Ekim 1987 · s. 9 · 6 dakikalık okuma
Bebeğin Yeniden Keşfi
Şerafeddin Alan · Dr. · Tıp

Acaba bebek, doğumu takip eden dakikalar, saatler, günler ve haftalar esnasında görüyor mu, duyuyor mu? Eskiden cevap olarak "hayır" veya "çok az şey'' diye söylenirdi. Modern psikoloji ise bunun yanlış olduğunu söylemektedir. Zira duyu sistemleri ve idrak etmeyle alâkalı organizasyon kapasiteleri başlangıçtan itibaren fonksiyonel olup yetişkinlerde olduğu gibi gelişmiştir.
İlim, böylece bebeği ayrı bir Lazda yeyeniden keşfetmiş oluyor. Sonzamanlara kadar bebeğin, fonsiyorr görmeye henüz hazır olmayan herediter vasıfları taşıyan bir çanta şeklinde dünyaya geldiği düşünülürdü. Psişik sistemi, seneler sonra genetik potansiyele göre hareket edecek şekilde başlangıçta herşeyden habersiz ve tesirsizdir. İlk aylardaki psişik hayatın sanki amniyon kesesi içinde olduğu gibi sessiz ve sakin ve bir bakıma fötus hayatının dışarıda devamı olduğu zannedilirdi. Bazı ebeveynler de çocuk ancak konuşmaya başladıktan sonra onunla alakalanırlar. Bu düşüncelerin bugün tamamen geçersiz olduğunu görüyoruz. Zira perde kalkar kalkmaz sahne başlamaktadır. Psikologlar bu küçük canlıyı, gerçekten idrak etme yönüyle oldukça zengin, duyu ve duygu kapasitesi son derece gelişmiş olarak değerlendirmektedirler. Son zamanlarda farkedilen bu fakülteler, küçük canlı daha hayat sahnesine çıkmadan anne karnındayken çalışmaya başlamaktadır. Fötus (anne karnındaki bebek) hisseder, öğrenir, hatırlar. Dışarıdan verilen sesleri hafızasına kaydeder. Tecrübi olarak, doğmadan önce verilen sesleri bebeğin tanıdığı isbatlanmıştır.
Araştırıcılar, bebek davranışlarının kompleks dilini inceleyerek, dünyaya gelişte bebeğin iç alemini keşfedebildiler. Bir bakıma dünya ile diyaloğu demek olan davranış, insanın çevresiyle münasebetini ifade eden işaretler sistemidir. Dikkatli bir gözie incelenen küçük bir bebeğin davranışlarının çok çeşitli olduğu, cevap verdiği uyarıların hususi yerlerine uygun, bazı reaksiyonlarının aynen yetişkinlerdeki gibi olduğu gözlenir. Dolayisiyle yeni doğan bebek, mental olarak inaktif bir yaratık olarak görülürse bütün bunların izahı mümkün olmaz.
Dr. Brazleton'a göre hayatın daha ilk dakikalarından itibaren bebeğin gözle görülür geniş, düzenli bir davranış yelpazesi vardır ve çevresi ile yakın bir münasebet içindedir. Erkenden başını ve bakışını sese doğru çevirir, annesinin sesini ve yüzünü tanır ve bunları başka ses ve yüzlere tercih eder. Mimikleri okumayı bilir, annesinden duyduğu şeyle yüz ifadesi aynı değilse bunu derhal farkedebilir.
Dış dünya ile tesirle bir münasebeti gösteren bu davranış şekilleri, doğumdan önce insan beyninde oldukça gelişmiş göromotris bir organizasyonun ifadesidir. He'rbir duruma oldukça uygun cevaplar ve reaksiyonlar elde edebilmek için, bebek değişik uyarıları birbirinden ayırt edebilecek kapasiteye sahip olmalıdır ve belli bir hadiseyi zaman içinde değişik durumlarda tanıyabilmelidir. Bu da mükemmel bir beyin çalışmasıyla halledilmektedir. Alman mesajları entegre etme, analiz etme ve uygun reaksiyonları açığa çıkarmak gerekir.
İdrak etme ; görme, işitme v.s. ile alakalı mesajı sadece kaydetmekten ibaret değildir. Duyu sistemi sayesinde uyarıyı kodlama, ondan bilgi çıkarma, uyarının, eşyanın ve kişinin iç görüntüsünü oluşturma işlemleri de idrak içinde yer almaktadır.
Bütün bunlar, alınan verileri duyu organlarıyla toplamak, tanımak ve guruplandırmak olan kompleks enformatik hadiselerden meydana gelir. Tanıma, çevredeki şartlar ne olursa olsun, dıştaki eşyayı tanıyabilme ve diğer eşyalardan ayırdedebilme kabiliyetidir. Sınıflandırma, fizyolojik bir fonksiyon olup, çevreyi düzene koyma, eşyaları, kafa içinde daha önce oluşturulan vasıflarına göre sınıflandırmadan ibarettir. Eşyanın psişik aktivite sahasına takdiminden önce daha birçok hadise meydana gelir. Hissi malumat toplanınca, ortadan kaldırma, süzme, ilâve etme, değiştirme ve yorumlama gibi tamamlayıcı bir seri organizasyona tabi tutulur. Bunlar ve diğer vasıtalar noksan sız bir şekilde çalışır ve neticede idrak işlemi olmuş olur.
İdrak etmenin büyük vasıflarından biri de organizasyondur. Basit bir misâl verilecek olursa, bir levha üzerine gelişigüzel dağılmış birçok nokta gösterilsin. Bunları mental olarak, değişik geometri şekillerine göre ya sıra, ya kolon, ya da çizgi olarak algılayacak şekilde sınıflandırırız. Objektif olarak noktalar, insanın dışında rastgele haldedir, fakat idrak hadisesi, zihin için bunları bir organizasyon içine sokar. Böylece beş duyuyla idrak ettiğimiz dünya ve içindekiler ne kadar değişken ve hareketli olurlarsa olsunlar bizim için artık tanınan şeyler olarak kalırlar. Zaten böyle olmasaydı, öğrenme ve buna bağlı medeniyet, neticede insan—kâinat arası münasebetleri kavrama mümkün olmazdı.
Bütün duyu hadiselerinde bebek, gelişmiş, organize bir iç yapıya sahiptir. Başını ses kaynağına çevirdiği zaman sadece sesi işitmekle kalmaz, esas sese karışan diğer sesleri ayırdeder, sesin yönünü tayin eder ve neticede cevabını o tarafa yöneltir (şekil 1). Yani dünyaya, tamamen lâzım olan cihazlarla gelir. Daha doğrusu gönderilir. Çünkü anne karnındayken dışarıda neler olup biteceğini bilip kendini ona göre hazırlaması mümkün olmadığına göre hem bebeği, hem de dış âlemi bilen bir sırlı El'in bu mükemmel mekanizmaları ayarladığını anlıyoruz. Zira basit bir ev yaparken bile tabiat şartlarını dikkate alarak soğuk olan bölgelerde başka, sıcak olan bölgelerde daha başka vasıflarla evi donatıyoruz. Bebekte de idrak etme sisteminin temel mekanizmalarının yerinde ve duyu kapasitelerinin fonksiyonlarının derhal uyum sağladıklarını görüyoruz.

Eskiden idrak ve alakalı sistemlerin sıfırdan itibaren yavaş yavaş geliştiği zannedilirdi. Fakat şimdi hiçbir görüş, bu evolüsyon türü gelişme teorilerini kabul etmemektedir. Artık, hayatın başlangıcında idrak etmenin iç organizasyonunun çoktan tamamlanmış olduğu isbat edilmiştir. Bu sahada da evolüsyon teorisi tarihe karışmıştır.
Eski teorilerin tersine, bebeğin hatta prematürelerin doğuştan görmeye başladığı tesbit edilmiştir. Görme keskinliği henüz zayıftır, fakat ilk dört ay içinde süratle gelişir. 3,5 aylıkken farklı mesafeleri ayırt etme kabiliyeti olan "akomodasyon vizüel" tamamen gelişmiştir. Şüphesiz hayatın ilk haftalarında, nörosensoriyel sistem en iyi duruma ulaşmamıştır. Fakat bu durum, bebeğin etrafını çeviren saha ve eşyaları idrak etmesine mani değildir. 48 saatlik bir bebek, hareketsiz ışık kaynağı uyarılarına cevap verir. Çok kısa süre sonra, hareket eden cisimlerin durumlarını da idrak edebilir. Kendisine verilen- birçok uyaran arasında, öncelikle daha çok malumat taşıyan uyaranla alakalanır. Bebekler, 4 aylıkken renkleri ve bütün ve bütünün parçalarını yetişkinler gibi ayırdedebilirler. Farklı açılarda kendilerine gösterilen aynı eşyayı tanıyabilirler (Şekil 2). Bu da mükemmel olarak gelişmiş analiz kabiliyetini gösterir. Böylece bebek, çevresindeki şekil, renk, örgü ve yer mefhumlarını hareketlerine göre idrak edebilir. Bir tüpün içine girip çıkan bir maddeyi takip edebilir, tüpün içindeyken tekrar çıkacağını kavrar kî bu beynin analiz gücünü gösterir (Şekil 3).

İşitme sistemi de doğuştan oldukça fonksiyonel haldedir. Derhal çevresindeki sesleri ayırdedebilir, lokalizasyonlarını yapabilir. Daha anne karnındayken gürültüleri duyar, hatta reaksiyon gösterir. Hayatın ilk senesinde, ses şiddeti ve frekansı hakkındaki idrak kapasitesi yetişkinin kine çok yakındır. Yeni doğan, doğuştan gelen kapasitesiyle, insan sesine karşı hususi bir alaka gösterir. Daha ilk saatlerde, annesinin sesini diğerlerinden ayırır. Fakat biz, görme, duyma, dokunma, koku veya tad gibi duyuların bile geçen hadiseleri yakalamaya yetmediği ve çok değişik başka duyuların da bulunduğu bir kâinatta yaşıyoruz.
Bu duyular birbirinin destekçisidir. Aynı bir eşyayı sadece gören çocuk, başka defa benzer eşyaya sadece dokunsa onun önceden gördüğü eşyanın aynısı olduğunu anlar. Çocuklar, daha ilk günlerde emdikleri memeyi de diğer memelerden aytrdedebilirler ve gözleriyle de bunu tanırlar. Çocuk, doğuştan görme ve diğer duyularla birlikte anne karnında ağrı, sıcak, soğuk ve basınç gibi duyu sistemleri, fötüsa kendi fizik varlığı hakkında bilgi vermeye başlamışlardır.
Tekrar başa dönersek, gelişen teknik ve araştırmalara ve edinilen bilgilere ramen, çocuk nasıl duyar, nasıl görür, nasıl taklit eder şekildeki sorulara yine de tam mânâsıyla cevap verilebilmiş değildir. Bütün bunlar, çözüm bekleyen binlerce, milyonlarca hadiseden sadece birkaçıdır.
Şüphesiz ilim ve teknik geliştikçe, insan vücudunun yapısını, organların ve sistemlerin çalışma prensiplerini ve davranışlarını daha iyi anlamaya başladık. Bilhassa bilgisayar çağında bulunmamız, programlama, bilgileri depo etme ve sonra kullanma vasıflarını, aynı vasıflara sahip insan beynini kavramaya başlamamızı sağladı. Bütün bunlardan sonra, belli gayeler için programlanan bu mükemmel bünyeyi, program dışında çalıştırırsak neticesi ne olur? Hiç düşündük mü acaba? Çok çok ileri hedeflere odaklanmış bu sistemi çocukların elindeki oyuncaklara çevirip onlar gibi kullanırsak bunun hesabı sorulmaz mı? Yoksa, bu kadar plân, program ve sistemler herhalde günü birlik ve basit hesaplar için yapılmamıştır. Kâinat ve insan dev "bilgisayarlarının " katalog ve dillerini anlamaya ve araştırmaya değer kanaati her geçen gün olanca ağırlığıyla kendini, düşünebilen insanlara hissettirmektedir. Ne mutlu kavrayabilenlere.
Dr. Şerafeddin Alan