Sızıntı Arşivi

Mayıs 1991 · s. 173 · 4 dakikalık okuma

Bir İsimle Güneşe Taşınmak

Meryem Beyazal · Edebiyat

...Bu adı seviyorum. Bu adın ha­yatımda çok derin bir yeri vardır. Her ne zaman duysam nereden geldiği belirsiz bir hisle sarsılırım. Her defa­sında da bende delici izler bırakıp geçerken ruhumda yankıladığı mânâ­yı hiç kimse kavrayamaz. Bu adı benden almak, hayatımdan izlerini söküp çıkarmak sudan suyun rengini ayırmak kadar imkânsız, zor.

Nereden buldum , adımlarım hangi dönemeçte rastladı, mazisini bilemi­yorum. Bilemiyorum ya yine de geleceğe gi­den yolda herşey bu adın ma­nâsıyla kıymet alıyor bende. Bir ölçüyle de değerler mihengi. Her şeyi bu mihengin kalıbı­na döküp yoğuruyorum. Süfli zevklerden, mânâsız heveslerden ayırıyor, yapmacıktan arındırıyor, ma­sum derinliklerden sâfileştiriyorum. Tâki o buudu yakalayana kadar. Bu­labiliyor muyum?Deniyorum işte...

AHMED.. gülkurusu şafakları hep bu isimle aradım. Bu isimle ya­kalandım can yakan bakışlara. Bu isimle didik didik ettim baharın güzel yüzünü, kışın beyazını, güzün endamını. İnsanlarla hemdem olurken de bu isim vardı. Şu masum çocuğun adı keşke Ahmed olsa. Günahsız si­ması haramsız duygularla şekillen­mekte iken bu ada layık olabilirdi bel­ki. Belki de şurada oturan genç... Gözlerinde aradığım "daha çok" un kıvılcımları lacivert dalgalarla derinle­şiyor gibi. Ya şu ihtiyar? Bir ömrün tüm ızdırabı beline yüklenmişken on­dan gelen herşeye razı tavrı bembe­yaz sakallarında billurlaşmakta iken, bu arayışı duyabilir miydi? Hayır, hayır. Ne onların adı Ahmed, ne de Ahmed o tavırlarda deruhte. O hevesin huzurunu veremiyorlar bana. Yok­sa babamın adı oluşu mu böylesine derinleştirmede? Riyasız şefkatin ru­humda bıraktığı izler mi? Nihayet bunlarda gönlümün mahreminde mahtum. Benimle başlayıp benimle bitmeyecek mi? Buluşumun hakikati olamaz bu. Herşey meramımı yarım bırakmada arenalardaki arslanlardan daha hırslı. Duyduğum bambaşka birşey. Duygularımın ne mukaddi­mesine sığıyor, ne encamına. Hislerimin çok verasında bir heves, lâhuti bir zevk. Tâ ötelerden baş­layıp ileriye, da­ha çok ileriye giden, çok ileri­ye giden, daha yüksek birşey olmalı. Daha derin, daha ul­vî. Benim anla­yamadığım, na­zarımın ötesinde kalan, bilip varamadığım, hissedip kavrayamadı­ğım, ateşine yanıp ancak tutuşamadığım, ruhumdaki fetihlerin zafer adı. Ruhuma ekilen duyguların derununden taşan ulvî bir duyuş. İdrak ede­memenin en bedbahtı da bu olsa ge­rek. Hissedip anlayamamak...

Toprağa bağlı ben hiç birşey bil­miyorum. İçime buzdan dağlar devri­liyor. "İşte çek" diyorlar. Takatsizim. Bu defa omuzlarımda bir yük. Düşün­ce çilesi bu. Yürüdükçe ağırlaşıyor, ağırlaştıkça yüzümü yere yapıştıra­cak kadar belimi büküyor. İstersen hiç düşünme. Gece siyah zülüflerini dağıtırken beynimi lif lif edip önüme dökmekte. Sonra gökyüzü ruhuma kadar uzanıp ateşten ecramını içime kusuyor. Azabı keskin. Karanlıktan gölgelerin raksını ayırmak kadar çet­refilli ve o denli içice. Güneşin için­den ışığını anlatan allame-i cihan bir renk bulup güneşe anlatabilir misi­niz? Benim duyduğum işte böyle birşey. O benim içinde. Ama yine de beyin iliklerimi açıyorum düşünce çi­lesine.

Böylesi yere göğe sığdıramadığım, hayâllerle avutamadığım duyu­şun esrarı beni bakışımın daracık sı­nırlarından dışarı çekti. Düşünce­lerimin solgun tohumları tefekkür mu­hitinin his melteminde yuvarlana yuvarlana nihayet bir çiçekte bahar bul­du. Kabuğundaki cisimler o iklime erince, güneşin yedi renginde aradığı sırra fü­tursuz yönelişi gördüm. Bu es­rarlı huşu nazarı­mı delip tâ içime kadar kök saldı. Bunu da AHMED'e dökmek istedim. Oysa çi­çekçe istidadı bana öteleri gös­teriyordu. Güne­şe taşındım, ora­dan kâinata sığdım. Hepsinde gördüğüm tek şey vazifelerindeki yılgınsız işleyişleriydi. Bitip tükenmek bilmeyen bir arayış, hiçbir kayda sığmıyor. Ne onda, ne ötekinde. Baktıkça derinleşiyor, de­rinleştikçe dipsiz oluyor ve içinde kayboluyorum. Güneş dün de doğ­muştu, önceki gün de. Ama yarın doğmayabilir. Hayır güneşde tarif edemeyecek, ne de öteki yıldızlar, ne çiçek ne de bahar. Oysa AHMED "Daha çok"un müntehâ noktası. Başı­mı, bu kaçıncı kez yine gökyüzüne çeviriyorum. Mavi derinlikte bulabile­ceğim tek kıvılcım, belki tek ayrıntı duyuşumun hakikatini verir bana. Za­mana döndüm, o da zihnimin labi­rentinden damla damla geriye aktı. Dipsiz bir güzellikte dipsiz bir ahenk, ve onda da dipsiz bir ayrıntı. Herşey asıl çizgisinde o denli berrak ve o denli hassas.. Arş-ı âlâda muazzam bir nur ile bir isim yazılı: "AHMED" Âdem (as) başını kaldırıp baktığında bunu görüyor. İsmi göklerde AHMED, yerde MUHAMMED. O olma­saydı seni yaratmazdım. Bu kudsî ifade AHMED'in olduğu yerden içime renk renk idrak bestekârı hüzmelerini süzmekte. Öyle ya AHMED daha çok hamdeden, çok öğülmeye, medhedilmeye layık, çok sevilen ve beğenil­miş değil miydi? Yani zeminin tebes­sümü, gökyüzünün sevinci. Yani muhabbetin tek neticesi. Ve yüce ya­ratıcının Habib'i.

Ruhuma des­tek bulma heye­canıyla her zer­rem O'nun çeki­ciliği içinde O'na doğru uçup gitti. Bende hiçbir ca­zibeye yer yok ar­tık. Duygularım idrak semâsının bu rengine erin­ce anlayamadık­larımın tam bir li­sanını verdi ba­na. Çünkü hayat sahipleri arasın­da en müstesna yere sahip olan O. Ruh sahipleri arasında en ulvî maka­ma erişen O. Şuur sahipleri arasında en kıymetli olanı O. Duada en önde koşan yine O. Kâinat O'nun muhab­beti için yaratılmış. Yaratılmışların en sevgilisi. AHMED'le aradığım mânâ­nın timsalini insanlığın ulvî rehberin­de buldum. Duanın kopmaz râbıtasıyla muhabbetin her mevcesinde Allah'tan en çok korkmanın ve en çok hamdetmenin müntehâ sınırını çi­ziyor. İşte bunun için güneşin tuluuna AHMED dedim. İşte bunun için gü­nahsız simalarda aradım bu mânâyı. İşte bunun için sevdiğim, sevebilece­ğim, beklediğim, özlediğim herşeye AHMED dedim. Bir ümmetin şefaati O'nun ağuşunda. O benim peygam­berim. Şimdi idealimin en uç nokta­sında, fetihlerimin zafer adı bunun için AHMED. Beni tâ ruhumun derin­liklerinden kıskıvrak yakalayarak her şafakta gelecek şafakları sorduran idealin adını anladım! AHMED...