Şubat 1998 · s. 13 · 10 dakikalık okuma
Bir Arayışın Yeni Adı:Postmodernizm

Postmodernizm yeni bir hayat tarzı getiren. yeni bir batı düşünce akımı olarak kabul edilebilir mi? içinde bulunduğumuz dönemi anlamamıza (anlamlandırmamıza) yardımcı olabilir mi? Postmodernizm bir tepki midir, yoksa yüzyıllardan beri süregelen bir arayışın 21. yüzyıla taşınan yeni bir versiyonu mudur? Kimine göre artık postmodern bir çağa girdik. kimine göreyse modernizmin son dönemlerindeyiz, henüz postmodern süreç başlamadı. Şöyle veya böyle, sonuç itibariyle birçok yeni oluşumu, programı ve eşyayı “postmodern” nitelemesiyle tanımlıyor, alışılagelenden farklılığını bu şekilde vurguluyoruz.
Özellikle 1990’lı yıllarda batıda tartışma konusu olmaya ve az çok belli bir çerçeveye oturtulmaya başlayan postmodernizme dair yakın zamanda birçok eser kaleme alındı. 1980’li yıllara ait eserlerde pek rastlanmasa da, 1990’ların başında yayımlanan ansiklopedi ve sözlüklerde postmodernizmin tanımı, plastik sanatlarda modernizmi reddeden akım olarak verilirken, daha sonraları, eklektizmle ve teknikten vazgeçmekle karakterize olan akım şeklinde, daha geniş yeni tarifler de getirilir oldu. Yani zaman içinde görüldü ki, bu reddediş sadece belli.bir alana münhasır olmayıp, bir bakıma, Ikinci Dünya Savaşı sonrası pesimist hippi akımlarının ruhunu da kısmen bir nüve şeklinde içinde taşımaktadır.
"Postmodernizmden ne anlaşılacağı” sorusunun cevabını kolaylaştırmak için, daha tanıdık bir kavram olan modernizm üzerinde bir kez daha düşünmemiz gerekecek hiç şüphesiz. Anglo-sakson literatüre baktığımızda, modernizmin, “ne pahasına olursa olsun modern olanı, yani bu çağa ait olanı arama, modern olanı tercih etme eğilimi" olarak tarif edildiği görülmektedir. Mesela modern eğitim-öğretim, “modern bilimlerin ve yaşayan dillerin birlikte öğretilmesi" olarak tanımlanmaktadııt Tabii, burada modernizm vak’asını kime göre, hangi referansla tanımlayacağımız da önemli. Modernizmi sağlıklı tanımlamak için, onu bütün boyutlarıyla yaşıyor olmak gerekecek mi?
Söz gelimi,
Amerikalı veya Fransız bir düşünüre mi ait olacak modernizmi tarif etme
endişesi, yoksa olayı daha ziyade dışandan gözleyen Senegalli veya Hintli bir
düşünürün de bu konuda söyleyeceği şeyler olacak mı? Bu soru önemli; çünkü,
eğer batı postmodern süreç içinde ise, batı mahteçli her ge
lişmede
olduğu gibi, bu da her şeyden önce onun meselesi. Dolayısıyla, “postmodernizm
tartışmasının kime ait olduğu?” sorusu sorulabilir. Aslında modern zamanlarda
her bakımından batı etkisine açık toplumlar bu gibi süreçlerden dolaylı olarak
da olsa etkilendiklerine göre, modernizmin sonuçlarını, sadece onun doğduğu,
geliştiği ve yaşandığı coğrafya ile sınırlandırmak mümkün değil. Tabi? buna net
olarak modernizm değil de, modernizmm diğer toplumlardaki doğrudan ve dolaylı
yansımalan denebilir; söz gelimi, atom bombalarının kullanılması, nükleer
denemeler, ırkçılık, bölge savaşları, petrol savaşlan, etnik soykırım,
terörizm, mültecilik, teknoloji transferi, montaj sanayii gibi (Görüldüğü
üzere, batı modernizminin diğerlerine yansıması ömeklendirilmek istendiğinde
menfi sonuçların ağır bastığı bir tabloyla karşılaşılmaktadır). Şu halde,
modernizm ve postmodernizm tartışmalarına, alışılagelen deyimle, Üçüncü
Dünya’nın da katılmasında herhangi bir mahzur olmayabilir. Peki, modernizmin
sona erdiğini, postmodern sürece girildiğini ileri sürenler, modern dönemlerin
yukarıdaki ürünleri için bir son kullanma tarihi verebiliyorlar mı? Bu soruya
olumlu cevap vermek zor.
Mesela, ekonomik sebeplere dayanan mülteci akımları devam ediyor, terörizm geçmiştekinden de acımasız ömekler verebiliyor. 1991’deki Körfez Harbi, modern dönemlerin lokomotifi olan petrol için yapıldı, fakat önceki tüm petrol çatışmalarından oldukça farklıydı (yoksa bu postmodern bir savaş mıydı?). Meselâ, modern zamanların fetişizmi olan açık artırma kültü bütün hızıyla devam ediyor. (Serdar ve diğ., 1997). “Sürdürülebilir kalkınma”, “sürekli büyüme”, “sürekli tüketme” modellerini olmazsa olmaz nev’inden ilkeler şeklinde anlayan modern ekonomiler, kendi sonları anlamına gelen “normal taleplere göre üretme”, “daha az kazanma” ve “daha az tüketme”yi tabii ki benimsemiyorlar. Tamamen kullanılmayacak duruma gelmeden, yapı ve fonksiyonlarıyla sağlam ve işler durumdayken, her türlü endüstriyel ürün için “eskisini at, yenisini al!” veya “eskisini getir, yenisini götür!” şeklindeki modern zamanlara ait anlayış halen sürüyor (Yoksa, geçmiş yıllarda sadece varılırdı insanlarla sınırlı kalmış olan bu uygulama artık postmodern bir tüketim tarzı haline mi gelmiş bulunuyor?).
Postmodernizmin misyonu?
Postmodernizmi, kurallarına uymamız gereken, fakat bizzat kendisi kuralsızlık üstüne oturan kaçınılmaz yeni bir süreç şeklinde takdim edenler, bunun temel değerler açısından neyi değiştireceğini, ne gibi bir iyileştirici etkide bulunacağını düşünüyorlar? Sanal gerçekliğin, internet ortamının, hızlı iletişimin, aktif öğrenmenin, hızlı okuma tekniklerinin, görsel ağırlıklı eğitim verilen yeni tip okulların, iş yerini eve veya başka mekanlara taşıma şeklinde yaygınlaşan tele-iş altenatifinin, kısacası postmodern kültürün öğeleri olan tüm bu yeni metodlann, modern toplumlarda hayata ve insana bakış açısını, mevcut düşünce temellerini sorgulayacak gerçek bir inkılab gücü var mı?!.. Bu yeniliklerin böyle bir gücü ve iddiası yoksa, daha da önemlisi, bu sorular bu yeniliklerin ilgi alanına girmiyorsa, bu ölçüde gürültü çıkarmak neden? Yukanda sayılan postmodern kültürün unsurları hepsi tek tek belli bir yeniliği ve verimliliği getirebilir belki, fakat modern ferdin zihninde yeni bir sentez sağlayabilir mi? Zihni bölünmüş, dağılmış, “sürekli yenilik” kültürün esiri olmuş, insana ve hayata dair kucaklayıcı bir kıvama ulaşamamış, bunun üzerinde düşünecek vakit bulamamış modern toplumlar açısından postmodernizm; ne getirecek, neyi değiştirecek?
Düşünmek
istemiyorum! O halde durmak yok! Modern zamanlardaki tatminsizlik hissinin en
önemli sebeplerinden biri, yenilildere veya yenilik olarak takdim edilen her
şeye çok kısa zamanda ve de giderek daha
kolay bir şekilde ulaşılması ve bunların aynı süratle eskitilip yeni yenilikler
aramaya kalınan yerden devam edilmesidir. Buna göre hayatın akışı asla rutin
olmamalı, monotonlaşmamalıdır. Çünkü monotonluğun getireceği boşluk hissi,
yaşanan hayatın anlamını sorgulamaya, yani düşünmeye iter insanı, hem de
ümitsizce. Bu ruh hali korkutucudur. Zira o anda hayat insana anlamsız
gelebileceği gibi, ölüm de bir yokluk gibi görünür. Bu hali yaşamamak için asla
düşünmemek, dolayısıyla düşünmeye yol açabilecek bir boşluğa meydan vermemek,
bunun için de hayatın monoton hale gelmesine yol açmamak gerekmektedir. Bu ise,
sonsuz sayıda değişken üretilmesiıi gerektirmektedir. Geçici tatmin
aralıklarıyla kesilen bu sürekli susuzluk hissi insanda değişmeyen prensipler
ve değerler anlayışını ortadan kaldırır. Hayata artık değer ölçüleri değil,
ölçüsüzlük hakim hale gelir. “Sonsuz çarpı sonsuz” sayıda düşünce, yol, üslup,
hüküm ve doğrularla dolu bir hayat kurgulanır böylece. Toplumsal ilişkilerde,
Sanatta ve düşüncede artık kıstas yoktur veya Sonsuz sayıda kıstas olabilir.
Çünkü birey sürekli kıstas değiştirme oyunu oynamaktadır (age.,s.47) ve hayata
kuralsızlık hakimdır (age., s. 50). Fakat, postmodern zamanlar, dünyevi hayatta
ilgili bütün ihtiyaçları en üst düzeyde karşılanan modern insanın en önemli
meselelerinden biri durumundaki manevi tatminsizliği çözebilecek enstrümanlara
sahip gözükmemektedir, çünkü bu meseleyi yanlış teşhis etmekte, en azından
anlamaya çalışmamaktadır.
Nasıl bir postmodern evren görüşü?
Postmodermizmin açıklık getirmesi gereken bir diğer sorun dünya (kozmos) görüşüdür. Bilimlerdeki ilerlemeyi içinden yaşayanlar. evrendeki varlık, organizasyon ve işleyiş realitesi üzerinde postmodern zamanlarda düşünme gereği duyabilecekler mi? Postmodern düşünce bunu hissettirebilecek mi?
Eğer moderm zamanlar bilim-teknoloji devrimleriyle ve bunların insanlığa getirdikleriyle karakterize edilecek olursa, yani bütün bunlar modernizmm tarifinde yer alacak kadar bir hak edişe sahip iseler, bilimlerdeki ilerlemenin ve evreni algılayışımızdaki değişimin zihinlerimizde ve vicdanlarımızda hasıl ettiği yeni ürpertilere postmodern zaman lann tarifi içinde yer vermek hadiselerin akışına ve hak edişine uygun olmaz mı? 1976 Nobel Kimya Odülü sahibi Fransız bilim adamı İlya Prigogine’in, “Kaos, mikrodüzende ölçmeyi başaramadığımız düzendir” şeklinde tanımladığı kaos teorisini ele alalım. Dinamik sistemlerdeki öngörülemezlikleri ve başlangıç şartlarına hassas bağımlılıktan kaynaklanan düzensiz görünüşlü sonuçları (meselâ meteorolojik ve sismik olayları, biyolojide popülasyonların demografisini) açıklamaya çalışan kaos teorisi bize gösteriyor ki, evrendeki bütün süreçler çok hassas varlık, organizasyon ve işleyiş
Modernizme karşı postmodernizm değil, itidal!
Diğer yandan, modern hayatın hızlı akışını artık cazip bulmayan, aksine bunu insanı yok eden bir süreç olarak değerlendirenlerin ve bu tepkiyi, itidalli çıkış yollarıyla gerçekçi ve erdemli alternatiflere dönüştürenlerin de sesi giderek daha fazla yankı buluyor. 1981 ‘de bir Amerikalı bayan, Faith Popcorn. insanlann artık kendi kozalarına çekileceği bir cocooning çağına gireceğimizi tahmin etmişti. İnsanı çarkları arasında ezip öğüten acımasız hayat şartlarından en az etkilenmenin yolunu bu şekilde tarif ediyordu. Yedi yıl sonra ise, Popcom, hurrowing denilen yeni bir olguyu haber verdi. Bu, cocooning’in uç noktasıydı: Kişi kendisini dünyadaki birçok olumsuzluğun (AİDS, trafik, çevre kirliliği, stres vs.) tehdidi altında hissettiğinden yuvasma daha fazla sığınıyordu. 1996’ya gelindiğinde Faith Popcom, Batı toplumu için, clicking olarak nitelediği yeni bir hayat tarzını öngörüyordu.
Bu yeni davranış küçük ama daha sağlıklı görünen eğilimlere dayanıyordu: Pahalı olmayan küçük zevkler, bir grubun içinde yer almak, öncelikle sağlıldı bir fen olarak hayatiyetini sürdürmeye çalışmak, genelde her türlü kurum, kuruluş ve bürokrasiden uzak durmak ve de en önemlisi, daha iyi yaşamak için daha az çalışıp daha az kazanmak (Robredo, 1996). Acaba postmodernist yaklaşımlar buna ne diyecekti? İnsanın daha kanaatkar bir tarzda yaşadığı, az ile yetinmeyi öğrendiği bu mütevazı hayat modeli ABD’de ilgi gördü.
Popcorn bugün fiili “pazarlama bakanı” olarak tanımlanıyor. Çünkü, doğrudan tüketiciye yönelik ürünler üreten hemen hiçbir sanayi kuruluşu onun tavsiyelerini dinlemeden pazara yeni ürün sürmüyor. Fakat her ne kadar ciddT bir başkaldın ise de, Popcorn dalgası Avrupa’da henüz heyecan doğurmadı. Bu durum, acaba Avrupa kültürünün Amerikan kültürüne göre daha az esnek olmasından dolayı mı, yoksa Popcorn, Avrupa’da arkasına medya rüzgannı mı alamadı, bunu zaman gösterecek.
Postmodernlik mi, zaman üstülük mü?
“Post” bir ön ek; bir sürecin, bir olayın “sonrası” anlamına geliyor. Postmodernizmde ise, keskin net bir sınırla sona ermese ve kendisini ciddi bir muhteva farklılığı takip etmese de, modernizme bir son biçen, insanlığın tarihsel sorunlarının çözümünde onu yetersiz bulan yeni bir arayışla karşı karşıyayız. Tam bu noktada tartışmaya Toffler, Fukiyama ve Huntington giriyor ve tarihin 2000’lı yıllardaki kesitini tanımlıyorlar. Sadece bununla kalmıyor geleceğin dünyasını da kuruyorlar (geçmişte yaptıklan tahminleriı büyük kısmı boşa çıkış olsa da). Böylece dünyaya bir “son” biçiliyor, kesiliyor ve dikiliyor. Postmodernizm, kaçınılmaz bir son mu dünya için?
Postmodernizm doğrudan bizim meselemiz değil, fakat bizi ne şekilde ve ne oranda etkileyeceği önemli. Daha doğrusu, temel bir değişim veya dönüşüm beklememekle birlikte, modern ve güçlü toplumlann düşünme ve hareket tarzlarında ortaya çıkacak yeni oluşumların bizi nasıl etkileyebileceğini öngörmemiz, bu yüzden de postmodernizmi muğlaklığına rağmen, izlememiz gerekiyor. Fakat biz bu edilgen tavırla yetinmek istemiyoruz. Bizim de söyleyebileceğimiz birşeyler olmalı.
Bediüzzaman’ı anlamak
İşte burada, Bediüzzaman bütün aydınlığıyla karşımızda beliriyor. Modern zamanlarda yaşamış, fakat 87 yıllık uzun ömrüne iki asrın önemli hadiselerini ve dönüm noktalannı da sığdırmış büyük mütefekkir ve idealist Bediüzzaman, modern dünyada insanın en önemli meselelerini ele alıyor.
Bireyin her
türlü özgürlüğünü (düşünme, düşüncesini ifade etme, vicdanını baskıdan uzak
tutma, inandığı gibi yaşama özgürlüğünü) toplumun bütünlüğü ve huzuru
çerçevesinde değerlendiriyor. Bireyin de
önemini vurguluyor, fakat toplumun birliğinin de altını çiziyor. Bu iki
varlığın sıhhatinin karşılıklı bağımlı olduğunu, haddizatında bunların
birbirine engel olmadığını, fiiliyatta da böyle olabilmesi için tek tek
fertlerin insan-ı kamil seviyesine ulaşması, en azından bu yolda olması
gerektiğini belirtiyor ve bunun yolunu bizzat yaşantısıyla gösteriyor. Fakat
diğer yandan kuralsızlığın ve anarşinin bir toplumda nelere yol açabileceğini
de (yaşadığı dönemden misallerle) hatırlatıyor. En fazla kendi üzerinde
hissetmesine rağmen, baskıcılığa karşı çıkarken bile dengeyi korumasını
biliyor, kendisini ortadan kaldırmak isteyenlerin şahsını hedef almıyor ve
onları affetmeye, kendisini öldürmeye gelirken onlan diriltmeye hazır bekliyor,
sadece karanlık düşünceyle mücadele ediyor. Modern zamanların çok yaygın ve
bulaşıcı hastalığı olan egoizmi ve bunun türevi olan çürütücü tenkid ve gıybet
illetini teşhis, tahlil ve şerh ediyor, bizleri insanın değişmeyen tabiatını
keşfe çağırıyor. Enfüs aleme bu yaklaşımın yanında, afak alemi de derinlemesine
keşf ve tarif eden, sistematik bir anlamlandırmaya tabi tutan Üstad, modern
zamanlann en önemli tecessüs konularından olan insan-kainat ilişkisini de
esaslı bir analizle ele alıyor. Özellikle modern insanın ruhi, bedeni ve
içtimat hayatındaki en önemli sorunu olan itidali ve dengeyi koruma zorluğunu
mütevazı, kanaatkar, hoşgörülü ve affedici yaşantısı ile aşıyor. İnsanlara
içten davranıyor, onlann kılık-kıyafetine, zaaflarına takılmıyor. Her insanı
aziz ve kerim biliyor, kalbiyle ve aydınlık zihniyle kucaklıyor, böylece
onların ruhuna misafir oluyor, onların ruh hayatında inkılablar, yeniden
doğuşlar meydana getiriyor. Beslenme, barınma, giyinme, ikram etme konusunda
insanın biyolojik, psikolojik ve sosyolojik yapısını gözönünde tutan tavrından,
onun hayatına hakim olan bereketten alacağımız çok ders var. Kırıldıktan sonra
bir telle bağladığı tahta kaşığını talebelerinin çöp kutusuna atıp yerine
yenisini koyduklarını öğrenince, otuz yıldan beri kullandığı kaşığını oradan
alıyor ve kullanmaya devam ediyor.
Kullanmaması için hiçbir sebep yoktur, çünkü kaşık halen işe yaramaktadır. Bedüzzaman, insana rütbesi, evi, arabası, sosyal statüsü ve aşırı harcamaya dayanan yaşantısı ile değer biçen modern anlayıştan çok farklı olarak, insanın gerçek zenginliğe ve kıymete, ancak idealleri uğrunda yaşamakla ulaşabileceğini, bunun en üst mertebesinin de, Yaratan’a karşı her an çok saygılı olmak, yaratılmışlara da bu zaviyenin gerektirdiği nazarla bakmak olduğunu gösteriyor.
Belki tarihi süreç açısından en son karşılaşılan bir durumu, kendisinden önceki hakim şartlara kıyasen “post...” şeklinde tanımlayabiliriz, fakat insanlık aslında sadece yeniye değil, zaman üstü bir yeniye hasret ve bunu arıyor. Altın silsilenin ve onun son halkalarından Bediüzzaman’ın zaman üstü ve evrensel değerlerle bezenmiş hayatları ve eserleri işte bu açıdan postmodernistlerin (veya modernistlerin) aradıklan çok şeyi bulabilecekleri bir kaynak. Ne olur; insanlık, postmodernizm denilen yeni ve kalın bir gaflet perdesiyle, yeni aldanışlara bile bile girmese ve cesaretini toplayıp, zaman üstü olanı bulmaya yeltense !..
e-Posta: noyan®nil.com.tr
Kaynaklar
- Ziyaiidünı Serdar ve diğ. - Yeni Başlayanıar için Postmodernizm. Milliyet Yay., 1997.
- Jeanı-François Robredo-Les Propheties de Mrs Popcorn. Science Vie, Jııillet 1996.
- Phillippe Lambert - Pourquoi sommes-nous lâ? Science & Vie,Juillet 1996.