Sızıntı Arşivi

Ekim 1991 · s. 411 · 8 dakikalık okuma

Berzahtaki Sarsıntı

Şemseddin Nuri · Edebiyat

Bir nezir, bir söz veriştir Meryem. Daha ana karnında iken hak yola adanmanın remzidir o. Mihraba demir atması, öteden gelecek nefhaya kendini hazırlamak içindir. Cihanı velveleye verecek çığlığı o, sükûtun savm-ı visalinde yetiştirecektir. Soluğu, çamura hayat getiren ruhu, rahm-ı maderde saklamak kolay iş midir? Hele bunu sebep ve hikmet perdelerinin bir bir düştüğü ve "Kudret'le, hailsiz yüzyüze gelindiği bir buudda yapmak, herkesin taşıyabileceği bir hamule midir? Mihraptaki meyveleri görmek için Zekeriya gözü gerektir. O meyveler ki Cennet'ten, gelmiştir. Cennet istikbâl demektir. Âdem istikbâl meyvelerini devşirmeyle yetinmeyip, hâle, yani tene ait meyveye el uzatınca, istikbâlden hâle düşmüştür. Hâl sıkıcıdır, boğucudur. Eşya ile münasebeti bulunduğu mekanla sınırlıdır. Halbuki Meryem'in sonsuzluğa yelken açışı daha henüz anne karnının dar ve karanlık cidarları arasındayken başlamıştır. O, yediği Cennet meyveleriyle, canından can, kanından kan katacağı gönül meyvesinin cesede ait yönünü nescetme cehdini çocuk denecek yaşta sürdürmüştür. Hz. Zekeriya'nın gördüğü mihraptaki meyvelerle, insanları mihraba çekecek Meryem'in gönül meyvesi Mesih arasında böyle bir irtibat vardır. Bu irtibattır ki, Zekeriya'yı cesaretlendirmiş, kendisi ihtiyar ve karısı da kısır olduğu halde ona Allah'tan bir evlad, bir hayr'ül- halef talep ettirmiştir. Bu, Yahya'nın, bir bakıma annesiz dünyaya gelmesidir. Nitekim Hz. Mesih de babasız dünyaya gelecektir.

Hârikalar kuşağında yaşıyoruz. Dua, mucizevî gücünü gösteriyor. Talepte ısrar, levh-i mahv ve ispatı hallaç ediyor. Söz ve sesin döl yatağındaki aşı tuttu. Beyan, mermere, tekniğe galebe çaldı. Muhammedî ma'nâyı temsil, temessül etti ve Meryem'in şark canibindeki mekânının perdesini araladı. Berzahta sarsıntı var. Bekâret melekleşiyor. Meryem'e ilk müjdeyi melekler, kimbilir nice seneler evvel vermişlerdi. Şimdi "Beşer-i seviye" ona ruh üfleyecek.

Ürperti, korku, kadın için iffetin çelik zırhı. İffet sorgulaması, imtihanların en çetini. Hz. Lut'un kavmi böyle bir imtihanı kaybederek yerin dibine battı. Hz. Yusuf iffet imtihanındaki muvaffakiyetiyle aziz oldu. Hz. Meryem'in imtihanı ise çok ayrı bir buudda cereyan ediyordu. "Mekân-ı Şarkiyye" adı verilen bu buudda onun karşısına dikilen "Beşer-i Seviyye"nin ruhanî temessülüydü. Hâdiseler o buudun şartlarına göre ayarlıydı. Ama, Hz. Meryem şehadet âleminin kanunlarıyla orada vardı aynen Hz. Musa'nın, Hz. Hızır'a itirazı gibiydi Meryem'in ilk reaksiyonları. Halbuki orada, daha önce meleklerce müjdelenen vak'a olacaktı. Meryem'e ruh üflenecek ve Meryem, kendisine hiçbir beşer el sürmemiş olmasına rağmen ana olacaktı. O ise kendini, Cennetle Kâinatın Efendi'siyle beraber olmaya saklıyordu. Hâlbuki diğer insanlarla arasına gerdiği perde ile o, ayrı bir zaman tüneline girmişti. Tayy-ı Mekân cilvesi onu asırlar sonrasına götürmüştü. Veya Meryem istikbali mazi canibine çekmişti. Cennet'te ebed müddet sürecek beraberlikten bir an yakalamıştı Meryem; fakat belki o bunun farkında değildi. Her İki isim de bulunan iki ayrı "Mim", dünya ve ukba beraberliğine mi işaretti neydi!. Bu bir sırdı ve sır olarak kalacaktı. Meryem'in vücudunda Cennet'e ait hücreler vardı. Yediği Cennet meyveleriyle teşekkül etmişti bu hücreler. Ve şimdi de Meryem analığa ilk adımı Cennet'e göre atacaktı. Gönderilen ruh ona belki Cennet'ten koşup gelmişti. Belki de bu sırdan mı Cennet anaların ayakları altındaydı.

Meryem'e atılan "Kelime"ydi. Allah'ın kelimesi... Demek ki Mesih yekpare bir ses, bir çığlık olacaktı. O'nun ses yanı hep toprak yanına galebe çalacaktı. Mesih, anlatacak, anlatacak, hiç yorulma bilmeden, hiç bezginlik ve yılgınlık göstermeden anlatacaktı. Bir mes'ele bazen ona belki yüz defa sorulacak o ise yüz birincide yine aynı şevk ve aynı iştiyakla anlatacaktı. Çünkü o "Kelime"ydi. Sözün aslî cevheri olan "Kelime". Kelime olmadan kelâm olmaz. Kelâmın olmadığı yerde ise hayat mefluçtur. Önce "kelime" gelecek hayatı, yani diriliş devresini hazırlayacak. İçtimaî ünitelerin hepsi, teker teker "Kelime" ile fethedilecek.

Ses de en az hayat kadar şeffaftır; Sonsuz Kudret'i perdesiz gösterir. Hayat ve ses birbirini tamamlayan iki ayrı mucizedir; sebeplerle izahı mümkün değildir. Onların asıl yurdu Kudret evidir. Onlar buraya aynen insan gibi geçici olarak gelmiştir. Hayat ve ses dünyamızın en aziz iki misafiridir. Asılları, mayaları öteye aitdir. Şu kadar var ki, bu iki mu'cizede dürülü olan sırlar henüz keşfedilebilmiş değildir. Ses keşfedildiği, ondaki sırlardan bazıları çözüldüğü gün Mesih'i keşfetmiş ve onun bir "kelime" oluşundaki sırları da çözmüş olacağız.

Kelime, kamuslarda kaldığı sürece hep kelime olarak kalır. Onun tek başına ma'nâsı sınırlıdır. Hâlbuki kamustan çıkıp kelâma girse ve diğer kelimelerle omuz omuza verip kelâmı desteklese o zaman her kelime kendisinden çok daha çaplı bir ma'nâ, değer ve kuvvet kazanır. Mesih kelime, kendisine "Cevâmi'ü'l-Kelim" verilen Hz. Ahmed (asm) ise kelâmdır. Biri diğerini tamamlamak için vardır. Mesih, ahir zamanda yine bir "Kelime" olarak gelecek ve Hz. Ahmed adına "Kelâm"ı temsil edene iktida edecek, yani omuz verecek; kendini kelâmın bağrına salıp eritecektir. Mesih böylece "Reşha" olacak ve Hz. Ahmed'i gösterecektir. Onda vücud, onda cesed ve onda ten aramak beyhudedir. Ve zaten bu ma'nâda, Mesih'i Mehdî'den tefrik etmek mümkün değildir... Bu ferd plânında Mesih ve Mehdî münasebetidir. Kitle halinde Mesihiyeti ise, saflaşmış, durulaşmış, asıl hüviyetine kavuşmuş bir Hıristiyan cemaat temsil edecektir.

Hamilelik devresi, cemaatlerin tekevvün safhası "mekân-ı Kasiyye" de olmalıdır. Gözden ırak ve herkesten uzak ma'nâsınadır "Kasiyye". Meryem hamile kalınca öyle yapar, gözden ırak ve insanlardan uzak bir yere çekilir. Bununla bize tekevvün ahlâkı öğretilir. Ayrıca, hamile kadının, hamilelik süresince böyle davranmasının çocuk üzerinde nasıl müsbet te'sir yaptığı veya yapacağı ayrı bir araştırma konusudur. Ehli, tetkik ederse, âyetten ayrı bir nükte daha yakalanmış olacaktır. Kendini aşamamış, hasedini yenememiş, kıskançlık girdabından kurtulamamış insanların bakışlarındaki şerare, kimbilir cenini nasıl tahrip etmektedir, bunu henüz bilemiyoruz. Ancak, bizim burada çok rahatlıkla söyleyebileceğimiz, tekevvün halindeki cemaatın hain bakışlardan uzak kalması gerektiği hususudur. Böylece cemaat hem kendini korumuş olacak hem de güç potansiyelini sadece kendi tekevvününe harcayarak enerji zayiatını asgarî seviyeye indirecektir.

Cemiyetin tekevvününde "Mekân"ın önemi asla küçümsenemez. Cemiyet, mekânda tekevvün eder. Gözden ırak olan mekânda. Evlerde, yurtlarda, kurslarda ve okullarda. Devlet sistematiğine geçildiği zaman da mekân mühimdir. O zaman da mekân, kışladır, bütün mekteplerdir, devlet daireleridir, sanayi ve ticari kuruluşlardır... Cami ve mescidler ise, zaten mekân ifadesinden ilk akla gelecek ma'nâlardır. Onlarsız mekân tasavvur olunamaz... Hayat mescidde başlar; Kabe ile devlet ve medeniyet olur. Şu, aksi asla mümkün olmayan bir kaide olarak bilinip bellenmelidir ki, mescidini yapamayanlar, hiçbir zaman Kâbe'yi fethedemezler, bir medeniyet kuramazlar. Mekânı şuur haline getirememişlerin ise, cemaat veya cemiyetle uzaktan yakından alâkası yoktur.

Doğum sancısı. Ruhullah muştusunu bağrında büyüten ızdırap. "Keşke unutulup gitseydim; ve keşke bu günleri görmeden ölseydim" dedirtecek kadar ağır basan imtihan. Doğuştan seçkinlere tatbik edilen istifa ameliyesi… İmran soyluların kuracaktan ümranın temeli, ya şehid kanı ister ya da çile ile billurlaşan gözyaşı. Bir bakıma gözyaşı şehîd kanının bedeli olur. İkisinin de olmadığı bir bezmde ümrandan söz edilemez. Orada hayat, orada hayatın tezahür nisbeti olan kuvvet, ama mutlak ma'nâda kuvvet yoktur da ondan. Şehid kanı hayattır; en az ölüm kadar canlıdır. Şehid kanı kuvvettir; en az hayatı teslim alacak kadar güçlüdür. Gözyaşı özde, ruhta, yani hayatın asıl cevherinde bir diriliştir. Kasvel bağlamış kalblerî çözecek kuvvet ancak gözyaşında vardır. Gözyaşı hayattır, gözyaşı kuvvettir.. Diriliş devresinde gözyaşının yeğlenmesi bu sırdan olsa gerektir. Ölüler hayat veremezler. Dirilişi yalnız diri gönüller temsil ederler... İpi ancak, kendisini "Kadîr" ismine göre yeniden akord edebilen kitle göğüsleyecektir. Bu mesihî ma'nâyı temsil edene kayıtsız şartsız itaatla mümkündür. Hayatın her seviye ve her sahasında bize kudsîlik ruhu hâkim olmalıdır...

Temelinde çile ve ızdırap olmayan dâva ve idealler köksüzdür, soysuzdur. Çilesizlerin, ızdırapsızların iniltiden yoksun olanların kundakladıkları dâva ne kadar talihsizdir. Cemiyet sancı çekmeden liderini doğuramaz. Lider de sancı çekmeden cemiyet kuramaz.

Kader önüne su serpmişse, lidere gaybî el, bir hurma dalı gibi uzanır. Üzerinde taze hurmalar bulunan bir hurma dalı gibi.. Taze hurma, güçlü kadro ferdleridir. Nesli cediddir. Silkelendiğinde, kudret helvası gibi yağacak, inecek ve liderinin dört bir yanında yerlerini alacaktır. Teslimiyet doruk noktadadır. Ölüm dahi muhalefete mazeret değildir. Güce güç katacaktır taze hurmalar. Birinci devrenin bitip ikinci bir devrenin, yeni bir doğuşun başladığının müjdesi olacak taze hurmaların dallarından düşüp Meryem'in kucağına dökülüşü.. Sonra bir ses duyulacak. Yeni doğanın bir lider, bir "Seriy" olduğu, olacağı haber verilecek.. Bu "Kadir" isminin "Rahman" burcunda tulû'u, doğuşu demekdir. İşte bu devrede lidere kuvvetle destek olmak gerekdir.

İman kuvvetiyle, ihlas kuvvetiyle, bağlılık kuvvetiyle, ilim kuvvetiyle, kitabet ve hitabet kuvvetiyle, teknik kuvvetiyle ve fizikî kuvvetle.. "Bana kuvvetle yardım edin" diyen Zülkarneyn'in istediği, talep ettiği bütün kuvvet çeşidiyle.. Kuvvetli mü'minin, zayıf mü'minden daha hayırlı olduğunu hatırlayarak.. "Düşmana karşı gücünüz yettiğince kuvvet hazırlayın" emrindeki hikmeti şuur haline getirerek.. "Kuvvet atmaktır" hadîsindeki ma'nayı kavrayarak.. "Kitab'a kuvvetle sarıl" İlâhî fermanına uygun bir şekilde "Düsturlar"a kuvvetle sarılarak.. Hayatın, İhya ve dirilişin söz konusu edildiği yerlerde, âyetlerin ekseriyetle "Kadir" fezlekesiyle bitmesindeki sırdan bir işaret ve beşaret kaparak, lidere kuvvetle destek olmak gerektir..

Alışılmışın, ülfet ağına takılmışlığın dışındaki her yeni doğuş ve her yeni hareket, gözleri perdeli yığınlarca evvela yadırganır, irdelenir, dışlanır. Kitle ruh haliyle yapılan bu karşı gelişler esasen hiç mühim değildir. Mesih doğmuşsa, Meryem'in iffeti melekleri dahi gıptaya sevkedecek kadar temiz ve duruysa korkulacak, endişe edilecek bir şey yoktur. Bugün ona hakaret savuran diller, beşikteki çocuk konuşmaya başlayınca ebkem kesilecek ve bugün, onu öldürmeye uzanan eller, birgün biat yarışına girecektir.

Evet, işin başında, belki seni bir cemaat olarak küçük görecek ve dengedeki ağırlığını bilmedikleri için seninle konuşma ihtiyacı bile duymayacaklardır. Çünkü sen o gün henüz beşikteki Mesih'sin. Ancak, Meryem susup ısrarla seni işaret edince, devrin ileri gelenleri, bir milletin kaderini ellerinde tutanlar sana hayret dolu gözle bakacaklar ve "Biz beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz" diyecekler.

Ama, o gün başka ses ve soluk kalmayacak; sadece beşikteki çocuk konuşacak, O da anası gibi istikbâle kayacak ve istikbâlde kendisine bir bir verilecek olan payeleri sıralayacak.. Beşikteki çocuk, kardinalleri teslim alacak..

Bizim için en zor ve en çetin devre de budur. Romalı kabul etmeden, bizi Roma'nın kabul etmesi en korkunç bir nifak oyunudur. Meryem'in çocukları, Mesih soluklular, ikinci dirilişin temsilcileri, kendilerini bekleyen bu en tehlikeli handikapı da aşacak ve bu oyuna gelmeyeceklerdir. Mazimiz, istikbâlimizin en kuvvetli garantisidir. Biz kendimizi değiştirmedikçe Allah (cc) bizi değiştirmeyecektir!.