Aralık 1995 · s. 510 · 3 dakikalık okuma
Bir Böbrek Hastasının Tefekkürü
İ. Hakkı İhsanoğlu · Prof. Dr. · Tıp

Böbrek hastasıydı. Haftada 3 gün, hasta olan böbreklerinin vazifesini kısmen üstlenen hemodiyaliz makinesine bağlanıyordu. Yedi yıldır devam eden hastalığı sırasında her birinin ağırlığı sadece 150- 160 gram olan böbreklerinin önemini iyice anlamıştı. Hasta olmadan önce sağlıklı böbrekleri kanını süzmekte, vücuda zararlı olabilecek maddeleri de uzaklaştırmakta, ayrıca su ve mineraller gibi önemli maddelerin vücut sıvılarında gerekli miktarlarda bulunmasını da temin ediyordu. Hasta oluncaya kadar böbrekle kan yapımı ile de ilişkili olabileceğini hiç düşünmemişti. Hastalığına eşlik eden ve halsizlik, iş kapasitesinde azalma, çarpıntı gibi belirtilere yol açan böbrek hastalığıyla alakalı kansızlığın sebebini sorunca doktoru kendisine şunları söylemişti:
“Kandaki alyuvarların içinde bulunan hemoglobin molekülü kanda oksijen ve karbondioksitin taşınmasında görev alır. Alyuvarların, dolayısıyla hemoglobinin azalması, ‘kansızlık’ veya ‘anemi’ olarak isimlendirilir. Kansızlığın kalıtsal veya fizyolojik pek çok sebebi vardır. Alyuvarlar hayatın devamı için gereklidirler, belirli seviyelerin altına indiklerinde canlılığın devamı mümkün olmaz. Alyuvarların bu kadar önemli olmasının sebebi, içlerinde hemoglobin moleküllerinin bulunmasıdır.
Alyuvarların
yapım yeri kemik iliğidir. Alyuvar üretimi hassas bir şekilde kontrol edilir ve
milimetre küpte 4.5-5 milyon olan alyuvar sayısının bu seviyede kalması
kompleks mekanizmalar işlettirilerek temin edilir. Alyuvarlar dokulara oksijen
sağlarlar. Alyuvar yapımını düzenleyen faktörlerden biri, dokulara yeterli
oksijen verilip verilmediğidir. Dokuların oksijensiz kalması ‘eritropoietin’
adı verilen ve kemik iliğinde alyuvar yapımını hızlandıran bir maddenin
sentezini ve kana salınmasını uyarır. Eritropoietinin insan vücudunda en önemli
kaynağı böbrektir; yaklaşık %90’ı böbrekte, %10’u başta karaciğer olmak üzere
diğer dokularda üretilir. Mekanizması oldukça ilgi çekicidir: Böbrek dokusuna
gelen oksijen miktarı azaldığında (ki bunun en önemli sebebi kanda alyuvar
sayısının dolayısıyla hemoglobinin azalmasıdır) böbrekte eritropoietin sentezi
artar. Eritropoietin kemik iliğini etkileyerek alyuvar yapımını artırır,
böylece hemoglobin miktarı da arttığı için, böbreğe gelen oksijen miktarı
normale döner. Hasta olan böbreklerde bu mekanizma çalışmadığı için, böbrek
hastasında kan yapımı (eritropoiesis) azalır. Neticede normalde ortalama 120
günlük ömre sahip alyuvarların yerine yenisi, yeterli miktarda konamaz. Bu da
kişide, böbreklerin çalışmamasına bağlı olarak ortaya çıkan kansızlığa sebep
olur.
Bu mekanizma sağlıklı kişide son derece iyi çalışır ve alyuvar yapımı için gerekli olan demir, bakır, B12 vitamini, folik asit gibi maddeler yeterli miktarda alınır ve kişide globin zincirlerine ait kalıtsal bir bozukluk da yoksa, anemi meydana gelmez. Ciddi bir hastalık olan kronik böbrek yetmezliğinde ise böbrekte yeterli eritropoietin sentezlenemez ve böbrek hastalığına bağlı ilişkili anemi gelişir. Böbrek yetmezliği ağırlaştıkça aneminin şiddeti de artar.”
Ne zaman hemodiyalize girse, hemen doktorun yukarıda verdiği bilgiler aklına geliyor ve sabrı artıyordu.
Hemodiyalize girerken doktorlar kanını tahlil ediyor ve kansızlığı şiddetlendiğinde kan veriyorlardı. Kan verileceği zaman içini bir sıkıntı kaplıyordu. Kan temini zordu, kan nakli sırasında AIDS, bulaşıcı sarılık gibi hastalıkların bulaşma riski vardı. Çok şükür kendisinde olmamıştı, ama bazı kişilerde kan verildiği zaman alerjik reaksiyonların geliştiğini, hatta ölümün söz konusu olabildiğini duymuştu.
Bir gün doktoru artık kan nakline ihtiyaç kalmadığını, rekombinant DNA teknolojisi adı verilen yeni bir teknikle in vitro hücre kültüründe imal edilen eritropoietin kullanılarak böbrek hastalarındaki kansızlığın tedavi edilebildiğini söyledi. Çok sevinmişti. Artık kan araması gerekmiyordu, kan naklinin getirdiği AİDS, bulaşıcı sanlık, alerjik reaksiyon riski ortadan kalkmıştı. İlacı kullanmaya başladı. Bu ilacı sevmişti, kendisini daha iyi hissediyordu, genel durumunda ve yapılan tahlillere göre solunum ve dolaşım sistemlerinin çalışmasında düzelme vardı. Gülün dikeni nevinden ilacın bazı dezavantajları da yok değildi. Çok pahalıydı, yıllık maliyeti 50-60 milyon lirayı buluyordu. Ağızdan değil, deri altı ve damar içi yolla kullanıldığı için haftada 3 defa iğne olması gerekiyordu. Hipertansiyon gibi yan etkisi de söz konusuydu.
Böbrekleri sağlam olan kişilerde yeterli miktarda eritropoietin sentezlendiği için kansızlık da söz konusu olmuyordu ve iğne olmaya gerek kalmadan bu çok değerli madde eritropoietin hayat boyu salgılandığını düşündü. Kendisinde ise böbrekleri çalışmadığından dolayı yeterli eritropoietin salgılanamıyordu, ama vücudunda eritropoietin gibi değişik fonksiyonlar gören yüzlerce, belki binlerce madde bulunuyordu ve bunlarda ise önemli bir eksiklik yoktu, bunlar için para ödemesi iğne olması gerekmiyordu.
Bazılarınızda ortaya çıkan hastalıklar, vücudumuza yerleştirilen mekanizmaların mükemmelliğini anlayabilmemizi sağlıyor. Kalp, beyin, karaciğer gibi diğer hayatî organları sağlam olmasına rağmen sadece böbreklerinin çalışmamasının ortaya çıkardığı aksaklık hiçbir maddî servetle yerine konamayacak kadar büyük oluyordu.