Şubat 1991 · s. 8 · 7 dakikalık okuma
Bilim ve Gerçek

Günümüzde yazılmış bir bilim tarihi kitabı incelendiğinde bilimin ya da teknolojinin bugünkü ileri seviyeye gelmesinde ilk payı Doğu Akdeniz uygarlıklarının aldığı, ardından İskenderiye Kütüphanesinin yakılması gibi hâdiseler neticesi ortaya çıkan “karanlık” Ortaçağ döneminin ilmî ilerlemeyi durdurduğu ile ilgili ayrıntılı bilgiler görülecektir. Coğrafi keşiflerin ardından Rönesans’la başlayan Aydınlanma devri ile devam eden bilimde yeniden yapılaşmanın, günümüz medeniyetinin kaynağı olduğu öğrenilecektir. Kısacası günümüzde bilim tarihi Batı tarihi ile özdeş tutulmaktadır. Doğunun bütün bilimlere ne ölçüde katkıda bulunduğu, hangi sahalarda Batıya kaynaklık ettiği tam olarak bilinmemekle beraber son birkaç yüzyılda önemli bir bilim hareketinin olmadığı da ortadadır.
Doğunun -doğu burada Uzakdoğu ve Ortadoğu olarak düşünülmelidir-bilimlerde geri kalışının tabii sonucu olarak bütünüyle Batının şekillendirdiği bir bilimin ortaya çıktığını düşünmek yanlış olmasa gerektir. Bu noktada şöyle bir soruyu ortaya atmak oldukça yararlıdır: Acaba bilim dediğimiz şey, bilimi meydana getiren düşünce ve kültürlerden bağımsız bir şey midir? Bilim adamının düşünüş tarzı -belki de hisleri - tabiatta incelenen hâdiselerin tasvirini etkilemekte midir? Yani bilim mutlak hakikati mi göstermektedir? Günümüzde geniş kitleler bu soruya “evet” cevabını verse bile bizim bu görüşü sorgulamamız için yeterli sebeplerimiz vardır.
Matematik her zaman bütün bilimlerin anası olarak tanımlanmakta ve cihanşümulluğun bir mikyası olarak kabul edilmektedir. Bu düşünce oldukça sağlam temeller üzerine oturmuş görünse bile artık bizim için dokunulmaz bir tabu olmaktan çıkmalıdır. Matematik biliminin temeli, sayma işlemine dayanır. Çoban sürüdeki koyunları birebir eşleyerek matematiğe ait en temel işlemi gerçekleştirir. Bu işlem ise tamamen “insan” olmanın bir gereğidir. Çoban, eğer bir bakışta tüm koyunların miktarını anlayabilseydi sayma işlemine gerek kalmayacaktı. Sürünün eksik olup olmadığını anlamak insanoğlu için mümkün olmadığından sayma fiili gerçekleşmektedir. Bu takdirde rahatlıkla söyleyebiliriz ki eğer biz insanlar sürüdeki koyunları küllî bir bakışla kavrayabilseydik sayma işlemine gerek kalmayacak, böylece geliştireceğimiz matematik de sayma fiiliyle temellendirilmemiş olacaktı.
Görülüyor ki farklı bir düşünce tarzı ile geliştirilecek olan matematik, şimdi kullandığımız ve cihanşümul olduğunu söylediğimiz matematikle aynı temele dayanmayacak, dolayısıyla farklı olacaktı. Bu ise cihanşümul bir matematik bilimi olduğu ve bilimin kâinatı anlamanın tek yolu olduğu düşüncesine ters düşmektedir. Çıkarılan netice şudur: Düşüncelerin yapısı farklı olursa o düşüncelerin mahsûlleri de birbirinden farklı olur. Matematiğin temelleri ile ilgili fikirler eleştiriye açıktır. Burada asıl hedeflenen şey bugünkü bilgilerimizin “olması gereken” mi yoksa birçok “mümkün dünya” anlayışından sadece bir teki olup olmadığının eleştirisi midir? Batı bilimine yöneltilen bu eleştiriyi yine bir batılı olan bilim felsefecisi Thomas S. Kuhn ortaya atmıştır. Kuhn, bir kavramlar sistemine (paradigma) sahip olan bilim dallarının dogmatik bir yapıda olduklarını ve kendi bilim yapma yöntemleri ve teorileri dışında kalan bilgilere kapalı olduklarını ileri sürmektedir. Yine bu görüşe bilginin ilerlemesinde ve ilmi buluşlarda cihanşümul ve akılcı bir mantık arama ve akılcı bir mantık aramanın yersiz olduğu, bilimin ilerlemesinin bilim yapanların psikolojik ve sosyolojik tercihlerine bağlı olduğu düşünülmektedir (1). Bir başka bilim felsefecisi olan Kari R. Popper ise doğruluğu için sonsuz delil bulunabilen ama yanlışlığını göstermenin imkânsız olduğu bilimsel safsatalardan bahsetmektedir. Freud ve Adler psikolojileri ve Marx-Engels'in diyalektik materyalizmi bu gruba girmektedir (2). Hakkında doyurucu bir bilgiye varmanın mümkün olmadığı teorik tuzaklardır bunlar. Ayrıca “ilmî” de değildirler.
Netice olarak uzun zamandır yalnız pozitif bilimleri değil, sosyal bilimleri de etkileyen, Batı'nın büyük buluşu pozitivizm artık dokunulmazlığını yitirme durumuna gelmiştir. Günümüz bilim felsefecileri modern fiziğin, bilhassa kuantum fiziğinin şaşırtıcı sonuçları ışığında bilim anlayışının -hatta bütün dünya görüşlerinin- deği
şimi problemiyle uğraşmaktadır. Kısacası “bilim”in var olabilmesi için ön şart olan, madde ile zihnin birbirinden ayrılması gerektiği gibi bir düşünceden söz edilemez. Madde ile mananın birbirinden ayrı tutulmasıyla oluşan bu kartezyen kâinat anlayışı Batı kültürünün ayırıcı niteliği haline gelen tabiatın işletilmesi ve sömürülmesi için “ilmî” bir cevaz temin etmiştir (3). Ancak son zamanlarda Batı bilimi öyle ilginç bir hal almıştır ki, kendisini son derece sert bir şekilde tekzip etmektedir. Meselâ kuantum fiziğine göre bir elektronun nasıl gözleneceğine ilişkin bilinçli bir karar, bir dereceye kadar elektronun davranışlarını belirler. Bu demektir ki, gözlemciden bağımsız bir hâdise olamaz. Yine kuantum fiziğine göre parçaların davranışını “bütün” belirlemektedir. Bu, bütünün davranışlarını parçanın belirlediği hakkındaki Batının sağlam görünüşü inancıyla taban tabana zıttır (4).
Oysa böyle mi olmalıydı? Yani bilime, ya da daha derinlerde kâinata, maddî oluşumlara mutlak hakikat ve mutlak varlık oldukları inancıyla mı bakılmalıydı? Hayır. İşte; çıkış noktası olarak kâinata hadis (sonradan varedilmiş olan) nazarıyla yaklaşılmalı ve sonuçta zamanın ve mekânın mahlûk (yaratılmış) oldukları bilinmelidir. Böylece “Allah'ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede etse ilimdir. Eğer gafletle sebepler hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur” (5). Böylesi bir anlayışla yola çıkıldığında insan-kâinat ilişkisi ne olmalıdır sorusuna yeni bir cevap bulunmuş olur. Öncelikle parça ve bütün birbiriyle doğrudan ilişkilidir. Kâinattaki herşeyin herşeyle önemli derecede ilişkisi, bağlılığı vardır. “Evet, bu alem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir şehirdir. Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve envaı, âlât ve edevatı arasında hakimâne bir muarefe (tanışmak) dostane bir mükâleme (konuşmak) ve pek kerimane muavenet, (yardımlaşmak) vardır ki, kemâl-i sür'atle pek uzun mesafelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhal imdadına yetişir, ihtiyacını defeder” (6).
Öte yandan kâinattan bağımsız bir “ben” (ene) düşünülemez. Yani insan ve kâinat birbirinden ayrı, ve kendi zatına has, mutlak hakikatler değildir. Bilakis “Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de manen kapalıdır. Cenâb-ı Hakk bütün o kapıları ve kenz-i mahfiyi açan “ene” namındaki bir anahtarı insanın eline vermiştir. Fakat ene de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılırsa kâinatın da kapıları açılıyor” (7). Fakat “ene”nin “vücudu o kadar zaif ve incedir ki, bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez” (8). “Ben” (ene)'in bu mahiyeti, Batı'nın bilim yapma metotlarının şüphesiz ki, bilmediği, umursamadığı bir durumdur. Batı'da bilim adamı, âfâki (objektif) olma uğruna insan fıtratının dışına çıkmaya zorlanmak durumundadır. “Meselâ, kişinin dini ya da metafiziği ya da mizah duygusu (uzmanlaşma alanlarında bulduğumuz tatsız tuzsuz şakalar değil, fıtrî mizah duygusu) ilmî faaliyetinde hiç yer almıyor. Düşünce sınırlandırılıyor, giderek dili bile onun olmuyor” (9). İşte bu yüzden diyebiliriz ki “bilim” böyle olmamalıydı. İnsan küçük kâinattır, aynı şekilde de kâinat büyük insandır. Ve bu sebepten ötürü bilgi edinme yolu olarak sadece müşahede ve tecrübeyi kabul edemeyiz. Kâinattaki hâdiselerin tasvirinde, “ene”nin mahiyetini bilen bir insan kâinatla kendi iç dünyası arasında benzerliklerin -belki de daha başka şeylerin- farkına varacaktır, insanın da yaratıcısı Allah'tır kâinatın da. Ve bütün mahlûkların yüzünde aynı hatem vuruludur. Ene kâinatın kapılarını açan bir anahtardır ve enfüsi-tefekkür (içe bakış) bilimsel - ya da artık bilim değil de ilim - faaliyetlerde yerini almalıdır.
Mademki ene böylesine sırlı bir yapıda yaratılmıştır pratik olarak ilim adına bize neler söyler? Bu sorunun cevabı için birkaç matematik kitabı ya da bilim tarihi kitabı incelemek yeterlidir. Meselâ matematikte ya da fizikte mevcut bulunan kanunlarda devamlı bir surette simetri arama temayülü vardır. Bilim adamları daima simetrinin peşindedirler. Yine meselâ kendisinden hep söz edilen sezgi gerçekte nedir? Meşhur matematikçi ve fizikçi Poincare ilmi düşünüşlerde ilhamların varlığından bahsetmekte ve “şuur-dışı ben veya sübliminal ben, matematik icatta belli başlı bir rol oynar” demektedir (10). Ancak şu unutulmamalıdır ki Batı biliminde yer alan simetri yada sezgi gibi oluşumlar enfüsi tefekkürün hakkını vermekten çok uzaktır. Demek ki günümüzde ilim terakkiye son derece açıktır ve bu âfâk ile enfüs bilgisinde bütünlüğe sahip müslüman bilim adamları tarafından ortaya konacaktır. İlim, sonuçta tamamen âfâki değildir ve enfüsi yaklaşımlar önemli derecede rol oynar.
Şu da belirtilmelidir ki ilme şahsîliğin girmesi her enenin kâinatı farklı yorumlamasından doğacak bir keşmekeşi beraberinde getirmeyecektir. Nasıl ki fertlerin Allah ile olan bağlarını sağlayan yollar sonsuz olmasına rağmen hepsi de Peygamberin (sav) sünnetinin sınırları içindedir, enfüsi olarak geliştirilecek olan bilim de Sünnetullah (kâinattaki geçerli kanunlar bütünü) dairesinin dışına çıkmayacaktır. Bilakis enelerin kâinatı farklı yorumlaması, doğacak farklı anlayışları, ilimde ilerlemenin bir unsuru olacaktır. Bu düşünceye Feyerabend'in “Teorilerin çoğaltılması bilime yararlıdır. Çünkü tek teorinin egemenliği eleştiri gücünü zedeler. Böylesi bir örnek teorilere dayanan düzen, ferdin özgür gelişmesini tehlikeye sokar” (11) şeklindeki düşüncesi, kısmen benzemektedir.
Artık laboratuarlar inananları beklemektedir ve artık hiç kimse laboratuara girerken inancını askıya asıp önlüğünü giymek zorunda hissetmeyecektir kendisini.
DİPNOTLAR:
1) Bilimsel Devrimlerin Yapısı-Thomas S. Kuhn- Bölüm 3 çev. N. Kuyaş 1982.
2) Popper'in Otobiyografisinden iktibas eden Doç.Şafak Ural, Tarihselciliğin Sefaleti, 1985.
3) Dönüm Noktası- Fritjof Capra. Sf. 49 çev. M. Armağan 1989.
4) Ömer Âkyüz , Determinizm ve indeterminizm'den iktibas eden Prof. Orhan Türkdoğan, Bilimsel İnceleme ve Araştırma Metodolojisi sf. 131.
5) Mesnevî-i Nuriye- sf. 199 Envar Neşriyat.
6) a.g.e. sf. 16.
7) a.g.e. sf. 199.
8) Sözler- sf. 537.
9) Yönteme Hayır- Paul K. Feyerabend giriş yazısı çev. A. İnam.
10) Bilim ve Metot- Henri Poincare sf. 51, 1986 MEB Yayınları,
11) Yönteme Hayır- Paul K. Feyerabend 3. bölüm sf. 41.