Şubat 1992 · s. 13 · 3 dakikalık okuma
Bin Gemle Bağlanan Yağız At

Arif Hikmet Şanlı
Tabiatın bütün câzibedar güzellikleriyle bir tablo gibi resmedildiği bir köşede, durgun düşüncelerim ve renkli hayallerimle beraber dolaşıyordum sessizce... Uzanan yemyeşil çayırlar ve bir tatlı mûsikîye dem tutan sakin korunun halini temâşâ ederken, bu güzellikler karşısında hayretten hayrete giriyor, takdir hisleriyle doluyordum.
Az öteden gelen kişnemeyle irkildim. Nal seslerinin etrafa yaydığı temponun verdiği merak hissiyle, orada bulduğum bir ağacın gölgesine çekilerek seyre daldım, yelelerini sağa-sola savurarak koşturan bu atı.
Kir nedir bilmeyen teni süt gibi bembeyazdı. Gergin kasları, sert kemikleri şaha kalkmaya hazır gibiydi. İnce bir tarakla taranmış gibi, kuyruğu yelpaze gibi sallanıyordu. Pervaz edip, ötelere uçmak için âdeta fırsat kolluyor, çelikten dört ayağıyla çimenleri çiğneyip geçiyordu. Derin düşünceye dalmış siyah gözleri nedense asumanı değilde toprak zemini seyrediyordu. Onun bu halinde çocuğunu kaybetmiş, çaresiz bir ana gibi yaralı oluşu hissediliyordu.
Semersiz sırtını görünce, süvârisiyle beraber bir meş'ale gibi karanlık dünyaları aydınlatmaya koşan o şanlı yağız atlar geldi aklıma. Atalarının katıldığı o kervandan çok uzak ve o günlerin bir sevdalısı oluşunu okudum bu atın dıştan heybetli, lakin içten buruk olan halinde. Ma'nevi bir buhrânın acılarını ve zayıflığın sırtına yüklediği dertleri seziyordum kendimce.
Birden o at ve önündeki kırmızı zambaklar beni şan şeref dolu mâzîme götürdü. Bu nûrânî silüeti seyrederken gözlerimden elimde olmadan bir-iki damla yaş düştü. Zaten mazimizin derinliklerine daldığım zaman hüzünlenir, zamanın sayfalarını geriye doğru çevirirken derman kalmamış dizlerime bir tarihin yükü binerdi.
O gördüğüm atın atalarını tahayyül ettim. Bir solukta serhatleri dolaşır, zifiri karanlıkta vatan bekleyen nefere selâm verir, denizlerden kalyon çeken leventlere gamze çakarlardı. Süt tenli gövdelerinde iki çift kanat varmışcasına boz renkli bulutlarla hemhal olur, bir cihan neslinin yükünü sırtlarına almanın vakanyla dimdik durarlardı. İzzetle ölmeyi zilletle yaşamaya tercih eden zirve insanlar ve târihin sayfalarına altın harflerle yazılan kutlular kâfilesinden nice kutlu neferler sırtlarında bir ömür geçirmiştir. Ve son nefesi onların üzerinde vermeyi cana minnet saymışlardı.
O günlerin efsûnî havasından kendimi çekip, rüzgâr hızıyla, rüzgâr uğultularının geldiği vadiye seğirten ata takıldı yine gözlerim. Fakat marifetin; dün bugünle, bugün yarınla olması gerçeğini hatırlayınca bir durakladım. Yanıbaşımdan geçen ılık ılık esintiler, tenha korunun sessiz manzarası ve yamaçların eteklerinde oynayan akşam gölgeleri tekrar düşünce âlemine çekti beni. Ve hatırlattı cihanlara sığmayan şanlı mazimizi.

Ortalığı kasıp-kavuran bir velveleyle uyanmıştık asırlık uykumuzdan. Henüz mahmurluğumuzu üzerimizden atamadan kaplamıştı afakımızı simsiyah bulutlar. Üşüşüvermişti üzerimize kan kokusu alan çıkar zümreleri. Omuzlar çökmüş, dizlerden fer gitmişti. Herkes düşecek gibiydi. Vakur, asil bir millettik. İzzetimizle yaşamıştık. Ayaklarımız pranga nedir bilmemişti, boynumuza esaret zinciri takılmamıştı. O atlar bile inanamıyordu hayallerinin bir bir yıkılışına.. İnanamıyorlardı sırtlarından altı asırlık süvarilerinin inişine..
Tarihte bir yaprak olmuştu onlar artık ve dayanamadım daha fazla.. Bakışlarım son bir defa o yağız atı süzdü.. Karanlık bir boşluğa doğru gitti, gitti. Heybetli bir kayanın üzerine çıktı. "Süvarim!" derce-sine kişnedi.. Onun derdi iyi bir süvari, süvarinin desteği de oydu.. Bugün ikisi de firkâtin kollarında ve vuslat nağmeleriyle ebed yollarında..
Ve ne zaman o yağız atı düşünsem ümitle dolar, süvarisini bekleyen atıma şanlı seyislerin refakat etmesi için nemli gözlerimi çeviririm ufka.. Ve şâirane bir edâyla, özlem ve dua ile şu mısraları okurum.
- "Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor
Gittikçe yükselen başı Allah'a kalkıyor."