansur ve muzaffer eyle! Bunlar içün ben canımı kurban ederim. Tek Sen kabul eyle. Âsakir-i İslâm için teslim-i ruha razıyım. Tek bu mü’minlerin şehadetini bana gösterme. İlâhî, beni civarında mihman edip mü’minler ruhuna benim ruhumu feda kıl. Evvel beni gazi kıldın, ahir şehadet rûzi kıl.”
Murad Hüdavendigâr, Kosova’da muzaffer olduktan sonra bir Sırplı tarafından şehid edilir. O’nun şehid düştüğü yere Türkler “Meşhed”* dediler. Orayı aziz ve mukaddes bildiler. Asırlar sonra, uğrunda Murad Bey gibi hükümdarlar vererek aldığımız bu yerler, bizden ayrılmak ızdırabına düşünce, Mehmed Akif, o ızdıraba şöyle bir lisan verir:
“Nerde olsam çıkıyor karşıma
bir kanlı ova,
Sen misin, yoksa hayalin mi
vefasız Kosova?
Hani binlerce mefahirdi senin
her adımın?
Hani sinende yarıp geçtiği
yol Yıldırım’ın?
Hani asker, hani kalbinde yatan
Şâh-ı Şehid?
Söyle Meşhed, öpeyim secde
edip toprağını,
Yok mudur sende Murad’ın iki
üç damla kanı?”
Evet, Aşık Çelebi’nin,
“Kişver-i kâfirden iman ehline
akub gelir,
Kıbleye tutmuş yüzünü bir
müselmandır Tuna”
mısralarıyla tasvir ettiği Tuna, “Beni kimlere bırakıyorsun!” feryadını dile getirircesine, Yahya Kemal ‘in:
“Her yaz şimale doğru asırlarca
bir koşu,
Bağrımda bir akis gibi kalmış,
uğultulu” ve
“Ak tolgalı Beylerbeyi haykırdı ilerle.
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan
kafilelerle”
mısralarıyla üzerinden geçen akınların ve akıncıların hasretini çekecektir artık...
İslâm tarihi bugüne kadar, Müslümanların Avrupa toprakları üzerinde Hıristiyan dünyasına karşı iki kez üstünlük sağladığına şahit olmuştur. Bunlardan birincisi, Endülüs Emevileri döneminde İspanya’da, ikincisi Osmanlı döneminde Balkanlar’da gerçekleşir. İspanya’daki üstünlüğün sona erdiği XV. asırda, Balkanlar’daki hâkimiyet güçlenmeye yüz tutmuş ve gerçekleşmiştir. Zamanımızda Bosna-Hersek’teki hadiseler karşısında, siyasi arenada söz sahibi Batı ve Hıristiyan gücünün kayda değer hiçbir hareket göstermemesinin sebebi, bu İslâm gücü ve kültürünü Balkanlar’dan atmak, bir daha Avrupa coğrafyasına ayak bastırmamak ve yok etmektir. Sırplar ve bazı Balkan devletleri kadar onlara desteğini esirgemeyen Avrupa ve ABD, bu hâdiselerden sorumludurlar. Çünkü âdeta şuurlu bir şekilde sessiz kalarak ve müdahalede bulunmayarak büyük bir soykırıma ve Müslüman halkın katline göz yummaya devam etmektedirler. Bütün çabalara rağmen, dünya barış ve istikrarının sözde hamisi olarak kurulmuş BM’den sonuca götürecek askeri bir müdahale karan dahi çıkarılamamış, çıkarılan kararlar ise saldırgan taraf olan Sırpların işlerini kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Şu ana kadar ortaya çıkan gelişmeleri Sırplara destek veren ve Avrupa içinde küçük bir Müslüman devletin doğmasını engelleme amacına yönelik bir sessizlik olarak değerlendirmek yerinde olur. NATO’nun son müdahalesi ise, Sırplar’a hak ettikleri dersi vermekten ziyade zevahiri kurtarmaya ve kendisine yöneltilen “iftar etti” iddialarının aksini ispat etmek istercesine suni bir gayret göstermeye yöneliktir.
Bosna-Hersek Devlet Başkanı Alija İzzetbegoviç, 5 Aralık 1994 tarihinde Budapeşte’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı toplantısında yaptığı konuşmasında şu gerçeği dile getirmiş ve bütün dünyaya haykırmıştır:
“Batının
acizliği, tereddüdü ve hatta bazen kötü niyetli tavrı sayesinde uzayıp giden
Bosna’daki bu
savaşın sonucu ne olacak? Sonuç şu olacak: İtibarsız bir BM, iflas etmiş bir
NATO, soğuk savaş sonrasının ilk krizine dahi karşı koyamamış Avrupalının
acziyet içindeki moral bozukluğu... Avrupa ile ABD, Batı ile Rusya ve Batı ile
İslâm dünyası arasındaki ilişkilerin asla bundan daha iyi olmayacağı, farklı ve
çok daha kötü bir dünya meydana gelecek. ‘Batı dünyası bu yüzyılın sonunda
Bosna’dan utanç verici bir geri çekilmenin neticesi, muazzam bir ayıp ve
aşağılanma ile damgalanacaktır’ diyenlerle aynı kanaatteyim. Açıkçası çok kişi
Bosna’da olanları hafife aldı. Önceleri oluşan bölgesel bir krizdi. Daha sonra
bir Avrupa krizine dönüştü ve hiç kuşkusuz şimdi bir dünya krizidir.
Dolayısıyla, Bihaç’ın savunulması veya düşmesi global öneme sahiptir ve
buradaki herkes için bir kaygı unsurudur. Bu insanlık dışı saldırı, dehşet
verici soykırım ve toplama kampları karşısında Batı ‘insani yaklaşım’ adını
verdiği bir tepki gösterdi. Farklı beklentilere bağlı olarak belli bir plan
çerçevesinde geliştirilen ve daha kötü sonuçları tahrik eden çok ciddi bir
hastalığı, sadece müsekkin ile geçiştirmeye çalıştı. İşte şimdi bu ‘insani
yaklaşım’ halkımız için şantaja, hatta son zamanlarda çifte şantaja dönüştü.
Kollarımızı kavuşturup oturmadığımız için yardıma layıktık. Yalnızca hafif
silahlarla donanmış 20 ile 150 kişiden oluşan 100 civarında küçük gruplarla
direnişe başladık ve onbinlerce saldırganı etkisizleştiren ve binden fazla tank
ve zırhlı aracı tahrip eden 150.000 kişilik bir ordu meydana getirdik.
Savunmamız güçlendikçe bize yardım etme niyetiniz giderek azaldı. Niçin? Bunun
bir cevabı var mı?” diye soruyor Alija İzzetbegoviç.
Evet. Elbette cevabı var. Bugün Bosna- Hersek’te yaşanan hadiseler gösteriyor ki, Batı herhangi bir İslâm coğrafyasında meydana gelen bir hâdiseye, eğer kendi çıkarlarıyla bağdaşmıyorsa, müdahale etmekte ağır davranmakta, görmezlikten gelmekte, mekanizmalarını devreye sokmakta isteksiz bir tavır ve tutum sergilemektedir. Batı, bu manada, geleneksel olarak izlediği çifte standart politikalarına oldukça sadıktır. Batı’nın, Almanya’nın inisiyatifinde Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsız devlet olma sürecini kolaylaştırıp bu iki ülkenin Katolik halkını muhtemel bir Sırp katliamına karşı korurken, aynı tutumu Bosna-Hersek Müslümanları için göstermemesi bu çifte standartçı ahlak ve tutuma ibret verici bir misaldir.
Bosna’da, Üsküp’te, Kosova’da, Varna’da, Filibe’de içimizi çekerek ağıt yaktığımız, Murad Hüdavendigâr’ın münacatını terennüm eden yakarışlarımızla gözyaşları döktüğümüz, kader ve gönül birliği ettiğimiz Balkan Müslümanları; başlarına ruhları kadar temiz beyaz yaşmaklar örtünmüş eski Osmanlı analarıdır; başlarına gelen türlü felâketlere rağmen gönülleri kadar zambaklaşmış Türk kızlarıdır; bedenlerine Alparslan’ın Malazgirt’teki serdengeçtileri gibi beyaz örtüler sarınmış iman ordularının Tuna boylarında yaşayan ve dövüşen erleridir. Gözlerimiz onları yine eski şehid ruhlarını görür gibi karşılayacak, gönüllerim “evvel beni gazi kıldın, ahir şehadet rûzi kıl” terennümünü haykıran yüreklerini elbette bağrına basacaktır.
“Bosna-Hersek ‘bizim’di, oradakiler, ‘biz’dik; orası, işte bizim ‘Rumeli’miz idi. Ve o sebeple, ayyıldızlı fincanlarla, size evinde kalan son gül reçeli ve kahveyi ikram eden 70 yaşındaki ve besbelli ki yoksulluk içindeki bir alim, paltonuzu tutmaya kalktığına itiraz ettiğinizde, gayet duru bir Türkçe ile “Olur mu? Siz bizim muhterem misafirlerimizsiniz” cevabım işittiğinizde gözyaşlarınızı tutamazsınız...” diyor bir gazetecimiz Bosna hatıratını dile getirirken. Tıpkı:
“Çok sürse ayrılık aradan geçse
çok sene,
Biz sende olmasak bile sen
bizdesin yine”
sözcüklerinde çekilen özlem gibi...
Biz bir zamanlar, dünyanın üç kıtası üzerinde, yine dünyanın en adil ve medeni devletini kurmuşuz. Medeniyet, bir manada, büyük bir ülkedeki her milletten her insana insanca muamele etmek demekse, bunun yeryüzündeki en üstün örneğini göstermişiz:
Yahya Kemal bunu şöyle ifade etmiş:
“Tâ Budin’den Irak’a, Mısır’a kadar,
Fethedilmiş uzak diyarlardan,
Vatan üstünde hür eser rüzgar,
Ses götürmüş bütün baharlardan.
O deha öyle toplamış ki bizi,
Yedi yüz yıl süren hikâyemizi,
Dinlemiş ihtiyar çınarlardan.”
Y. Kemal
· Meşhed: Şehid olunan yer.