Sızıntı Arşivi

Aralık 1997 · s. 504 · 5 dakikalık okuma

Bekâ Billah

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Kelime mânâsı itibarıyla, devam, sebat ve hep aynı hâl üzere kalma anlamına gelen bekâ; kulun, kendi nefsi dahil bütün eşyayı -onların zâtları ve nefisleri itibarıyla- yok kabul edip, canlı-cansız her nesneyi Hazreti Vücûd’un ya da Hazreti İlim’in ziyâsının bir tecellisi ve bir gölgesi olarak vicdan müşahede ile müşahede etmesidir. İşte böyle, nefis ve benlik cihetiyle mahv u sahka uğrayıp, sonra da Hakkın bekâsıyla yeniden var olan sâlik, artık Hakkın vücûduyla mevcûd, Hakkın bekâsıyla bâkî, Hakkın hayatıyla hayy, Hakkın ilmiyle âlim, O’nun iradesiyle mürîd, sem u basarıyla da semî’ ve basîrdir.. insan üstü görür, duyar veya öyle görüp duymaya terettüp eden mazhariyetlerle serfirâz olur. Bu seviyede zevkî ve hâlî olarak kendi isim ve resminden sıyrılabilen müntehî bir sâlik, izâfi olarak, arz ve semada Allah’ın sıfatlarından biriyle tavsif edilir ki, melekûta açık olanlar vicdanlarında her zaman bunun bir aks-i sadâsını duyabilirler. Bu, bir mânâda her gönül erinin, kendini idrak ve zevk edişine göre isimlendirilmesi de sayılır ki, bu da Mahbub-u Hakikî’den başka hiçbir şey görmeyen, hiçbir şey düşünmeyen; kalbi hep O’nun varlık ve bekâsıyla atan; ruhu her an O’nun ayrı bir lem’a-yı tecellisiyle yenilenip duran saf ruhların temâşâ ve zevk ufkudur. Sâlikin, onu bu zirveye taşıyan Hak’la münasebeti, Hakkın da onunla bu ölçüdeki muamelesi devam ettiği sürece, böyle bir “bekâ billah” kahramanı; ilim, idrak, his ve şuur itibarıyla, az da olsa başka şeylerin tesiri altına girmeyi kalbî ve ruhî hayatını söndürebilecek bir mânevî küsûf gibi görür; ez-kazâ, böyle bir şeye maruz kaldığını hissederse, bir an evvel bu kâbuslu durumdan sıyrılmak için, Hazreti Mahbub’un, meârif-i mahsusası ile onun ruhuna bir perde aralamasını beklemeye koyulur ve göz kırpmadan da bekler durur.

Bir diğer yaklaşımla bekâ; fâni meşhudât ve mahsusâtın kendi renk ve çizgileriyle bütün bütün zâil olmalarını müteakip -bu biraz da zamanın tesiri altında bulunmayı duymaya göredir- kendi şartlarına bağlı, gelip geçici mukayyet bir devam veya ilâhî inâyetin harikulade teyitleriyle mutlak bir istimrardır. Şöyle ki hak yolcusu; yoldaki işaret ve işaretçilerle seyr ü sülûkunu sürdürürken, belli bir noktadan sonra -nokta ifadesi yolcunun duyuş ve sezişleriyle mukayyettir- emâreler, işaretler yol kenarlarına çekilir ve görünmez olurlar. Medlûlün, kendi varlığının ziyâsıyla delil ve işaretlerin nurlarını aşkın hale geldiği ve şahitlerin, yüce gerçeğin destanı adına birer malzeme veya enstrümana dönüştüğü makam görüntülü bu nokta; farklı bir nefes alma noktasıdır ve farklı bir zaviyeye yönelme halidir. Yolculuk devam ederse -bu biraz da sâlikin istidadının, daha ötelere açık olmasına ve azmin sürekliliğine bağlıdır- âfâkî ve enfüsî atmosferlerin her yanında “fenâ” esintileri hissedilmeye başlar. Sülûk, zaman ve mekan üstü bir hâl alınca da; vicdanda bekâya açık tam bir fena duyulur ve hissedilir ki; artık böyle mânevî bir atmosferde ne hâl ne de meâl söz konusudur. Bu noktaya -yukarıdaki nokta mülâhazası mahfuzulaşınca aklın dili tutulur.. idrak kendi kabuğuna çekilir.. ve artık her yanda yıldızlar parlaklığında şahitler de olsa, güneş zuhur ettiğinde her şeyin gaybûbet etmesi gibi, en parlak ışık kaynakları dahi silinir gider.. mazmûnunca, fevka’l-idrak, fevka’l-ihâta ve fevka’l-ihsas sadece ve sadece O kalır. İlmin bilinen sebepleriyle elde edilen bilginin derkenar haline gelmesi; bilinenlerin bir mâlum-u mahza içinde eriyip yok olması; bütün görmelerin, sezmelerin zâtî olarak silinip gitmesi; bunlara karşılık, görme, bilme, sezmelere dayanan mânâ ve muhtevânın olduğu gibi devamı; hakikatin her şeye galebe çalması ve bütün mahiyetleri “cem” nurlarının kuşatması neticesinde izâfî gerçeklerin birer birer kaybolması mânâsında O’nun bekâsı ki, birinci derece ilmî, ikinci derece şühûdî ve üçüncü derece de zevk-i vücûdî mertebelerine bakar. Bu mertebelerin hemen hepsinde, fenâ bekâya bir yol teşkil eder ve onun gerçekleştiği her yerde, ayrı ayrı his ve idraklerin seviyesine göre bakabilir ve eşyanın başına kendi hakikatinden izâfî atkılar, izâfî renkler salar.. bu itibarladır ki, bu makam, sadece “bekâ billah” sözcüğüyle değil de, daha yerinde bir deyimle, “bekâ billah-meallah” sözleriyle ifade edilmesi yeğlenmiştir.

Ayrıca böyle bir yaklaşımda, iki farklı zâviye söz konusudur:

1. İnsanın, eşya ve hâdiseleri onların vücutları ve zâtları itibarıyla fâni bulup, fâni hissettiği bir haldir ki -bu seviye, her şeyin kendi nefsine bakan yanlarıyla mütelâşî olup gitmesi seviyesidir ve sâlikin, bu mânânın hâsıl ettiği atmosferle kuşatıldığı yer de “Hazreti Cem”dir- her şey zevken ve hissen itibardan düşer ve bütün bütün sıfırlanır.

2. Müteyakkız sâlike, farkın galebesi durumunda eşyanın bitamâmihâ fenâ bulmaması; aksine bütün varlığın nisbî ve izâfî vücutlarının bekâsı söz konusudur ki, bu iki ayrı seviyedeki duyuş, seziş ve zevk edişe büyükler, “Cem’de sukût, farkta sübût söz konusudur” demişlerdir.

Konuyu Sahabi telâkkisine yaklaştırarak yorumlayacak olursak; hiçbir şey kendi nefsi itibarıyla var değildir; her şey Vücûd-u Hakkın kendi dalga boyundaki tecellilerinden ibarettir. Eşyanın hakikatinin sübûtu kendi çerçevesinde bir gerçek, Hakikî Vücûd’a nisbet edildiğinde ise izâfilikten öte bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Böyle bir telâkki, mebde’de bir itikat ve kabul, neticede ise bir ilme’l yakîn, bir şühûd ve bir zevktir ki, seyr-i sülûk-i ruhânî sayesinde, sâlikin kalbinde bütün varlık ya tamamen kıymetten düşer ve sıfırlanır veya Hakiki Vücûd’ un namütenâhi ziyâsı karşısında, güneş tulû ettiğinde ateş böceklerinin ateşlerinin silinip gitmesi gibi silinir gider; sâlik de, kalben ve zevken bütün mâsivâdan sıyrılarak O’nun iradesinin vesâyetine, meşîetinin şümûlüne ve vücûdunun nurlarına müstağrak olarak kendini zevk-i ruhânisinin çağlayanlarına salar ve “Hû” der durur.

Böylece her sâlik, zevken ve hâlen kendi fiillerinde fâni olmakla Hakkın ef’âlinde yeni bir vücûd ve bekâya açılır. Kendi sıfatlarında fâniliği duymakla Hak sıfatlarındaki bekâyı zevkeder. Kendi zâtını unutmakla da -unutma hususu farklı yorumlara açık bir konudur- Hakk’ın vücûdunun ziyâsıyla yer yer fark, zaman zaman da cem’ mülâhazalarıyla yeni bir varlığa erer ki, böyle bir mertebeye erişen talihli sâlikin önünde, istidadının ölçüsü nisbetinde sadece “maiyyet-i ilâhiyye” kalmıştır ki, o da bekâ billah kahramanının ulaşacağı en son zirvedir. Böyle bir makama mazhariyet beraberinde bazen hayret, bazen sekr ve dehşet getirir. Câmi bu hayreti, şu sözleriyle çok güzel ifade eder:

—Aşk neyzensiz, biz de neysiz değiliz. O bir lâhza bizsiz, biz de onsuz olamayız. Ney ki her zaman nâmesini süsler; hakikatte ise nâmenin süsü de neyzenin soluklarındandır.”

Bir başkası ise, böyle bir hayreti ve hayret üstü dehşeti şöyle dile getirir:

Dîdemin envarı Hû’dur, aklımın fermanı Hû.

Dilimin ezkârı Hû’dur, nâlemin efgânı Hû.

Gönlümün seyrânı Hû’dur, canımın cânânı Hû

Sırrımın esrârı Hû’dur, mihrimin tâbânı Hû.

Âşık-ı sermest olanlar Hû iledir Hû ile,

Savmı Hû’dur, iydi Hû’dur, zühd ile erkânı Hû.

Nakd-i vârın harç kılmış yoluna dildarının,

Vaslı Hûdur, faslı Hûr, dert ile dermanı Hû.

Öyle ki, artık hep O’nu duyar, O’nu düşünür, O’nunla oturur-kalkar, O’nunla işler, O’nunla başlar, O’nun cezbiyle müncezib kendini vahdet çağlayanlarına salar ve irâdî gayri irâdî ep O’nun hoşnutluğu etrafında döner durur.. dönüp dururken de sürekli O’nun şuaât-ı ilim ve vücûdunu âğyârı ifnâ, yârânı ibkâ tecellileri karşısında “Yâ Hayy” der kendini hisseder gibi olur, “Yâ Hak” der O’nun ziyâ-yı vücûdu karşısında erir gider.