Sızıntı Arşivi

Eylül 1998 · s. 372 · 3 dakikalık okuma

Bir Gece Ve Düşündürdükleri

A. Haydar Polat · Edebiyat

A.HAYDAR POLAT

1997 yılına ait takvim yaprakları, hazan vurmuş sonbahar yapraklan gibi döküldü ve bir yıl daha sona erdi. Güneşin gurubu ile gündüzün elveda deyip hasretle ayrılması ve acı-tatlı hatıralarla birlikte yerini geceye bırakması gibi, 1997 de yerini iyi ve kötü tablolarıyla 1998’e bırakıp gitti.

1997 ile 1998 yılının devir teslim gecesi, yani yılbaşı gecesi, Ramazan-ı Şerifle buluştu. Ramazan-ı Şerif’in başlangıcı ile yılbaşı aynı geceye tevafuk etti. Bu buluşma, tarihin insanlık lehine bir kaynaşma çizgisi mi olacak diye düşündüm.

Beyin Yapıcımız ve Gönül Mimarımız’ın, “Osmanlı Avrupa’ya hamiledir, Avrupa da İslam’a. Her ikisi de, günü gelince hamlini vaz’ edecektir” sözünü hatırladım. Osmanlı hamlini yıllar önce vazetti. Acaba Ramazan-ı Şerif’le sarmaş dolaş olan yılbaşı, Müslümanlarla Hıristiyanların kucaklaşması, yeni bir doğuşun şafak emareleri midir? Tesadüflerin değil, tevafuklar zincirinin birbirini takip ettiği bir dünyada bulunuyoruz. Tatlı dil, güler yüzle, insanlığın dünya ve ahiret saadeti adına kendini fedaya azmetmiş gönül erleri, hasbiler, çıktıkları bu yolda, “Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol” prensibiyle hareket ediyor; ne zamandır ekilen tohumların bir bahar güzelliğine dönüştüğü günümüzde sadece Hıristiyan-Yahudi değil, bütün insanlığı kucaklayıp bağırlarına basarak, “Aç sineni, aç ki, ummanlar gibi olsun; kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül” heyecanını ruhlarında duyuyor, dünyada karanlık bir yer bırakmama azim ve kararlılığı içinde koşuyor, coşuyor, insanlığa insanca yaşama gerçeğini göstermeye çalışıyorlar.

Ömür takvimimizin yaprakları olan gece-gündüzler de, aynen takvim yaprakları gibi bitmek ve tükenmek üzeredir. Ne kadar genç, dinç de olsak, güçlü kuvvetli de olsak, “her gelecek yakındır” gerçeğine göre bir gün mutlaka kabir bizi bağrına basacak, ‘fani dostlara elveda, baki dostlara merhaba’ diyeceğiz. Şu halde, ölümsüz ve ebedi hayatımız ahiret adına ne yaptık, ne yapmayı planladık?. Bu güne kadar geçen ömrümüz, yaptığımız bütün işler aleyhimize mi, yoksa lehimize mi şahitlik edecek?

Böylesine büyük önem arz eden bu gerçeğin muhasebesini yapma fırsat ve imkânını henüz kaybetmiş değiliz. Sıhhat ve imkânlarımızın yerinde olduğu günümüzde, maziye ait bütün kiri, pası temizleme ve yıkama, yani, tevbe ve istiğfar etme, Cenab-ı Hakkın rahmet denizi olan mübarek Ramazan-ı Şerif’in füyûzat ve bereketinden istifadeyle, ruh derinliği ve mânâ yüceliği kazanma şansımız vardır.

Bin aydan daha hayırlı olan bir geceyi bünyesinde barındıran ve teşrifiyle şereflendiğimiz Şehr-i Ramazan’ın iklimimize ayak bastığı günlerde, yarın büyük bir yolculuğa çıkacağımızın, Hakimler Hakimi Allah’ın huzurunda bütün teferruatıyla hayatımızın hesabını vereceğimizin inanç ve şuuruyla hareket etmemiz ve söz konusu yolculuğa hazır olmamız gerekmektedir.

İnsan hayatı üç bölümde düğümlenmektedir. Dün, bugün ve yarın. Dün mazi, bugün hal, yarın istikbaldir. Dün ne yaptığımız, bugün ne yapıyor olduğumuz, yarın ne yapacağımız çok önemlidir. Dünü, bugün telafi edecek şekilde ele aldığımız, bugünü yarına bırakmayacak tarzda ve varlık sebebimizi ifade eden çizgide değerlendirdiğimiz ölçüde istikbalimiz aydınlanacak ve bizim için bir ümit kaynağı haline gelmiş olacaktır.

Dün, nefsimiz ve neslimiz adına, insanlığın hayrına, vazifemiz yolunda ve milletimizin menfaatine, toplumun, topyekûn insanlığın huzur, güven ve emniyeti adına, velhasıl, evrensel barış adına ne yaptık?

Yakılan ve yıkılan, enkaz altında kalan ızdırap içinde kıvranan nesillerin, milletlerin sorumlusu kim?

Bütün bunları düne sıkıştırdığımız, tarihin derinliklerine kapı açtığımız zaman inanç ve anlayışlara göre karşımıza çok değişik sorumlular çıkacak ve işin içinden çıkma şansımız azalacaktır.

Viranelere bakıp, ümidimizi tahrip etmektense, hasım bildiklerimize karşı kin, nefret ve adavet hisleriyle gerilim içinde olmaktansa, Yunus’un diliyle, “Yaratılanı, Yaratan’dan ötürü sevmeyi”, geleceğe şefkatle, sevgiyle, merhametle kucak açmayı en büyük vazife olarak görmeliyiz.

“Medenilere galebe ikna iledir” gerçeğinden yola çıkarak, gönüller fatihi olma, ruh mimarı olma, müspeti temsil etme, çok zorları kolay hale getirecektir.

Tarihi düşmanlıkların hiçbir şey kazandırmadığını, ama çok şey kaybettirdiğini, güler yüz, tatlı dilin ise birçok problemi çözdüğünü görüyoruz.

Gençlik, bir milletin geleceğidir. Gençliği olmayan milletlerin, hazan vurmuş yaprakların rüzgâr önünde savrulduğu gibi, zaman ve hadiselerin rüzgârı önünde savrulduğu, çürüyüp yok olduğu tarihi bir gerçektir.

Gençliği bu şuurla yetiştirme sorumluluğunun, en ağır şartlarda bile olsa bize düştüğünü unutmamalıyız. Vicdanen rahatlık, huzur ve mutluluk da buna bağlıdır.