Sızıntı Arşivi

Temmuz 1990 · s. 269 · 6 dakikalık okuma

Bilim ve Tefekkir

Fuat Bozer · İnceleme

Bilim, insanın çevresin­deki ve kendisini tanıyıp, anlama gayesiyle gerçekleş­tirdiği sistematik bir çalış­ma şeklidir. Niçin , veya ne­den kelimeleriyle başlayan sorular, insanın birtakım hâ­diseler karşısında hayrete düşmesinden doğar. Bilim­sel çalışmaların hedefi, şa­şırtıcı bir müşahede karşı­sında kişinin içine düştüğü hayret ve şaşkınlığı gidere­rek, çevresinde olup biten­lerle, bekleyişleri arasında uygunluk sağlamaktır. Böy­lece belirli bir nizama bağlı olarak ortaya çıkan olgula­rın ve değişmez gibi görü­nen bir takım olgulararası münasebetlerin “açıklanma­sına” çalışılır.

Çeşitli bilim dalları mev­zu, şekil ve yapı yönünden farklı oldukları için bunlar­da mevcut “açıklama”ların kuruluş ve gelişme yollan farklı olabilir. Açıklamalar başlıca şu üç metodla geliş­tirilebilir: İndüktif, dedüktif ve retrodüktif (hipotetik-dedüktif) metodlar.

Herhangi bir bilim dalında “müşahede seviyesin­de” bir açıklamaya ulaşma­nın başlıca yolu, indüksiyon (istikrâî - tümevarım)’dur. Müşahede ve tecrübe verilerinde göze çarpan bazı düzenli ilişkilere dayanıla­rak, bu ilişkilerin müşahede dışı kalan nesneleri de ihtiva edecek bir genelleme şeklin­de ifadesi, indüktif çıkarım­la sağlanır. Bilimde, pek-çok alt-seviye genelleme in­düktif çıkarım yoluyla ku­rulmuştur. Meselâ, gazların hacim ve basınçları arasın­daki ilişkiye ait kanunlar, pandül, gel-git ve serbest düşme kanunları indüktif çıkarım yoluyla kurulmuş açıklamaların ençok bili­nenleridir. İndüksiyon tek tek nesne ve vakaların müşa­hedesinden hareketle, o sı­nıfın bütününü içine alan bir genelleme çıkarmaya yarar. Meselâ, “a1, a2, a3...,a4” gi­bi aynı kümeye dahil bazı nesnelerin “B” gibi bir ortak hususiyeti olduğunu tesbit ediyor ve tüm “a”ların “B” hususiyetine sahip olduğu neticesine varıyoruz. Şüphe­siz, bu netice mecburi değil­dir. Kaynak aldığı müşahe­deye dayalı önermelerin hepsi doğru olsa bile kendisi yine yanlış olabilir. Çünkü varılan netice müşahede yo­luyla sağlanan delil ve belge­lere dayalı olmakla beraber, onları aşan ve henüz müşa­hedesi yapılmamış nesne ve vakaları da ihtiva etmekte­dir. Ne kadar büyük olursa olsun “n” sayısındaki müşa­hedenin doğruladığı bir hük­mü, “n+ 1” sayısındaki mü­şahedenin doğrulayacağı ke­sin bir şekilde söylenemez. İndüksiyon yoluyla ulaşı­lan genellemelerin; vakaları bir çeşit özetleme, sınıflama ve hükümlerimizin muhteva­sını genişletme dışında bir açıklama gücü yoktur. “De­mir ısıtıldığında niçin genleşir?” sorusuna, indüksiyon yoluyla elde edilen “Çünkü, bütün metaller ısıtıldığında genleşir” genellemesiyle ve­rilecek cevap, yeterli bir açıklama gücüne sahip de­ğildir. Bilimde, gerçek açıklama gücü taşıyan genelle­meler, direkt müşahedelere dayalı tasvir edici genelleme­ler olmayıp, müşahedeleri­mizi, müşahede dışı kalan nesne, süreç ve mefhumla­rın, tasavvuruyla izah eden üst-seviye ifadelerdir. Gravitasyon, manyetizm, ışığın kuantik yapısı, maddenin moleküler ve atomik yapısı gibi konularla ilgili açıklayı­cı ifadelerin hiçbiri, direkt müşahedeye dayalı indüksiyonla elde edilmiş değildir. Dedüksiyon ise genel olarak matematik ve mantık­ta Önceden verilmiş olan ba­zı “aksiyom ve varsayım­lardan” teorem çıkarma ve­ya ispatlama yoludur. An­cak burada ispat, çok defa sanıldığı gibi teoremin doğ­ruluğunu değil, sadece “ak­siyom” denilen başlangıç önermelerinden çıkarılabilir olduğunu göstermektedir. Dedüktif işlemler “P doğru ise Q da doğrudur” şeklin­deki önermelerden oluşur. Q ve P de üzeri örtülü ola­rak bulunan şeyi, bariz ha­le getiren, fakat çok defa bize yeni birşey öğretme­yen bir önermedir. Q’nun kesinliği mutlak değildir. “P doğru ise Q da doğru­dur” şeklindeki bir akıl yürütme Q’nun doğruluğu­nu sadece P’nın doğru ol­ması halinde teminat altı­na almaktadır. Nitekim öklid geometrisinde doğru olan bir teorem, meselâ “Bir üçgenin iç açılarının topla­mı iki dik açıya eşittir” te­oremi, aksiyomları farklı di­ğer geometrilerde yanlış sayılmaktadır. Bütün bu se­beplerden dolayı dedüktif çıkarım, bize “gerçek açık­lama gücü taşıyan” genelle­meler sentezleme imkânı vermez. Dedüksiyonun fonksiyonu, kurulu açıkla­malardan (hipotez, teori ve­ya kanun) müşahede ve tec­rübe yoluyla test edilmeye elverişli tahminler çıkarmak olabilir.

Retrodüksiyon veya hi­potetik—dedüktif metod de­nilen üçüncü usul ise, istisna­sız bütün bilim adamlarına gerçek açıklama gücüne sa­hip yeni ifadelere ulaşmanın yegâne yolu sayılmaktadır. Retrodüksiyon müşahedele­rin, müşahede dışı kalan nesne, süreç veya mefhum­lar tasavvur edilerek açık­lanmasını sağlayan bir akıl yürütme şeklidir. C.S. Pierce “Essays in the Philosophy of Science” adlı kitabında bu hususu şu misâlle izah eder: “Sayısız belge ve âbidenin Napolyon Bonapart adlı bir askere ait olduğunu müşahe­de ediyoruz. Adamı görme­miş olmakla beraber, onun bir zamanlar gerçekten ya­şamış olduğunu tasavvur etmeksizin müşahede ettik­lerimizi, yani bütün bu belge ve âbidelerin mevcudiyetini açıkla yamayız.” Toriçelli de öğretmeni Galileo’yu şaşır­tan bir vakayı bîr emme tu­lumbanın suyu ancak 10m. kadar çekebilmesi müşahe­desini müşahede dışı kalan “hava basıncı” mefhumunu tasavvur ederek açıklamış­tır. Beklenmeyen veya mev­cut bilgilere aykırı düşen hâdiseler karşısında bilim adamı, müşahedelerini aşan fakat müşahedelere konu olmuş bütün vakıaları, ve vakıalar arası ilişkileri izah gücüne sahip bulunan bir açıklama tarzı tasavvur eder. Hipotez adı verilen bu ifade, mevcut vakıaların ta­mamını ihtiva etmeli ve on­ların hiçbirisiyle tenakuz göstermemelidir. Daha son­ra bu geçici açıklamaya da­yalı test edilebilir bazı tah­minlerde bulunulur. Bu tah­minler yeni müşahede ve tecrübelerle kontrol edilir. Bu testler sonucu hipotez doğrulanırsa, gerçek açık­lama gücüne sahip yeni bir “teori” geliştirilmiş olunur. Uzun bir süre boyunca de­vamlı doğrulanan teorilere de “kanun” adı verilir

Günümüzde, çeşitli bi­lim dallarına ait verilerin bilimsel metod ile yorumu sonucu, müşahede edilebilir vakıaların tenteneli perdesi altında “gücü herşeye ye­ten, ilmi ve sanat gücü sı­nırsız, ezelî ve ebedî bir var­lığın” mevcudiyeti, mutlak bir realite olarak tezahür et­miştir. Bu direkt olarak mü­şahede edilemeyen, ancak bilim adamlarının bilimsel metodu, çeşitli disiplinlerin çalışma sahasına giren sayı­sız vakıaya uygulamaları ne­ticesi entellektüel seviyede ortaya çıkarılmış olan bir fenomendir.

Bilimin başta gelen ga­yesi kâinatı ve insanı anla­mak olmalıdır. Bu gayeye ulaşmak için bilim çalışma­ları vakıaların tasviri ve açıklaması olarak iki safhada yürütülür.

“Bilimsel metod” deni­len şey, bilginlerin ortaklaşa kullandıkları bu tasvir ve izah yollarını ihtiva eden bir yanı ile pratik, diğer yanı ile zihnî bir vetiredir. Bü­tün bilim dallarında tasvir, ilk merhaleyi teşkil eder. Açıklama, daha üst düzey­de bir faaliyettir. Bir vaka­yı tasvir için, o vakanın dı­şına çıkmaya gerek yoktur. Bunun için vakayı meyda­na geliş neticesi içinde mü­şahede etmek kâfidir. Oysa bir vakıayı açıklayabilmek için o vakıanın dışında baş­ka vak’a ve mefhumlara baş­vurmak bir mecburiyettir. Açıklayıcı ifadeler çok de­fa genellemeler tarzındadır. Tek tek vakıaların açıklan­masında, bu vakıaları kapsa­yan alt seviye ifade ile dile getirilebilen vakıa arası iliş­kilerin açıklanması için da­ha üst seviyede “açıklayı­cı” genellemelere başvur­mak gerekebilir.

Her genelleme iki veya daha fazla sayıda değişken arasında mevcut bulunan sa­bit veya belirli bir ölçüde değişen bir münasebeti dile getirir. Bu ilişki, doğrudan müşahede edilebilir türden münasebet ise genelleme, “alt-seviye bir genelleme­dir. Alt-seviye genellemeler, sınırlı sayıda müşahedeye dayanan birer indüktif çı­karımdırlar. Bu tür akıl yü­rütmelerin keyfiyetini orta­ya koyan en mühim husu­siyet, genellemede geçen terimlerle genellemelerin dayandığı müşahedeye dayalı kaziyelerde geçen terimlerin aynı olmasıdır. Bu özellik, alt-seviye açıklamaların va­kıadan doğrudan test edil­mesine imkân sağlar. Bu akıl yürütme türünün günü­müzün gelişmiş bilim disip­linlerinde yeni ve şümullü teoriler meydana getirilme­sinde kullanılabilmesi müm­kün değildir. Bu çıkarım şekli, ancak geçmişte, bilim dalları henüz tasvir seviye­sinde iken kullanım sahası bulabilmiştir.

Bir uzay aracı ile feza­ya çıkan bir kozmonotun Kâinatın Yaratıcı’sını gör­meye kalkışması, göreme­yince de onun varlığını in­kâra yeltenmesi işte bu dü­şük seviyeli bilim anlayışı­nın neticesidir. Mimarî bir esere baktığımızda mimarı görmesek bile onun varlığı­nı kabul ve sanatını takdir ederiz. Eser ile mimarı ara­sındaki münasebet, vakıadan doğrudan müşahede edile­meyen in direkt bir münase­betti. Eğer aklın vazifesi göze yüklenmezse; sanat sa­natkârın, nakış nakkaşın, kâinat da Yaratıcı’nın var­lığını gösterebilir.

Böylelikle; Yüce Yaratıcı’yı anlatan kâinat kita­bının mütalâacıları olan ve herbiri varlık âleminin ayrı bir yönünü konu alan çe­şitli bilimlerin bugün ulaş­tıkları entellektüel seviye, Allah’ın (c.c) varlığını ve birliğini, ilminin, sanatının ve gücünün sınırsızlığını ap­açık bir şekilde gözler önü­ne sermiştir. Bundan dolayıdır ki, bütün kalburüstü bi­lim ve düşünce adamları Ampe’re Böyle, Calvin, Pas­cal, Pasteur, Kepler, Newton, Eddington, Millikan, Broglie, Descartes, Voltaire, J.J. Rousseu, Bacon, Einstein, J. Jeans, Planc ve di­ğer pekçokları— ile, ilâhî bir sanat eseri olan tabiatın güzelliğinin dellâlı olan sa­natkârların ekseriyeti baş­ta Goethe, Beethoven, Hugo, Tolstoy, Balzac, Puşkin, E.A.Poe, J.Vedice, Rilke, J.O.Oppenheim — Yüce Yaratıcı’nın varlığına kuv­vetle inanmışlardır. Çünkü onlar bunu, kendi ilgi ve çalışma sahalarında en iyi şekilde müşahede edebildik­leri ve gördüklerini diğer in­sanlara sistemli ve özlü bir şekilde ifade edebildikle­ri için başarılı birer bilim, düşünce ve sanat adamı sayılmışlardır.

Sızıntı, bilim ve tefek­kür meşalesinin asla söndü­rülmeyecek olan ışığı altın­da, insanlığı iki cihan saa­detine ulaştıran aydınlık bir tefekkür yolunu sürekli açık tutma misyonunu üstlenen dergidir. Sızıntı’nın 11 yıllık yayın hayatı boyunca onun bu yüce vazifesine omuz vermiş olan yazar-sanat kad­rosu; aklın, bilimin ve sağ duyunun ahenkli bir kom-binezonuyla huzur dolu yepyeni bir düşünce dünya­sının inşâsını üstlenen kut­si fikir işçileridir.

Düşünen, hisseden, id­rak eden herkesi, insanlığın gönlünü ve fikrini imar se­ferberliğine davet ediyoruz.