Sızıntı Arşivi

Eylül 1998 · s. 368 · 7 dakikalık okuma

Bir Oyun Ve Oyalanma Alanı

Nihat Dağlı · Din Ve Ahlâk

Ey Rabbimiz, bizi buradan çıkar da işlediğimiz kötülüklerin yerine güzel işler yapalım’ (Fâtır137) diyen ve dünyaya ikinci kez gelmek isteyen insanların hikâyesini biliyoruz. Tecrübenin ve görülen sonun kazanımlarını yanına alarak dünyaya geri dönmek istemenin arkasında nasıl bir psikolojinin durduğunu kestirmek mümkün: Kendisine bahşedilen ömür içinde layıkıyla yaşanmamış; hataların kıskacına girilerek büyük günahlar işlenmiştir. O mukadder yerde, bu serüvenin karşılığı bir ceza olunca, dünyanın tercih edilirliliği kaçınılmaz olmuş.

Doğrusu her fani, dünyada kalmayı tercih eder gibidir; birçok kimse sevdiklerinden, romantizme açık hayatın o kışkırtıcı cazibesinden ayrılmak istemez. Ancak bugün yolunda gitmeyen bazı işler var, dünya o cazibesini yitirdi; kutsal metinlerin söylediği kıyamet vaktine yaklaşmış gibiyiz. Adeta dünyanın çivileri yerinden çıkmış; şairin ifadesiyle, ‘Kuru, çürük bir dal gibi çatırdıyor hayat.’ Manzara şöyle:

Sıkıntı, ahlaki çöküntü, kendine az değer verme, aşağılık duygusu, yenilmişlik, depresyon, endişe, suçluluk, hüsran, düşmanlık, eşe ya da çocuğa yönelik taciz, doymak bilmeyen bir düşkünlük, anormal cinsel davranışlar, uyuma bozuklukları, yeme bozuklukları...

Bu liste, çağdaş endüstriyel toplumların bir karnesi. Ve bu liste, sadece bu tarz toplumların sınıfta kaldığını göstermiyor; aynı zamanda, hayatiyetlerini yitirdiğini, tercih edilirliklerini kaybettiğini ortaya koyuyor.

İkinci kez dünyaya gönderilmelerini isteyen insanlara, Allah şöyle der: ‘Size, düşünüp ibret alan bir kimseye yetecek kadar bir ömür vermedik mi? Sizi bu azaptan sakındıran bir peygamber gelmedi mi? Şimdi tadın azabı; zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.’ (Fatır/37) Allah’ım hitabında zımni olarak, insanın dünyaya ikinci gönderilişinde de aynı hataların sahibi olacağı vardır. Ki öyledir ve buna iman ediyoruz. Hem insanın kendisi hem de yaşadığımız hayatın gerçekliği, farklı bir sonucu zorlaştırıyor. Doğrusu böyle bir dünyanın içinde, Rab’le barışık bir hayat yaşamak gittikçe daha zorlaşıyor ve insan şimdi ölümü daha çok tercih ediyor.

Aşırı nüfus yoğunluğu, insanın doğadan soyutlanması, toplumsal değişimin aşırı hızı, aile gibi doğal ve küçük ölçekli toplulukların yıkıldığının bir göstergesi olan çağdaş endüstriyel toplumların deliriyor gibi göründüğünü ilk söyleyen biz değiliz. Bu durum normal bir sonuç olmadığı gibi, süreci başlatan, geliştiren ve bir gerçeklik olarak önümüze koyan arka plan da masum değildir. Modern-öncesi insanın daha az stres ve hayal kırıklığı çektiği ve çağdaş insana oranla hayat tarzından daha memnun olduğuna inanmak için pek çok sebep var. Çünkü modern-öncesi insan, içine doğduğu hayatın genel çerçevesini zorlamadan, onun dilini öğrenerek, onunla uyum içinde yaşama çabası içindeydi. Değişim de, hayata içkin olan işleyişle birlikte oluyordu, yani bir çerçeveye sahipti. Modern dönemde insan toplumu doğaya egemendir ve çağdaş toplum da, teknolojik değişim sayesinde büyük bir hızla değişiyor. Geleneksel değerler çöküyor, bununla birlikte, küçük çaplı sosyal gruplan bir arada tutan bağlar zayıflıyor. Böylelikle birey, bir yere ait olma duygusunu yitirerek yalnız kalıyor. Çağdaş endüstriyel toplumda yürürlükte olan sistemde birey, öncelikle ve daha çok sisteme, ondan sonra ailesine veya diğer küçük gruplara aittir. Kişisel ve yerel bağlılıkları, sisteme olan bağlılığa göre ikincil hale getirmeyi başaramamış bir toplum, çağdaş endüstriyel toplum olma şansını(!) yitirmiş sayılır.

Ne yazık ki, çağdaş endüstriyel toplum olma güdüsü herkesi sarmış; aksi birşey söylemek, genel geçer kabullerin dışında bir yerde durmak neredeyse imkânsız. Ve bugün (maalesef) insanlar, kendileri için yaptıklarına göre değil, sistemin onlar için veya onlara yaptıklarına göre yaşıyor; kendileri için yaptıklarına da, her geçen gün daha çok sistemin ortaya koyduğu kanallar aracılığıyla yapıyorlar. Hayatlarımız başka insanların verdiği kararlara bağlı; bu kararlar üzerinde hiçbir kontrolümüz olmadığı gibi kararları veren kişileri de tanımıyoruz. Bu bir tehdittir ve çoğumuz bu tehdide karşı, çok sınırlı bir savunma mekanizmasına sahibiz.

Modern-öncesi insanın, fiziksel açıdan çağdaş insana oranla daha az güvenlikte olduğu, bunun ömrünün daha kısa olmasından da belli oluyor. Çağdaş insan, fiziksel açıdan birçok savunma mekanizmasını geliştirmiş; ileri teknolojinin uygulandığı sağlık kurumu ve insan gücünü minimal seviyeye indirgeyen makine sanayii, insanı epey rahatlatmıştır. Ancak psikolojik güvenlik, fiziksel güvenlikle bütünüyle örtüşmez. Çağdaş insan, modern-öncesi insanın aksine, güven duygusundan mahrumdur. Çünkü kendisini güvenli kılan merkez kendi iç dünyasında değildir; o, dışında yer alan teknolojiye sığınıyor. Vahşi bir hayvan ya da açlık tarafından tehdit edilen modern-öncesi insan, kendini korumak için dövüşebiliyor veya yiyecek aramak için yola düşebiliyordu. Bu çabaları gösterirken başarılı olacağından emin değildi, ancak kendisini tehdit edenlere karşı bütünüyle de pasif kalmıyordu. Çağdaş insan ise, karşısında savunmasız olduğu birçok şey tarafından tehdit edilmektedir: Nükleer kazalar, yiyeceklerdeki kanserojen maddeler, çevre kirliliği, savaş, artan vergiler, özel hayatın büyük kuruluşlar tarafından istila edilmesi, hayat tarzını bozabilecek ülke çapındaki toplumsal ve ekonomik olgular...

Bu tehlikeler karşısında ne yapılabilir veya biz ne yapabiliyoruz? Modern-öncesi insanın kendisini tehdit eden bazı şeylere karşı güçsüz olduğu doğrudur; mesela, hastalık... Ancak, o, hastalık riskini metince kabul edebiliyordu. Çünkü bu yaratılışın doğasında vardı; hayali, gerçek dışı ya da modern çağın sapkınlıklarından birinin sonucu değildi. Çağdaş insana yönelen tehditler ise, genelde, kışkırtılmış ve zıvanadan çıkmış arzulan mahkumu insanın tasarrufu ile ortaya çıkıyor.

Çağdaş insanın çok şeye sahip olduğu doğrudur; kendisinde var olan oluşturma gücünün imkânlarını zorlayarak, insan gerçeğini çevreleyen sınır hatlarını bir bir geçmiş gibi görünüyor. Doğrusu silah sanayii ve iletişimde gelinen yer, artık sadece insanı hayrette bırakmıyor, aynı zamanda onu ürkütüyor da. Evet, çağdaş insan çok şeye sahip, ama bir şeye değil; güven ve sükunet içinde yaşanan bir hayattan çok uzak. Çağdaş insan acı çekiyor ve yalnız... Ne ilginç; gürültülü yerlerin loş ışıkları altında ve bir yığın insan arasında, ama yalnız olduğunu, acı çektiğini söyleyebileceği bir tek insan bile bulmakta bazen zorluk çekiyor. Parası ve arabası var, ama...

Evet, ruhu yok; fiziksel kazanımlarının ötesinde kendisini ve hayatını anlamlı kılan, ulaşmak için çaba gerektiren amacı yok; amaç, çaba ve amaca ulaşmaktan oluşan bir sürecin dışında yaşıyor. Mesela, istediği her şeye, yalnızca bir dilekle sahip olan birinin durumunu düşünelim. Böyle bir insan güce sahiptir, ama ciddi psikolojik problemlerle karşılaşacaktır. Bu kişi, önceleri çok eğlenecektir, fakat zamanla kesinlikle sıkılacak ve morali bozulacaktır.

Herkesin amaçları vardır; en azından, yaşamak için gereken fiziksel (yiyecek, su ve iklimin gerektirdiği giyim ile barınak) ihtiyaçları karşılamak gibi. Bu ihtiyaçları minimal bir çabayla elde eden çağdaş insan, sonrasında bir boşluğun içine giriyor. Şöyle ki: Genelde insanın dürtüleri üç gruba ayrılır:

1) Minimal düzeyde çabayla tatmin edilenler,

2) Ancak ciddi bir çabayla tatmin edilenler,

3) Kişi ne kadar çaba gösterirse göstersin yeterince tatmin edilemeyenler...

Çağdaş endüstriyel toplumda insan, daha çok birinci ve üçüncü gruptaki dürtülerin sahibi oluyor; dünyada yaşadığı hayatın en vazgeçilmezleri olan fiziksel ihtiyaçları minimal bir çabayla elde ederken, ne kadar çaba gösterirse göstersin yeterince tatmin edilemeyecek dürtülerin peşine düşmüş olmanın yorgunluğunu yaşıyor. Modern-öncesi toplumlarda, fiziksel ihtiyaçlar ikinci gruba girerdi; elde edilebilirdi, ama ciddi bir çaba pahasına. Ancak, çağdaş endüstriyel toplum, herkese fiziksel ihtiyaçlarını yalnızca minimal bir çaba karşılığında garantilediğinden, çağdaş insanın ikinci gruba giren tarafı genellikle boşlukta kalıyor; bu boşluk tarafından dövülüyor ve yutuluyor. Bu durumda sadece bir şey yapıyor; bu boşluğu doldurmak adına, gittikçe daha çok yapay olarak oluşturulmuş ihtiyaçlar üretiyor veya bir yerler tarafından piyasaya sürülen yapay etkinliklere tutunuyor.

Yapay etkinlik; insanların, yalnızca elde etmek yolunda çaba göstermek için veya yalnızca amaca ulaşmaya çalışmaktan edindikleri ‘tatmin’ için kendilerine buldukları bir faaliyet. İçeriği tanımlamasında saklı olan ‘yapay etkinlik’, bir etkinlik değil, bütünüyle bir oyun; çağdaş insan da, sadece bir oyuncu. Oyun içinde oyuncuya düşen rolün gerçek hayatta nasıl bir karşılığı yoksa, oyunda yaşanan tatmin ve mutluluk oyuncuyu sahiden doyurmuyorsa, yapay etkinliklerde de aynı şey gerçekleşiyor. Yapay etkinlik, ne mutlu ediyor ne de tatmin; sadece oyalıyor.

Çağdaş endüstriyel toplum, bu niteliğinden dolayı, daha çok bir oyun ve oyalama alanı gibi. İçinden bakarak oyunu tanımlamak veya onun farkına varmak ise çok zor. Bu sebeple, ‘Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundan, bir eğlenceden, gelip geçici bir süsten, aranızda bir övünme yarışından, mal ve evlat çokluğuna düşkünlükten ibarettir. O bir yağmura benzer ki, bitirdiği ekin çiftçilerin hoşuna gider; sonra kuruyu verir de, onu sararmış görürsün, derken saman olup çıkar’(Hadid/20) ayetinin aydınlığında oyunun dışına çıkarak oyunu farketmek ve onu tanımlamak çok daha kolaydır, diye düşünüyoruz.

Bu yazı, devam eden sürecin bütünüyle dışında kalmaya bir çağın değildir; sadece söz konusu sürecin yaslandığı ve beslendiği paradigmanın gayr-ı sahihliğine işaret ediyor. Batı düşüncesinin imkânlarıyla gelişen bu sürecin, yine Batık düşünürlerce çokça eleştirildiği bir zamanda, gelişmeci anlayışa (herşeye rağmen) iman etmenin ve aşk derecesinde ona bağlanmanın yersizliğine dikkat çekiyor; ve Capra’nın söyledikleriyle yetiniyoruz: ‘Doğada gözlemlediğimiz, birbirine örülü ahengi yansıtmayan bugünkü toplumumuzla, modem fiziğin gerektirdiği dünya görüşünün birbirine aykırı düştüğüne inanıyorum. Böyle bir dinamik denge durumunu başarmak, kökten farklı bir toplumsal ve ekonomik yapıyı, sözcüğün gerçek anlamında kültürel bir devrimi gerektirecektir.

Faydalanılan kitaplar:

- Sanayi Toplumu ve Geleceği, Unabomber, Kaos Yay., İstanbul 1996.

- Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, Fritjof Capra, İnsan Yay., İstanbul 1992.