Sızıntı Arşivi

Mayıs 1991 · s. 149 · 7 dakikalık okuma

Bilimin Hayat Adına Vadettikleri

Sami Polatöz · İnceleme

20. yüzyıl bilim ve teknolojide çok büyük mesafelerin kaîedildiği bir asırdır. Birçok yeni icad peşpeşe sıralanmış, bilimde büyük inkılaplar meydana gelmiştir. Bilimdeki bu ivmeli tırmanış birçok insanın gözlerini kamaştırmış, adeta bilime ait metod ve tekniklerin kullanılması ile insanın çözemeyeceği problem kalmıyacağı imajı yer etmeye başlamıştır. Bilimin çok üstün olduğu, şimdiye kadar insanlığın tuttuğu yanlış yollardan bilim ile kurtulabileceği, hayatını bilimin gerçeklerine uygun olarak tanzim etmenin hakiki kurtarıcı olduğu fikri yaygınlaşmıştır. Bu fikirde olan insanlar bilimi esas kabul etmiş, bütün bilim dışı fikirlerin bilim süzgecinden geçirilmesini, uyanların alınmasını diğerlerinin ise terk edilmesı gerektiğini savunmuşlardır. Bilimin ilerlemesi ile gelişen düşünce sisteminin insanlık için birçok karanlık noktayı aydınlattığı şüphesizdir. Son yüzyılda icad edilen teknolojik harikalar vazgeçilmez bir unsur olarak insan hayatına yerleşmiştir.Ama acaba bilimi ulaştığı seviye itibarı ile şimdi ve gelecekte insanlık için bir yol gösterici ve mutlak hakikat olarak ele almak ne derece doğru olacaktır? Bilimin verilerine uygun bir hayat tarzı ite insanlık mutluluğa ulaşıp mükemmeli yakalayabilecek midir?

Herşeyden önce bilim insan aklının bir mahsulüdür. İnsan aklı ise son derece sınırlı bir kapasiteye sahiptir. İnsanların birbiri ile anında yardımlaşabileceği veya paralel çalışabileceğini farzetsek bile yine insan nüfusu sınırlı olduğu için sınırlı bir kapasitenin üzerine çıkmak mümkün olmayacaktır. Halbuki pratik olarak insanlığın önünde duran problemler sınırsızdır. Çözülen bir problemin arkasından birçok yeni problem ortaya çıkmakta, bunların çözümü ise daha fazla yeni probleme yol açmaktadır. O halde sınırsız problemin çözümünde sınırlı bir kapasitenin her zaman yetersiz kalacağı açıktır. Bu, belli bir kapasiteye sahip bir bilgisayarın kendi kapasitesinin çok çok üstünde bir problemi çözmesini beklemekten farklı değildir ve bilgisayardan neticeyi alsanız bile bu neticeler hiçbir zaman sıhhatli olmayacak, çoğu zaman sizi yanıltacaktır.

Buradan bilimin doğru olarak bulduğu hiçbir şey yoktur demek istemiyoruz. Sınırlı kapasitenin çözdüğü bazı problemler vardır. İnsanın hayatında neyin faydalı neyin de zararlı olduğuna dair birçok doğru tesbiti vardır ama bunları uygulattırma yönüyle son derece zayıf kalmaktadır. Yani müeyyide gücü yok denecek kadar azdır. Meselâ, sigaranın zararlı olduğu çok iyi bilinen bir gerçektir. Ama bilime inanan insanların çok büyük bir kısmı bundan kurtulamamaktadır. Birçok doktor kömürleşmiş akciğerleri anatomi derslerinde öğrencilere gösterdikleri halde bu alışkanlıktan vazgeçememektedir. Bilimin en üst seviyede olduğu Amerika'da bilimin yüzde yüz zararlı olduğunu tesbit ettiği uyuşturucuların bir salgın hastalık halinde bütün topluma bulaştığı görülmektedir. Bilim bu hastalığın yayılmasını önleyememektedir. Avrupa'da birçok bilim dergisinde pop müziğin insanın işitme sistemi üzerinde menfi tesirleri olduğunu yazması kaç gencin müziği bırakmasına sebep olmuştur? İnsan için çok çeşitli yönlerden zararlı olduğu tesbit edilen evde köpek besleme âdeti ileri kabul edilen toplumlarda niçin terkedilememektedir? Bilimde öncülüğü kazanmış ülkelerde bunalıma düşenlerin, psikolojik bozukluklara sahip olanların çok artmasının, intihar nisbetlerinin hızla yükselişinin faturasını kim üstlenecektir? Misâlleri çoğaltmak mümkündür ama netice olarak varacağımız nokta bilimin, bazı doğrulara erişse bile bunları uygulattıracak güce sahip olmadığı gerçeğidir.

Hayatın akışı içerisinde neyi yapacağımızı, nasıl davranacağımızı, nelerden kaçınacağımızı, nasıl bir sistem kuracağımızı belirtmek için önümüzde hangi rehber olacaktır? Bu soruların cevabı ise daha çok sosyal bilimlerin alanı içerisine girmektedir. Halbuki genel olarak sosyal hâdiseler ister ferd ister toplum bazında alınsın yüzlerce değişkene bağlı matematik? fonsiyonlardır. Herbir değişkenin fonksiyon üzerinde çok farklı tesirleri mevcuttur. Dolayısı ile bütün değişkenlerin fonksiyon üzerinde tesirini doğru olarak tayin edebilmek, en isabetli (optimum) çıkışı bulmak hemen hemen imkânsızdır. Bu yüzden sosyal bilimlerde çok büyük tenakuzlar ortaya çıkmakta bir bilim adamının söylediğini bir başka bilim adamı rahatlıkla reddedebilmektedir, Sosyal hâdiselerle ilgili olarak bilimin öncülüğünü kabul etmek, yani bilimi bir hayat tarzı olarak ortaya koymak, bu durumda sınırsız bir işi sınırlı bir kapasiteyle halletmekten başka birşey değildir. Bu ise insanlığı son derece yanlış neticelere götürecektir ve götürmekte olduğunu görmekteyiz. Sosyal hâdiselerin mükemmele ulaştırılmasındaki zorluğu bir misâlle açıklamaya çalışalım: Ferdin psikolojik yapısı ile cemiyet sosyal yapısı arasında çok ince ve girift bağlar mevcuttur. Bunu bir arabanın motoruna benzetebiliriz. Motorun parçaları birbirinden bağımsız olarak incelenmeye kalkılırsa birçok yanlış neticelere varılma ihtimali vardır. Parçaların şekli ve büyüklüğü bir ma'nâ ifade etmemeye başlayacaktır. Motorun bütünü ve bu bütünün içerisindeki herbir parçanın vazifesini anlamada parçalar üzerinde yapılacak doğrudan müdahaleler motoru çalışmaz hale getirecektir. O halde yapılacak şey bir sistem kurmak ve bu sistem içindeki parçaların bütün ile ahenkli olmasını sağlamaktır. İşte sosyal hâdiseler de genel olarak aynı yapıdadır, önce çok sağlıklı çalışan bir sistem kurulması gerekmektedir. Bu ise eşya ve hâdiselere vahiy objektifinden bakmayı, herşeyi ihata etmeyi gerektiren ciddi bir iştir. Yani bütünden teferruata gidilmelidir. Bu ise insanoğlunun ferdi kapasitesini aşan bir durumdur. Bugünkü ma'nâda sosyal bilim ise parçalarla uğraşarak düzeltmeye çalışmakta, yanlış faraziyeler üzerine sistemler kurmakta, sonuçta ortaya işlemeyen uyumsuz bir yığın çıkmakta, bu ise insanlığı felakete sürüklemektedir. Komünizmin dünya çapında iflas etmesi, kapitalizmin komünizmi doğuran büyük açıklan buna en güzel örnektir.

Sosyal davranışlar, beden yapısı ile olduğu kadar daha fazlası kişinin ruhi yapısı ile de alakadardır. Halihazırdaki bilim henüz insan bedeninin çalışma mekanizmasını dahi tam anlıyabilmekten çok uzaktır. Bedenin çalışma mekanizmasını bırakın bu mekanizmanın çalışması üzerinde tesiri olan mefhumlar hakkında bile az bilgiye sahibiz. En çok kullanılan ve bilinen ilaç olan aspirinin beden üzerindeki tesirleri dahi tam olarak anlaşılabilmiş değildir ve bu mevzuda çalışmalar sürmektedir. Kanserojen maddeler ile alakalı her gün yeni listeler yapılmakta, birinin ortaya attığı liste bir başkasınınkini tutmamaktadır. Seviye olarak bu durumda olan bilimin bedeni bırakıp ruhî alanda da liderliğe soyunması mümkün müdür, yoksa sağlam ve emin çıkış yolları var mıdır?

Çalışmalarda yüzde yüz doğruluk derecesi olan kısım çok küçük bir oranı teşkil etmektedir. Bilimin büyük bir kısmı faraziyelere dayandırılmaktadır. Bu faraziyelerde yapılan küçük bir değişiklik neticeleri çok büyük ölçüde değiştirmektedir. Teknik sahada geçerli olan bu usul sosyal faraziyelere çok daha fazla münasebet arzetmektedir. Hatta sosyal sahada da çalışmaların hemen hemen hepsinin bazı ön kabullerden oluştuğunu ve birçoğunun doğruluğunun çok rahat tartışılabileceğini söylersek mübalağa etmiş olmayız. Üstelik yeni şeylerin bulunması, eski bulunanların umumileştirilmesi veya hatalarının tesbit edilmesi ile sürekli değişikliklere uğramaktadır. Bu durumda bilimi hayat nizamı kabul eden 20. asırdaki bir insanın 21. asırdaki başka bir insanın hayat tarzı arasında büyük farklılıklar olacaktır. 21. yüzyıldaki kimsenin hayat tarzının daha mükemmel olacağına dair ise elimizde hiçbir doğrulayıcı bilgi yoktur. Çünkü bilimin katlanarak ilerlediği 20. yüzyıl insan hayatına birçok kolaylıklar getirmekle birlikte insanlığın mutluluk ve huzurunu almış, stresli, buhranlı bir nesil ortaya çıkarmıştır.

İnsanın mutlu ve huzurlu olabilmesi hayata sarılabilmesi ancak istikbâlden ümitli olması ile mümkündür. Hayatta başına büyük felaketler gelmiş, ard arda birçok darbe yemiş, artık hayattan ve yaşamaktan ümidini kesmiş bir insana acaba bu toplum nasıl bir ümit kaynağı olacaktır? Halbuki bugün bağlı oldukları inanç sayesinde en büyük darbelerde bile ümidini kaybetmeyen birçok insan vardır.

Bir başka mevzu ise insanın ölümüdür, Stalin öldüğünde Rus radyosu şöyle diyordu: "Henüz ulaştığımız bilim seviyesi ölüme çare bulamadığı için yoldaş Stalin ölmüştür. Ama bilim muhakkak buna bir çare bulacaktır." Bilimdeki ilerlemeler ise bu tezin tam aksini ortaya çıkarıyordu. Kâinatın bile bir başlangıç ve sonu varken insanın sonsuz bir hayata sahip olması nasıl mümkün olacaktır? Bir gerçek olarak karşımızda duran ölümhakikati için, bilim nasıl bir teselli kaynağı olacaktır? Ölüm ve sonrası için zihinlerde oluşan büyük soru işaretlerini nasıl cevaplayacak, kitleleri nasıl tatmin edecektir?

İnsan zihnini varolduğundan beri meşgul eden en temel problemler olan "Ben neyim, nereden geliyorum ve nereye gideceğim?" sorularına hiçbir tatmin edici cevap veremeyen ve bu yüzden de bu soruları kendi sınırları dışında kabul eden bir bilim, nasıl insan hayatını tanzim edecektir? Hayatın düzenlenmesi herşeyden önce insan gibi son derece karmaşık ve girift bir yapının mahiyetinin bilinmesine bağlıdır. Bunu da en iyi ancak yapan bilebilir. Bir misâlle açıklayalım: Hayatınızda hiç bilgisayar görmediğiniz halde evinize yeni aldığınız bir bilgisayarı deneme-yanılma metodu ile ne kadar öğrenebilirsiniz? Bu işin sonunda az bir şey öğrenseniz bile hem bilgisayarı kapasitesinin çok çok altında kullanacak, hem de az bir doğrunun yanında bir sürü yanlış bilgiye sahip olacaksınız. Hele bilgisayarınız arızalandığında ise onu tamir etmeniz imkânsız hale gelecektir. Ama ilk baştan bilgisayarı imal edenin vereceği kataloga baksaydınız bütün problemleriniz çok kolaylıkla halledilebilecekti. Benzer şekilde insan bilgisayar ile kıyas edilemeyecek derecede hem bedenî hem ruhî buutlara sahip kompleks bir yapıya sahiptir. Bedenin çalıştırılmasını da en iyi bu bedeni Yaratan bilecektir. O halde onun gönderdiği kataloga bakmak bütün problemlerinizi çok kolay bir şekilde çözmenizi sağlayacaktır.

Netice olarak bilimin, insan hayatını kolaylaştırmaya matuf yaptığı büyük katkıları görmezlikten gelmiyoruz. Ama bilimi alkışlarken de dozajı fazla kaçırıp onu tartışılmayan mutlak doğru haline getirmek ve tabulaştırmaktan da kaçınmalıyız. İnsan hayatini tanzim etmede bilim, hayatı verenin gönderdiği prensip ve esaslar dışında yardımcı bir eleman olarak çalışmalı, hiçbir zaman bu prensip ve esasların önüne geçmemelidir.Buna uyulduğu takdirde insan hayatı dengeli ve kararlı hale gelecek, mükemmelliğe doğru meyve vermeye başlayacaktır.