Ocak 1992 · s. 539 · 7 dakikalık okuma
Bilim ve Mutluluk
Salih Akçadereli · Bilim Felsefesi

Kâinatta hiçbir varlık başıboş bırakılmamıştır. Canlı-cansız bütün varlıkların uydukları kanunlar mevcud olup, hepsinin hayat tarzı ve mahiyetleri Yüce Yaratıcı tarafından tanzim edilmiş bulunmaktadır.
En küçük varlıktan en büyük varlığa kadar hiç bir şeyi başıboş bırakmayan Yüce Yaratıcı, kâinat içinde en önemli yeri işgal eden ve Yaratıcı'ya karşı bütün mevcudatı halife olarak temsil eden insanı da hayatı boyunca başıboş bırakmamıştır. "İnsan başıboş bırakıldığını mı sanır?" (Kıyâme Sûresi, 36).
Doğuştan hiç bir bilgiye sahip olmayan insana Allah, hayatın şartlarını ve bilmediklerini öğrenmesi, hayatında kendisine zararlı olacak şeyleri yapmaması, yolunu kaybetmemesi için ona akıl ve vicdan vermiştir. Biz bu yazımızda, akıl ve vicdan ile bunlarla doğrudan alâkalı ve iç içe olan bilim ile dinin fert ve cemiyetin saadetini temin etmekteki rollerini açıklamaya çalışacağız.
Aklı, insanı diğer canlılardan ayıran ve onu sorumlu kılan temyiz gücü, düşünme ve anlama melekesi olarak ifade edebiliriz. İnsanı insan yapan, onun her türlü davranışlarına mana kazandıran ve İlâhî emirler karşısında mesuliyet altına girmesini sağlayan akıldır. Akıl, duyu organlarının ve beynin çalışmasından doğan maddi bir sonuç değil, insanda doğuştan mevcut olan ruhî bir güç olup Allah'ın iradesiyle çalışır (I). Zira O'nun akıl vermediği birine insanlığın yapabileceği hiç bir şey yoktur. İnsan, aklıyla kendisini, dış dünyasındaki varlıkları ve Yaratıcı'sını tanır. Bu yönüyle akıl, ilmin vasıtalarından biridir. Akıl, insanın daha ziyâde maddî yönünü ve dış dünyasını aydınlatabilir. Halbuki insanın bir de kalbî hayatı, ruhî yönü ve iç dünyası vardır ki aklın bu sahada hemen hemen rolü ve müdahalesi yoktur. İnsanın saadeti açısından onun ruh ve gönül dünyasının tatmin edilmesi ise maddî yönünün tatmin edilmesinden daha önemlidir.
Bilme, idrak etme ve tanıma vasıtası olan akıl, insanı bile tam olarak ihata edememektedir. Diğer taraftan insana göre âlem-i şehâdetle beraber bunun ötesinde bir de âlem-i gayb vardır ki, akıl böyle bir âlemi kabul etmekle beraber onu tanıyıp mâhiyetini izah hususunda bir şey söyleyebilecek durumda değildir. Bu itibarla aklın meyvesi olan bilimin sahası sadece âlem-i şehâdet (görünen şu âlem) olmaktadır.
İnsanın fıtraten bir maddî, bir de ruhî, kalbî, vicdanî kısaca manevî yönü vardır. En az akıl kadar insanın davranışlarına yön veren kalb ve vicdan, aynı zamanda insanın âlem-i gaybla olan irtibatını da sağlar. İnsanın kalb ve vicdanı İlahî mesajların, dolayısıyla îman ve dinin makamdır. Din, akıl ile de irtibatlı olmakla beraber, esas insanın kalb ve vicdanına hakim olup davranışlarına yön verir. Allah Resulü, kalbin insanın fiillerine yön vermedeki rolünü şöyle dile getirir: "İnsan vücudunda bir et parçası vardır, o bozulduğunda bütün vücut bozulur, o sağlam olduğunda bütün vücut sağlam olur. İşte o kalptir." (Buharı, îman, 39). Kalp ve vicdan, insanın öteler ötesine açılan penceresi durumundadır.
Görüldüğü üzere insanın hayatını tanzim edecek olan iki rehberi vardır. Bunlardan bîri akıl olup meyvesi bilimdir. İkincisi ise daha ziyâde dînin hakim olup yön verdiği kalp ve vicdandır. Acaba bu iki rehberin hayatı tanzimdeki rolleri nedir?
Şu bilinmelidir ki, mavera ile irtibatlı olan vicdan, akla göre insanı daha az yanıltır. Bilim, insan aklının mahsûlüdür. Şüphesiz ki insan aklı sınırlı bir kapasiteye sahiptir. Bilimdeki gelişmelere rağmen insan, kâinat bir tarafa, daha kendisini bile tam olarak keşfedememiştir. Bilimin vasıtaları olan his, işitme ve görme son derece sınırlıdır. Mevcudatın çok azını araştırabilen ve hiç bir zaman da bir bütün olarak kâinatı ihata edemeyecek olan bilimin, mutlak doğruyu bulması ve insanın saadetini temin etmesi ne kadar mümkündür?
"Akıl bize duyuların verdiği her bilginin doğru olmadığını göstermektedir. Aklın üstünde diğer bir idrak gücüne göre de, akıl ile sağlanan bütün bilgiler doğru olmayabilir" (2).
Hayatımızda önemli bir yer işgal eden bilimi tamamen insanlığın hizmetine (sadece faydalı şeylere) tahsis etmek de mümkün değildir. "Sorumsuz bir azınlığın elinde ilim bir felakettir ve dünyayı cehenneme çevirmeye yeter ve artar. Einstein, atomu bir canavara kaptırdığım, ancak Hiroşima ve Nagazaki'nin savrulan külleri arasında anlayabilmiş ve ağlaya ağlaya Japonya'lı âlim dostundan özür dilemişti... Ama bu ne ilk felaketti ne de son. Canavarca düşüncenin elinde daima denizler bataklık, akarsular zift kanalı ve atmosfer kirden bir tavan haline gelmiştir ve gelecektir de..." (3).
"Zihinler sonsuzluk düşüncesinden mahrum bırakıldığı, ruh teknolojinin esiri haline getirildiği, kalbî hayat bütün bütün ihmale uğradığı bir yerde, ilimden de ilmin yararlı olacağından da bahsedilemez. Aksine, böyle bir iklimde ilim, vahşetlerin buudlaşıp devam etmesine, boğuşmaların kıran kırana sürüp gitmesine, aldatma ve istismarların dev birer âfet halini almasına yardımcı olacak ve "hak" karşısında "kuvvet'e omuz verip yan çıkacaktır" (4).
Bilimin, bile bile zararlı şeylerde kullanılması mümkündür. Bilim adına cüzî bir menfaat için büyük zararlara sebep olunabilir. Ayrıca, bilerek insanlığın aldatılmaya çalışıldığı ilmî istismarları da buna eklersek kontrolsüz bir bilimin insanlığı nerelere götürdüğü daha iyi anlaşılacaktır. Bilimin kendi kendini kontrolü ise tam olarak mümkün olmamaktadır.
Akıl ve bilimin, bazı şeylerin faydalı veya zararlı olduğunu tesbitte önemli bir yeri vardır. Ancak, bilimin zararlı olduğunu tesbit ettiği şeylerden beşeriyeti uzaklaştırmakta müeyyidesi yok denecek kadar azdır. Ferd ve cemiyet için son derece zararlı olan sigara, alkol ve diğer uyuşturucuların zararları hakkında bilim her geçen gün yeni şeyler tesbit etmekle beraber cemiyetimizde ve bütün dünyada bunlara müptelâ olanların sayısı her geçen gün hızla artmaktadır. Fert ve cemiyet için tehlikeli ve zararlı olan şeylerin terkedilmesi için bunların sadece zararlı olduğunu bilmek yeterli olmamaktadır. Acaba insanlığı bütün bu tehlikelerden nasıl kurtaracağız?
Ayrıca "ilim yavaş yavaş gelişir. Tam değildir ve hiç bir zaman da tam olmayacaktır. Halbuki hayat akıp gitmekte, bu neticelerin alınmasını beklememektedir" (5).
Akıl ve bilimin hâkimiyeti daha ziyade madde ve insanın da maddî yönü üzerindedir. Bilim, eşyaya, eşya için vaz' edilen kanunlar çerçevesinde istediği şekli verebilirse de ferdin hayatını ve içtimaî hayatı yönlendirip ona şekil vermede oldukça zayıftır. İnsanın saadeti açısından önemli olan ise onun davranışlarının en güzel şekilde ayarlanıp tanzim edilmesidir. Bilim maddî hâdiselerde müessir olup doğruyu yakalayabildiği halde sosyolojik hâdiselerde birbirinden çok farklı neticeler elde eder.
Maddî ve manevî iki yönü olan insanın saadeti açısından manevî ihtiyaçlarının tatmin edilmesi daha önemlidir. İnsanın ruhî yönünün izahında ise bilim daha da âcizdir. Meselâ "ruhun mâhiyetini araştıran bilim" olarak ifâde edilen psikoloji, ruhun mâhiyetini izahtan aciz kalınca ruhun insandaki tezahürlerini araştırmaya başlamış ve kendini" davranış bilimi" olarak tanıtmıştır.
Evet, akıl büyük bir güçtür, fakat insanın bütün problemlerini çözebilecek durumda değildir. "Akim, sınırını aştığı noktadan itibaren bazı problemleri îmân denen başka bir sahaya bıraktığı görülür. Ancak şunu da belirtmeliyiz ki, îmân sınırına kadar akla ihtiyaç vardır. Çünkü aklın olmadığı yerde imandan söz edilemez" (6). Bunun için aklı olmayanlar dînen de sorumlu tutulmamıştır.
Yüce Yaratıcı, insana doğruyu-güzeli, faydalıyı bulabilecek bir akıl vermekle beraber onu, aklın yalnız başına yanılabileceğinden dolayı vahiyle (dinle) te'yid etmiş, insanın doğrulan arayarak bulması yerine, vahiyle bildirdiği doğrular üzerinde düşünmesini istemiştir. Bunun için aklın, vahyi anlamaya bir vasıta olduğu söylenebilir. İlk insanın aynı zamanda bir peygamber olduğu düşünülürse bu husus daha iyi anlaşılacaktır.
İlk insanla beraber mevcut olan din, aynı zamanda felsefe ve diğer ilimlerin de ilk kaynağı durumundadır. "Sosyolojinin de kabul ettiği gibi, insanların kâinatı ve kendilerini izah etmek için ortaya koydukları ilk düşünce şekilleri, dînî bir kaynağa dayanır" (7).
Burada peygamberlerin mucizelerinin ve diğer tatbikatlarının tıptan astronomiye kadar pek çok hususta ilme ve insanlığa katkısı üzerinde durmayacağız.
Din, insanın aklıyla beraber öncelikle manevî yönüne hitab eder ve esas tesirini kalb ve vicdan üzerinde gösterir. İnsanın saadeti açısından ise kalbin ve vicdanın çizdiği istikâmet, akla göre daha doğru, daha istikrarlı ve tehlikesizdir. Ferd ve cemiyette vicdanın tesiri daha büyüktür. Vicdanı kontrol eden ise tamamen manevî âlem, kısaca dindir. Öyleyse ferd ve cemiyetin huzuru için vicdanın hâkimiyeti önde gelmektedir. Zîrâ, cemiyetteki huzur ve nizâmı en fazla ihlâl edenler akılsızlar değil, vicdansızlardır. Biz de insanlığa kastedilmiş bir hareket ve fiilin sahibini akılsızlıkla değil, vicdansızlıkla tavsif eder ve attığımız yanlış bir adım neticesinde vicdan azabı duyarız.
Ferd ve cemiyetin saadeti için insanı akıldan ziyade vicdan kontrol etmelidir. Dinden mahrum vicdanlar ise ya zamanla ölecek veya tam olarak tesirini gösteremeyecektir.
Ayrıca hayatın tanziminde ehemmiyetli bir yeri olan ahlâkî prensiplerin kaynağı da dîne dayanmaktadır.
Bilimin doğru tesbitlerinin hayata tatbiki hususunda da en müessir güç din olmaktadır. Bilimin birçok zararını tesbit ettiği içki, kumar ve sigara gibi zararlı şeyleri dinin nasıl önlediği düşünülmeye değer.
İnsanın ferd ve cemiyet olarak huzuru için maddî ve ruhî her iki yönünün de tatmin edilmesi, kalbinin ve kafasının birlikte aydınlatılması gerekmektedir. "Aklın ziyası ulum-u akliyedir. Kalbin ziyası ulumu diniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder." Kafa aklî ilimlerle, kalp ise dînî ilim ve dînî düşünce ile itminana erer. Bilim ve teknoloji bugün ulaştığı seviye ile insanın hayatını kolaylaştırmış olmakla beraber onu mutlu etmeye yetmemiştir ve sâhil-i selâmete ulaştıramamıştır. Zira, bilimde kaynak, Yüce Allah'ın yarattıklarından biri olan insanın aklı, dinde ise Yaratıcı'nın kendisidir.
KAYNAKLAR:
1. T.D.V. İslam Ansiklopedisi "Akıl maddesi" II/23 R.
2. İ. Gazâlî, el Munkizu mine'd-Dalâl, s.6, (T.D.V. İsl. Ans. II/246'dan naklen)
3. M. Abdülfettah Şahin. Çağ ve Nesil, s.89.
4. M. Abdülfettah Şahin, Yitirilmiş Cennete Doğru, s.108.
5. Necip Taylan, İlim-Din, İst. 1979, s.310.
6. A.g.e., s.320.
7. A.a.e., s.43.