Aralık 1995 · s. 512 · 6 dakikalık okuma
İdeal Üniversiteye Doğru

Aile ve eğitim kurumları bir memleketin geleceğine yön veren stratejik müesseselerdir. Tarih içinde milletimizi ipotek altına sokan bahtsızlar da, milletlerarası arenalarda bayrağımıza selam durduran er oğlu erler de hep buralarda yetişmiştir. Bütün vurdumduymazlık, gaflet ve hatta ihanetlere rağmen hala milletimiz özünde bir şeyler muhafaza edebiliyorsa, bunların hep vefa insanlarının ve beyin mimarlarının himmetleri sayesinde ayakta kaldığı, hatta bu ilim ve irfan yuvalarının bu sayede nefes almaya devam ettiği söylenebilir. Söylenebilir diyoruz, zira tarihin her sayfası aile ve eğitim kurumlarını aslî hüviyetinden uzaklaştırma gayret ve gafletleriyle doludur. Kemiyet ve keyfiyet planında hep ateş hattında tutulan bu iki kurumu asil hüviyetlerine kavuşturmanın çaresi, ülke imkanlarını bu yolda cömertçe seferber etmekten geçer.
Kemiyet planında genç neslin önünü kesemeyenler artık keyfiyet planında düşülen zaaf ve noksanlıklara ümit bağlamışlardır. Bu sebepledir ki, aile ocağından üniversiteye, çağa değil çağlar ötesine uzanan yeni bir muhasebeye ve derlenip toparlanmaya ihtiyaç vardır. Özellikle, dünyanın dört bir bucağında hizmet veren genç potansiyelimiz buna layıktır, bu uğurda harcananlar katiyen boşa gitmeyecektir.
Yukarıdaki genel değerlendirmeler ve bunca tecrübeler ışığında gençlerimizin son eğitim ve öğretim basamağı olan Yüksek Öğretim kurumlarının ayrı olarak ele alınmasında ayrıca zaruret vardır. Zira bu ilim ve irfan yuvaları “okumuş cahiller” üreten yerler olmaya layık değildirler. Zira, bugünkü haliyle bu kurumlar, değil bilgi üretmek, dünyada üretilen bilgileri öğrenciye aktarmada dahi zayıf kalmaktadır. Bugün kâr getirmeyen müesseseler için başvurulan çağdaş reformlar, hatta daha iyi işleteceklere uygulanan devir işlemlerine benzer şekilde yüksek öğretim kurumlan için de verim vaad eden köklü düzenlemelere ihtiyaç vardır.
YÜKSEK ÖĞRENİMİN İDARİ BOYUTU
Bu kurumlarda her şeyden önce ciddi bir üniversite geleneği yerleştirilmelidir. Sathilik ve kopyacılığın yerine, ilmi düşünme ve araştırmayı; korku ve otoriter zihniyetin yerine sevgi ve demokratikliği; sistemin dışına itme yerine, arzu ve kabiliyetlere göre değerlendirmeyi; inancı ve insan hakkını mahkûm etmek yerine, bu iki evrensel değere saygılı olmayı temin edecek bir idari mekanizmaya ihtiyaç vardır. Bunun için de önce, “Emaneti ehline veriniz”, cihanşümul düsturu esas alınmak zorundadır. Bu noktadaki zafiyet aşıldı mı geriye yüksek öğretim kurumlarının çağdaş araç ve gereçle donatılması kalır ki, onun da milletimizin bilinen engin fedakârlığı yanında önemsiz olduğu misalleriyle sabittir.
Bunların aksine, bu müesseseleri idare edenler şayet ehil olmamanın yanında, irfandan da mahrumsa, gözbebeğimiz olan bu kurumların bu tip kişilerce doldurulmaları bir zafiyet sayılır; fakat ideolojik yıkımların yanında, bu tasarruf çok hafif kalır. Velhasıl, özellikle ilmin ve irfanın kaleleri hükmünde olması gereken yüksek öğretim kurumlarının öncelikle cehlin ve ideolojik tasarrufların tasallutundan uzak tutulması yine ilmi bir mecburiyettir.
YÜKSEK ÖĞRETİMİN İNSANİ BOYUTU
Yüksek öğretim kurumlarında benimsenmiş olan sosyal adalet ve fırsat eşitliğine dayalı ve kalkınma hedeflerine yönelik hususlar, bu kurumların demokrasiye ve halkın taleplerine karşı saygılı olmasını gerektirir. Böyle bir sistemde, isteyen herkes arzu ettiği branşta değil, ancak kabiliyeti doğrultusunda öğrenim yapma hakkına sahip olmalıdır. Bu ise, öğrencilerin başarı seviyelerine ve kabiliyetlerine en uygun yüksek öğretim kurumlarına yönlendirilme işinin orta öğrenim sıralarında yapılmasını gerektirir. Bu sırada, öğrencilerin çeşitli branşlara ait derslerdeki başarısı, performansı, yani puanları takip edilmeli ve değerlendirilmelidir. Zira, bu puanlar ileride yüksek öğrenim kurumlarından ancak hangisine veya hangilerine kayıt yaptırabileceğinde kullanılacaktır. Derecelendirmede önemli olan, öğretmen ve ilgili kurulların öğrencilere ait siyasi, aileyi, dini vb. hiçbir özelliğe takılmadan objektif davranabilmelerini temin eden bir mekanizmanın varlığıdır. Başka bir deyişle, eğitim ve öğretim müesseselerinde bilgili, tecrübeli, dürüst, kalbi sevgiyle dolu, herkesi kucaklayabilecek hoşgörüye sahip öğretim elemanlarına ihtiyaç vardır. Bu özellikleri mükâfatlandıracak, teşvik edecek iyi bir ücret skalası oluşturmak ise rekabete, dolayısıyla kaliteye kapı açan önemli faktörlerdendir.
YÜKSEK ÖĞRENİMİN FİZİKİ BOYUTU
Bugün
üniversite imtihanına hazırlanan bir milyonu aşkın öğrencinin ancak ikiyüzelli
bin kadarının örgün eğitime kayıt yaptırabilmesi, her yıl üniversite
kapısındaki yığılmanın bir önceki yıla göre artmasının sonucudur. Bu durum, “İnsan
gücü-Eğitim-istihdam” ilişkisinin sağlıklı, dengeli ve dinamik bir
yapıya kavuşturulmasını netice veren “genç
yaşlarda kabiliyetlere uygun mesleklere yönlendirme” işinin önemini bir
defa daha ortaya koymaktadır. Avrupa ülkelerinde bu iş, yani mesleği belirleme
yaşı 11-14 iken, ülkemizde öğrencinin mesleğini (yeteneği değil) 18 yaşında
öğrenebilmesi dikkat çekicidir. Vakit geçirilmeksizin, iki milyonu aşan lise
öğrencisi dikkate alınarak, liselerde mesleki eğitim ile birlikte klasik eğitim
kapasitesinin ve bilgisayar destekli eğitim ile birlikte yabancı dil ağırlıklı
eğitim kapasitesinin ciddi şekilde ele alınması ilk tedbirler olarak
sayılabilir.
Ülkemizde ilkokula başlayan bir milyon kişiden ancak 80 bininin üniversiteden mezun olabilmesi gerçeği sosyal adalet ve fırsat eşitliği ile birlikte, kalkınma hedeflerine yönelik nitelikli insan gücü yetiştirme tedbirlerinin atbaşı götürülmesinin önemini ortaya koymaktadır. Bu ise, her şeyden önce güçlü bir mali desteği gerektirmektedir. Zira, çağdaş eğitimde geniş laboratuarlara, bilgisayar destekli eğitime, yabancı kaynaklara ve ileri derecede milletlerarası ilişkilere ihtiyaç vardır. Üniversitelerin bugünkü mütevazı bütçeleri ile bu hedeflere ulaşmanın mümkün olmadığı açıktır. Mevcut üniversitelerimizin büyük bir mali sıkıntı yaşadığı ortadadır. Bu konuda Amerika, Japonya, Almanya gibi yüksek öğretimde ileri gitmiş ülkeler incelendiğinde vakıflarla yerel idarelerin ve sanayi ile üniversitelerin bir sacayağı oluşturduğu ve bu sayede söz konusu ülkelerde bilim merkezi olan üniversitelerde, teknolojinin uygulama alanları olan sanayii arasında sağlam bir köprü kurulduğu hemen göze çarpmaktadır.
60 milyona yakın nüfusu ile halen ülkemizde 57 üniversite mevcuttur. 120 milyon nüfusa sahip Japonya’da ise 400’den fazlası özel sektöre ait olmak üzere, 500 üniversite mevcuttur. Bu durumda, nüfusa göre kıyaslandığında ülkemizde 250 adet üniversiteye ihtiyaç olduğu söylenebilir. Bununla beraber, ciddi bir eğitim ve insan gücü plânlaması yapılmadan üniversite sayısındaki hızlı artışın genel kalitenin birden bire düşmesinin sebeplerinden birisi olduğu ve bunu bir yandan öğretim elemanı açığını, diğer yandan altyapı sorunlarını gündeme getireceği gözden uzak tutulmamalıdır. Bu durumda bugünkü şartlarda fazla sayıda üniversitenin devlet tarafından finanse edilebileceği düşünülemez. Bu itibarla, hızla artan genç nüfusumuzun meslek sahibi olmaları ve bu esnada üretim kapasite ve kalitesinin artırılması için bu sahada kesinlikle yapının dinamik, üretken, katılıma açık ve rekabete dönük hale getirilmesi gerekmektedir. Hatta denilebilir ki, üniversitelerin fonlarını dağıtan bir konsey oluşturularak, bu konsey vasıtasıyla üniversitelere ve bölümlere para dağıtılırken belli göstergelere bakılmalıdır. Zira, rekabetin üretkenlikle doğru orantılı olduğu açıktır. Bu göstergeler, öğrenci sayısı, öğrencilerin işsiz kalma ve iş bulma oranı, yayınların kalitesi, endüstrilerden ne kadar fon aldığı vb. şeklinde sıralanabilir.
Bunun için de özel teşebbüsün, yerel idarelerin ve vakıfların bölge ihtiyaçlarına uygun üniversiteler açma yönündeki teklifleri desteklenmeli, bu konudaki teşvikler artırılmalıdır. Öğrencileriyle, atölye, laboratuar ve hocalarıyla bu şekilde rekabete açık, özerk yapıda ve özel sektör rahatlığı içinde çalışan üniversiteler vasıtasıyla, sadece devletin yükü hafiflemeyecek, aynı zamanda milletlerarası sıralamadaki beklediğimiz seviyenin yakalanması da fazla uzun sürmeyecektir. Esasen, özel teşebbüsün üniversitelere yatırım yapması ile ortaya çıkacak tabloları görmek veya tahmin etmek için fazla ileri görüşlü olmaya gerek yoktur. Çünkü dünyada bu şekilde, birkaç üniversite ile beraber çalışmayan sanayici yok gibidir. İleri gitmiş ülkelerde halk, sanayici, iş adamı ve üniversitenin değişik branşlarındaki tecrübeli kişiler bir araya gelerek “Yüksek İstişare Kurulu” oluşturmakta ve bu sayede, eğitimin kalitesi artırılmakta, sanayi ile müşterek projelere imzalar atılabilmektedir. Bu konuda denilebilir ki, hastahane ve hastalardan uzaklaşan doktorlar nasıl bir işe yaramıyorsa, sanayiden, üretimden, işletmeden hayattan ve halktan kopan yüksek öğretim müesseselerinin de asil hüviyetini muhafaza ettiği söylenemez.
YÜKSEK ÖĞRENİMİN MÜFREDAT BOYUTU
Şekilci, kalıpçı ve klasik eğitim anlayışı yerine öğrenciyi bilginin peşinden koşturan, araştırma ve tahlile sevk eden, verilenden daha çoğunu öğrenmeye meylettiren, ezberlenerek değil, hayatın bütün safhalarında kullanabileceği bilgileri özümseterek aldıran bir eğitim sistemine ihtiyaç vardır. “Hizmet içi eğitim” programlarının müfredat programlarında sürekli ve ön plânda tutulması bu noktada çok önemlidir. Böyle bir eğitim sisteminde gençler tekrarcılık ve nakilcilikten, lise üstü bir bilgi hamallığından kurtulup, bizzat kaynaklara nüfuz edecek ve mesleki konular üzerinde şahsen hüküm verip fikir ileri sürebilecek seviyede yetişeceklerdir.
Netice olarak, bugüne kadar hep “geleceğimizin teminatı” olarak gördüğümüz gençlerimizin bütün bir insanlığın geleceği adına teminat olduğu söylenebilir. Yeter ki onları “ilim, aşk ve heyecanı gönlünde yoğurmuş; devrin ve şartların gerekli idrâki içinde; devrinin sosyal çemberini çok iyi bilen ilim, hikmet ve irfanla donanmış komple insanlardan oluşan bir topluluk” haline getirecek olan eğitim ve öğretim kurumlarından mahrum etmeyelim.