Sızıntı Arşivi

Ocak 1987 · s. 504 · 7 dakikalık okuma

Bir Araştırıcıdan Dinlediklerim

Şerafeddin Alan · Dr. · Anatomi

Dr. Şerafeddin Alan

Beyinde belli bir bölgede her fibrilin geldiği kısım da ayrıdır.

Burada kodlar çözülür ve bilgiler canlı yapının hizmetine sunulmuş olur.

Tabii bütün bu hadiseler

saniyenin binde birleriyle ölçülebilecek kadar

kısa bir zaman içinde husule gelir ve pek tabii olarak araştırıcıyı

hayretten hayrete düşürür ve ne müthiş bir sanat diye düşündürür.

Uzun koridorun sağında ve solundaki büyük kapılı odalara, gözlüklü, elinde kitap veya başka şeyler taşıyan düşünceli insanlar girip çıkıyor. Vakit mesainin son saatleri. Aynen karıncaların çalışması gibi, sessiz ve hummalı bir faaliyet göze çarpıyor. Burası büyük bir binanın bir katını tamamen kaplamış bir araştırma laboratuvarının bazı kısımları. Dipteki geniş oda fizikten kimyaya, dini ilimlerden astronomiye, bilgisayardan tıbba kadar her türlü kitabın bulunduğu laboratuvara ait bir kütüphane. Burada çalışanlar kitapların yerlerini iyice öğrenmiş olmalılar ki odaya girer girmez aradıkları kitapları derhal buluyorlar, inceliyorlar, bazı notlar da aldıktan sonra tekrar acele odalarına gidiyorlar. Herbirisi kendi sahasında mütehassıs 40 araştırıcıdan oluşan bu laboratuvarın başkanı da son derece mütevazi, fakat her anı dolu bir ilim adamı. Boş olduğu anı yakalamak çok zor. Ya birisinin sorularını cevaplıyor, ya onlarla bazı şeyleri tartışıyor veya laboratuvarlara girip onları denetleme yerine onlardan biri gibi ihtiyaçlarını tesbit ediyor, çalışmalara katılıyor.

Burası, ancak çok az bir kısmını anlayabildiğimiz kâinat ve içindeki hadiselerden sadece tıbba ait işitmenin nasıl olduğunu araştıran bir laboratuvar. İtiraf etmek gerekir ki bu kadar küçük ve basit gibi görünen bir mekanizma bile o kadar muazzam ve anlaşılması zor ki, doktora şifa aramaya gelen bir hastanın şikayetiyle ilgili kısmın normal yapısı ve işleyişi hakkında bile bilgimiz çok sınırlı. Kaldı ki hastalığın halihazır bilgilere göre tedavisini yapmaya çalışmak belki şimdilik mazur görülebilir fakat kesin ifadelerle bu böyledir demek çok aceleden verilmiş bir karar olacaktır. Bu hususta daima yeni yolların olabileceğini ve bulunabileceğini düşünmek ve ona göre temkinli davranmak en akıllıca iş olsa gerektir.

Bu, işitmenin nasıl olduğunu araştırmaya işitme fizyolojisi laboratuvarında, araştırıcılar gruplara bölünmüş ve herbir grup kulaktan beyne kadar giden işitme yollarını aralarında paylaşmışlar, dikkat ve çalışmalarını o bölgeye teksif etmişler. Tabii herbir grubun ilgilendiği mesafe, bayındırlığın karayollarını bölgelere ayırdığı gibi gözle görülüp elle tutulur cinsten değil. Ancak mikroskopla görülebilen bu mesafelerden salyangoz şeklindeki iki buçuk defa kıvrım yapan iç kulağın içindeki toplam sıvı miktarı 27,6 mililitre, uzunluğu ise 35 mm, beyne kadar olan yolla beraber bu mesafe 5 cm’ yi bulmuyor. Haftada bir müştereken yaptıkları mutad toplantılarında herkesin kendi sahasında müşahade ettikleri ve diğer sahalarla ilgili olabilecek meseleler görülüyor ve kendilerince açıklığa kavuşan bir durum olursa onu buradan bütün dünyaya bildiriyorlar. Zaten bu durumu bilen diğer ülkelerdeki araştırıcılar da sık sık burayı telefonla arıyorlar.

Ufak tefek, fakat bilgi küpü olan ve fazla düşünceden olsa gerek gözlerini devamlı kırpıştıran labaratuvar başkanına işitmenin nasıl olduğunun izahını sorduk. Şimdiki bilgilere göre biraz daha iyi biliniyor gibi görünen iç kulak hakkında bizi hayretlerde bırakan aşağıdaki mekanizmalardan bahsetti:

“İlk bakışta insana, işitme duyusuyla, ayakta yürüme, topraktaki titreşimleri alma ve balıkların su hareketlerini sezmesine yardımcı olan denge hissi arasında münasebet yok gibi gelmektedir. Gerçekte ise bunlar birbiriyle son derece irtibatlıdır. Zira herbirisi aynı tip sensoriyel (hissi) alıcı hücrelere sahiptir. Bu alıcılar, hücrenin tepesinde yer alan tüycüklerden dolayı tüylü veya silli hücreler diye adlandırılırlar. Tüylü hücre, son derece hassas elektromekanik bir transdüktördür, tüylere gelen mekanik kuvveti elektrik sinyaline çevirir, bu da beyne mesaj olarak gider.

Herbir tüylü hücre, sadece belli bir uyarana karşı hassastır. Böylece organizma, çevresinde kendine faydalı malumatları ve kendi hareketlerinin durumunu algılar. Vücut, binlerce alıcıdan gelen sinyallerin kombinasyonunu yapar. Bu malumatlar için gerekli olan tüylü hücreler, iç kulağın birçok küçük hissi organlarında mevcuttur. Herbir kulakta, farklı uyarılara cevap veren binlerce tüylü hücreden oluşan altı organ vardır. Bu hücrelerin birlikte reaksiyonları bize bütün yönlerde düz bir hat üzerindeki hareketler, ayrıca dik üç eksen boyunca olan dairevi hareketler ve geniş bir frekans spektrumu içindeki ses sinyalleri hakkında malumat verir.

Tüylü hücrenin genel yapısı, ve hissi alıcı rolü ve hücre içinde geçen hadiseleri anlamak için değişik hayvanların iç kulağından alınan tüylü hücreler kullanılır. Çok küçük bir sonda yardımıyla tüy öne ve arkaya doğru itilir, bir elektrod da hücredeki elektrik akımını ölçer. Herbir tüylü hücre, çok küçük uyaranlara bile cevap verebilmektedir. Bu hücrelerdeki tüyün ucu, 100 pikometre (10- 10 m) yer değiştirince hücrede reaksiyon başlar. Bu mesafe aşağı yukarı bazı atomların çapına eşittir. Bundan başka, herbir alıcının hassasiyeti belli bir yönde en yüksektir. Işık mikroskobu ve bilhassa elektron mikroskopla bu fonksiyonlar daha iyi görülebilmektedir. Bununla beraber, daha birçok soru cevap beklemektedir. Bunlardan bir tanesi de hangi moleküler mekanizmayla tüycüğün hareketi hücrenin hususiyetlerini değiştirmekte ve beyne bir mesaj gönderilmesine sebep olduğu sorusudur.

Tüylü Hücrenin Yapısı:

Tüylü hücre silindir şeklindedir (Şekil 1). Bir sinir hücresiyle çok sıkı münasebeti vardır. Bu sinir uzantıları elektrik sinyallerini sinir sistemine taşırlar. Tüycüklerin uzunluğu hücreye göre değişmekle beraber, 3—100 mikrometre arasındadır. Herbir hücrede 30—150 tüycük vardır. Bu tüycükler de stereosilia ve kinosilia olarak iki çeşit olup yapıları birbirinden farklıdır. Bunların çapı 0,2 mikrometredir. Kinosilialar gerçek tüycük olup stereosilialara yapışık olduklarından hareketleri müşterektir. Stereosiliaların boyları da farklıdır. Uç kısımlarda tüycükler birbirine çok yaklaşırlar, hatta temas ederler.

Yine iç kulakta denge sistemiyle ilgili düz hareketlerden mesul ultrikuldeki tüycükler otolit denilen taşlardan ibaret bir maddenin altında ve ona temas halinde bulunurlar. Bu taşların kesafeti etraflarında dolaşan ve endolenf denilen sıvıdan çok yüksektir. Bir hareket olduğunda bunlar endolenften sonra harekete geçerler. Bu gecikme taşlar vasıtasıyla tüylü hücrelere iletilir. Buradan da gelen sinyal bir dizi kimyevi hadiseyle elektrik sinyaline çevrilerek beyne ulaştırılır. Dairevi hareketlerden mesul olan yarım daire kanallarında ise yine bu hareket tüylü hücreye ulaştırılır. Burada da silli hücrelerin tüycükleri kupula denilen jelatinimsi bir madde içinde bulunurlar. Dairevi bir hareket olduğunda (mesela baş hızlı bir şekilde döndürüldüğünde) kanal içindeki sıvı başla beraber döner, kupula da tesir altında kalır ve hareket tüycüklere ulaşır (Şekil 2).

Salyangoz veya spiral şeklindeki işitmeyle alakalı yapı 15.500 tüylü hücreye sahiptir. Bu hücreler, 16—20.000 Hz (frekans) arasındaki seslere duyarlıdırlar. Tüylü hücreler, hareketli bir zar üzerinde düzenli bir şekilde dizilmişlerdir. Bu zar, spiral boyunca incelerek devam eder ve herbir bölgesi belli frekanslara karşı duyarlıdır. Başlangıcındaki kısımlar tiz seslere, tepeye doğru da kalın seslere duyarlıdır. Salyangozun fonksiyonu oldukça hassas ve komplekstir. Diğerlerinde olduğu gibi burada da sinyal silli hücreye gelince hadise başlamaktadır.

Dış kulağa gelen ses dalgaları, kulak zarına çarpmakta ve üç kemikçik aracılığı ile iç kulağa geçerek taban zarı dolayısıyla üzerindeki tüylü hücreleri titreştirmektedir. Tüycükler de üzerlerinde bulunan titreşen bir zar içine girmişlerdir. Taban zarı ile titreşen zar farklı eksen etrafında dönerler. Bu zarların yukarı doğru hareketi kesik bir harekete sebeb olur, bu da tüycükleri hareket ettirir (Şekil 3). Demek ki bütün bu fonksiyonlardaki esas, tüycüklerin hareketi ile oluşan elektrik sinyalini beyne ulaştırmaktır.

Tüylü hücrelerde hareket olunca, hücre tepesi ve tabanı arasında potansiyel farkı gelişir. Hücre zarı açılır, hücrenin farklı kısımlarında bu yönden değişiklikler olur. Taban kısmında sadece kalsiyumu alan kanallar vardır. Bu kanallar potansiyele bağlıdır, depolarizasyon olunca açılırlar. Kalsiyum içeri girer ve bir başka mekanizmayı harekete geçirir. Hücrenin tabanına yakın kısımda sinyal iletici olarak vazife yapan, içinde kimyevi maddeler bulunan birçok kesecik vardır. Kalsiyum, bu kesecikleri çatlatır ve içlerindeki kimyevi maddeler sinirler arasındaki bağlanma boşluğuna düşer. Bu maddelerin esas yapısı bilinmemektedir. Bunlar, burada bulunan sinir uçlarıyla temasa geçerler ve sinir hücresinde depolarizasyon olur. Bu depolarizasyon da sinir hücresinde bir veya birçok aksiyon potansiyellerini oluşturur ve bu elektrik sinyalleri de sinir gövdesi boyunca beyne doğru yol alırlar (Şekil—4). Beyne, birçok duraklara uğrayarak ve oralarda değişik yerlerle ilişki kurarak giderler.

İstirahat halinde bile bazı kalsiyum kanalları açıktır. Demek ki her an beyne az da olsa devamlı bir sinyal gitmektedir. İç kulağın bütün silli hücrelerinden gelen malumatlar işitme siniri ile beyne taşınır. Herbir sinir lifi çok hususi malumata sahiptir. Mesela yarım daire içindeki bir silli hücre, başın sadece bir ekseni etrafındaki hareketinden mesuldur. Zaten bunun içindir ki mükemmel bir denge, mükemmel bir işitme olabilmektedir.

BUNDAN BAŞKA BEYİNDEN İÇ KULAĞA GELİP HERBİR HÜCREYE MALUMAT GETİREN SİNİR LİFLERİ DE VARDIR. BU LİFLER, HÜCRELERİ SESE DAHA AZ HASSAS HALE GETİRİRLER. MESELA UYKU ESNASINDA BU SİSTEMİN HAKİM OLDUĞU VE DOLAYISIYLA ÇEVREDEKİ SESLERİ DUYMADIĞIMIZ AŞİKARDIR. AYRICA, DİN LERKEN DİKKAT BİR YERE VERİLİNCE, ŞİDDETLİ BİLE OLSA BAŞKA SESLERİ DUYMAMA DA YİNE BU SİSTEMİN BİLEBİLDİĞİMİZ ÇOK AZ HUSUSİYETLERİNDEN BİRİSİDİR. YANİ BU İŞİ PLANLAYIP PRATİĞE KOYAN, DUYMAK İÇİN HEM ÇOK HASSAS ALICILAR KOYMUŞ, HEM DE DUYULMAMASI GEREKLİ DURUMLAR İÇİN DE SİSTEM İÇİNE SİGORTALAR YERLEŞTİRMİŞTİR.

Böylesine ilmi bir izahtan sonra insan, bu mükemmel mekanizmaların kendiliğinden oluşmasının mantık ölçüleri dahilinde imkansız olduğunu anlamakta zorluk çekmez. Araştırıcının ifadelerinden her kanunun bir yapıcısı olduğu da anlaşılmış olur.

“İçinde çalıştığımız bu laboratuvarın bile belli kanunları vardır. Bu kanunlara inanmazsak bu laboratuvarda çalışamayacağımız gibi, bir netice de çıkaramayız. Bütün sebeblerin üstünde bu düzenli ve fevkalade hadiselerin kanununu koyan ve idare eden sizin İslam inancınız gereği Allah, bizim ise Hristiyanlık inancımız gereği (God) Tanrı dediğimiz bir Yüce Yaratıcı vardır. Zaten bütün bu çalışmalarla aslında bizim yaptığımız, O’nun sonsuzluk denizinde O’nu bulmaya götüren gerçekleri araştırmaktan ibarettir.”