Eylül 1989 · s. 32 · 7 dakikalık okuma
Belgeler Gerçekleri Konuşuyor
Ahmet Akgündüz · Doç. Dr. · Tarih


Doç. Dr. Ahmet Akgündüz

Dünyadaki İslâm düşmanları ve özellikle Batılılar, Osmanlı Devleti'ni, kılıcının korkusu ile topraklar fetheden, girdiği topraklara daima zorla yerleşen, mânâ ve kültürden uzak sömürücü bir imparatorluk olarak görmekte ve göstermektedir. Ne acıdır ki, onların bu propagandalarına kendilerinden çok biz Cumhuriyet nesli Türkler aldanmış bulunmaktayız, öyle ki, Bulgaristan hadiselerinin üzüntüsünü yaşadığımız şu günlerde, elli yıldır okullarımızda okutulan ve özellikle Emin Oktay'a ait tarih kitaplarından, Osmanlı Devleti'ni, Fatih'in fetihlerini ve II. Sultan Abdulhamid'in sert ancak bugün hikmeti anlaşılan iç ve dış siyasetini anlatan satırları bir gazetede neşretseniz ve 'Bulgar tarihçileri böylece bize iftira ediyor' diye de not düşseniz, sivil ve resmi şahsiyetlerin takdirini toplayan bir yazar olursunuz. Yani Bulgaristan'ın bize revâ gördükleri zulmü ve yalanı, bir zamanlar biz ecdadımıza revâ görmüşüz. Osmanlı Devleti'ni bir İslâm devleti değil, sömürgeci bir İmparatorluk gibi görmeye ve göstermeye çalışmışız. Tarihimizin bu çarpıklığı mutlaka düzeltilmelidir.
Osmanlı Devleti, zorla ve zulümle hakimiyetini mazlum milletlere kabul ettiren bir imparatorluk değildir. Belki, müslümanların ve gayrimüslimlerin, eski tâbirle istimâlet ile yani kendi meyil ve arzularıyla, adâletinden ve huzurundan istifade etmek gayesiyle hâkimiyeti altına girmeyi arzuladıkları ve vardıkları her yere i'lây-ı kelimetullah sayesiyle ayak basan bir İslâm devletidir. Altıyüz sene yaşayan bir devletin elbette haseneleri de seyyieleri de olacaktır. Ancak kader-i ilâhinin bu kadar uzun seneler yaşamasını takdir ettiği bu devletin, hasenâtı herhalde seyyiâtına gâlibdir. Balkanlar'daki bazı hristiyan gruplara, kiliselerde yaptıkları âyinlerde papazlar tarafından şöyle duâ ettirildiğini, Amerika'da araştırma yapan bir arkadaşım, kilise kayıt defterinin orijinalinden bir müzede bizzat okumuş ve bize nakletmişti. (Belgenin fotokopisini istedik. Elde edersek yayınlayacağız). "Ya Rab! Bize de Osmanlı hâkimiyetinin altına girmeyi nasib et ki, dinimizi huzur içinde yaşayalım." O halde Osmanlı Devleti, kılıca dayalı ve sömürgeci bir imparatorluk değil, eşine tarihte ender rastlanacak olan bir İslâm devletidir. Burada Muhammed Abduh'un şu sözlerini tekrar etmeden edemeyeceğiz (Padişah Abdulhamid'e yazdığı bir layihada diyor): "İtikad ediyorum ki, bu zamanda imanın şartlarının birincisi Allah'a imandır. İkincisi Peygamber'e imandır. Üçüncüsü de, Osmanlı Devleti'nin bekasına imandır. Zira bu devlet yıkılırsa, Alem-i İslâm perişan olacak ve sahipsiz kalacaktır" (1)
AFRİKA'NIN KUZEY BÖLGELERİNİN VE ÖZELLİKLE CEZAYİR'İN OSMANLI DEVLETİNE İLTİHAKI
Yukarıdaki söylediklerimizin bir delili olmak üzere müşahhas bir misâl zikretmek istiyoruz. Bilindiği gibi Afrika'nın kuzey bölgelerine, Mısır'ı bir tarafa bırakırsanız Mağrib bölgesi denmektedir. Mağrib kelime anlamı itibarıyla batı demektedir. Mağrib diyarını tarihçiler üçe ayırırlar: Mağrib-i Aksâ, Fas devletinin bulunduğu bölgedir. Mağrib-i Evsat, Cezayir bölgesidir. Mağrib-i Ednâ da, şimdiki Tunus ve kısmen de Libya topraklarıdır. Mağrib ülkelerinin yerlilerine Berberiler denir. Antropolog ve sosyologlarca sert mizaçlı, bildiğinden vazgeçmeyen, örf ve adetlerine sımsıkı bağlanan vahşi bir kavim olarak vasıflandırılırlar. Bizi asıl ilgilendiren bu bölgenin ve sert mizaçlı Berberilerin etkilendikleri din ve medeniyetlerdir (2)
Berberiler, Emeviler zamanında İslâm'la tanışmadan önce, 400 yıla yakın hristiyanlığın ve Roma Medeniyeti'nin te'sirinde ve istibdadı altında yaşamışlardır. Çok ilgi çekici olan, bu zaman zarfında, Berberiler'in sadece % 20'sinin hristiyan olabilmesi ve kendi atalarına ait batıl inançlardan asla taviz vermemesidir. Roma Medeniyeti'nden kalan eser ise, Akdeniz kenarındaki Roma asker ve dükalarına ait bazı harâbe şatolardan ibarettir. İslâmiyet ise, kuzey Afrika'ya Hz. Ömer zamanında girmiştir. İnsanı hayretlere düşüren taraf ise vahşi ve sert mizaçlı olan Berberilerin yüzde sekseninin 40—50 sene içinde İslâmiyeti kabul etmesidir. Şu anda Mağrib ülkelerindeki müslümanların nisbeti %90 civarındadır. Berberiler sadece İslâmiyet'i kabul etmekle kalmamışlar; Kur'ân lisanı olan Arapça'yı ana dillerinin yerine ikâme ettikleri gibi, aralarına yerleşen müslüman araplarla birlikte tek ırk haline gelmişlerdir. İşte İslâm'ın gönüllerde kurduğu tahtı, bu vahşi milletin kurduğu Muvahhidler, İdrisiler, ve Murabıtlar Devleti gibi İslâm Devletlerinde görebilirsiniz
MAĞRİB ÜLKELERİNDE OSMANLI HAKİMİYETİ VE CEZAYİRLİLER'İN YAVUZ SULTAN S ELİM'E YAZDIKLARI MEKTUP...
Kısa zamanda Berberiler'in müslüman olmalarını bir türlü hazmedemeyen Roma'nın kalıntısı Batılı devletler, daima müslüman Mağribliler'i rahatsız etmişlerdir. Bu bölgelerde kurulan İslâm devletleri, iç ihtilafları sebebiyle zayıfladıkça, Demokles'in kılıcı gibi Fransız, İspanyol ve İtalyanlar'ı karşılarında görmüşlerdir. İşte XVI. asrın ilk çeyreğinde Mağrib ülkeleri yine hristiyan istilasına ma'ruz kalmış ve kendi devletleri zayıf düşmüştür. Bir tımarlı sipahinin çocukları olan Oruç Reis ve Hızır Reis de, bu bölgeye Fatih zamanında gelmişler ve yerleşmişlerdir. Bahadır kardeşler, kısa zamanda hristiyanları durdurmak ve iç ihtilafları önlemek üzere gayret göstermişler ve bunda da muvaffak olmuşlardır. Avrupalılar'ın Mağrib müslümanlarını canavar gibi parçalamayı beklediğini çok iyi bilen Cezayirli müslümanlar ve bunları birliğe davet eden Oruç ve Hızır kardeşler çareyi Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim'e mektup yazmakta bulmuşlardır. Mektubun gayesini tek cümleyle Özetlemek mümkündür; "Biz Osmanlı Devleti'ne tâbi olmayı ve o devletin bir vilayeti olarak kalmayı istiyoruz. Mümkünse Hızır Reis'i de bize Beylerbeyi (vâli) olarak tayin ediniz" (3)
İsterseniz mektubun özetini de takdim edelim.
"Cezayir'deki Kadı, Alimler, İmamlar, Hatipler, Tüccarlar, Eminler ve bütün re'ayânın Sultan'a mektubudur.
Sultanımızın yüce makamına zafer ve saadet dualarımızı takdim ettikten sonra Cezayir'de olan biz bendeleri size yazıp i'lan ediyoruz ki:
Sizin, bizim yanımızda büyük bir mertebeniz vardır. Gün geçtikçe size ta'zimin vücubuna ve lüzumuna daha çok inanıyoruz. Biz tazimlerimizi size arzetmek istiyoruz ki, mektup onun ifadesine kâfi değildir. Biz, saadetinizle sevinçliyiz. Size öyle itimat ediyoruz ki, güvenimizin içi, dışı, evveli ve ahiri güzel olacağınıza inanıyoruz. Emrinize hazırız. Bu bendelerinizin size hürmetten başka şeyleri yoktur. Şerefli makamınızın devamını istiyoruz. Bu bendelerinizin Allah düşmanlarının yaptıkları zulümler ve Allah dostu olan mü'minlerin yardımları ile ilgili haberleri uzundur. Ancak özeti şudur ki:
Azgın kafirler Endülüs'ü istila ettikten sonra Vehrân kalesine geldiler. Diğer müslüman beldelere tecavüz için Becaye ile Trablus'u aldılar. Sadece bizim diyarımız olan Cezayir kaldı. Daire ortasında kalan nokta gibi, garip ve şaşkın kaldık. Her taraftan kâfirler bizi sıkıştırdı. Biz de Habl-i Metin olan dinimize sarılıp Allah'a sığındık. Kâfirler bizi hakimiyetleri altına almak istediler. Biz de baktık gördük ki, başka çâremiz yok. Ehl-i teslise mal, Çoluk—çocuk perişan olmasın diye itaat ettik. Bu sıkıntıdan sonra kâfirler geldi; Vehran'ı, Becâye'yi ve Trablus'u aldı. Gemilerle bizi esir almaya uğraştılar. İşte bu sırada büyük mücahit Oruç Bey, bir miktar gazilerle çıkageldiler. Biz de onu karşıladık. Ve "Allah'ın fazlıdır" dedik. Bizi kurtardı. Daha önce Becaya kalesine gelmiş orayı almış ve mücahit Fakih Abul—Abbas Ahmed bin Kadı ile kurtarmışdı. Kâfirlerin bir kısmı kaçtı ve bir kısmı da öldürüldü. Müslümanlar galip oldular. Sonra Oruç bey oradan ayrılıp bizim imdadımıza koşmuştu. Oruç Bey, Telmesan savaşında şehid olunca kardeşi mücahit Hayreddin ona hayr'ul halef oldu. Tam adaleti ve Şer-i Şerife ittibaından başka bir şeyi görmedik. Bize hâmi oldu. Mezkur, size de çok ta'zim etmekte, cihadı asıl vazife bilmekte ve her şeyini Allah yolunda feda etmektedir. Kendisini ilâyi kelimetullah'a adamıştır. Bütün gayesi size hürmet ve itaat olduğundan biz de onu sevdik. Nasıl sevmeyelim ki, bizimle birlikte cihad için at koşturmaktadır.
Bu sebeple yüce makamınıza arzumuz şudur ki; Emirimiz Hayreddin size dönmek istiyordu. Buranın ileri gelenleri bırakmadılar; "Hristiyanlardan korkarız " dediler. Bu sebeple size elçimiz olarak Fakih Ebül— Abbas Ahmed gönderildi. Biz emirimizle beraber sizin hizmetinizdeyiz. Diğer hususları mektubu getiren size arzedecektir.
1-10 Zilkade 925 (Ekim 1519)" (4). Bunun üzerine Hayreddin Paşa, Cezayir beylerbeyi olarak tayin edilmiştir. İşte Osmanlılar'ın Cezayir ve Tunus'u nasıl fethettiklerinin doğru şahid budur. Bu hakikat, 300 sene müddetince Cezayir ve Tunus'un Osmanlı elinde kalmasını temin etmiştir. Osmanlı elini çekince Avrupalılar'ın zulmü tekrar başlamıştır. XX. asırda Cezayir'de yapılan Fransız vahşetini bilmeyen yoktur.
Burada şunu da belirtmekte yarar görüyorum ki, gerçek yukarıda anlatıldığı gibi olmasına rağmen, Avrupalılar günümüzde bile, Osmanlılar'ın bu diyarlara zulümle girdiğini, Berberiler'in hâlâ hristiyan yahut putperest olduklarını anlatabilmektedirler. Bir zamanlar, Cezayir'de yaptıkları vahşeti, bize de müslümanların isyanı olarak kabul ettirdikleri gibi, 1988 yılında Roma'da yapılan bir ilmi konferansda, Prof. Dr. Halil Cin'in bu belgeyi tebliğ olarak sunması üzerine, hristiyan ilim adamları ile Batı hayranı çok az Cezayirli bilim(!) adamları, itiraz etmek istemişlerse de, yine hristiyan olan İtalyan Prof.lar gerçeği kabul etmişlerdir. 1989 haccı münasebetiyle kendisiyle tanıştığım Fas yüksek Devlet Konseyi üyesi (Divan-ı Meliki) Prof. Dr. Ahmed Mâ'ul—Ayneyn de, bu vesikanın mânâsını tasdik etmiş, benzeri mektupların kendi arşivlerinde de bulunduğunu ifade ettikten sonra şunu söylemiştir: "Şu anda sadece Mağrib ülkeleri değil, bütün Alem-i İslâm aynı ızdırab içinde. Ne zaman Alem-i İslâm'a sahip çıkıp bizi de sevindireceksiniz?" Biz de soruyoruz:
"Ne zaman ey nesl-i cedid ve ne vakit ey İslâm'ın bayraktarı olan şanlı milletin torunları?" Bu sorunun cevabını vicdanımız ve kalbimiz "Pek yakında..." diye cevaplıyor. Siz de katılıyor musunuz, değerli okuyucularım? Ve duâ ediyor musunuz?
DİPNOTLAR:
1) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, YEE; Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor(l), İstanbul, sh. 162 vd.
2) islâm Ansiklopedisi, Berberiler Maddesi, Şemseddin Sami,
3) Krş. Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, c.II, sn. 364 vd.
4) Topkapı Sarayı Arşivi, No: 6456