Kasım 1990 · s. 466 · 2 dakikalık okuma
Bazen Güneşler de Üşür

Fecrin alevleri ufku sararken gönlümde duyduğum gurbetin kavurucu sıcaklığı üşümekte olan güneşi nefesiyle ısıtmak istiyor ve bağrımdan sessiz bir feryad gibi kopup etrafa yayılan solgun renkler, sönmüş yıldızların ölgün ışıklan arasında ümit burcuna tırmanarak son bir kere daha varoluş veya dirilişin kavgasını vermeye çalışıyor. “Manzara, insanın ruh halinin dışı resmedişidir” derler. Eksiktir belki, fakat doğrudur. Ve işte ben, ufukta gördüğüm fecrin alevlerini, benliğimi saran ve beni kendimden koparmaya çalışan zâlim bir el veya eller şeklinde görüyorum. El mi eller mi? Yoksa gördüğüm yedi başlı ejder mi? Belki hiç biri. Belki de herkesin yoluna can adadığı dilber! Veya dışarıda birşey yok da ben içimdeki ejder veya dilberi görüyorum. Bir his yanılması, bir göz aldanması. Zaten insan gözüyle “gözde”lerini seçerken de çoğu kez böyle bir aldanma veya yanılmanın kurbanı olmuyor mu? Elinde sağlam kriterleri olmayanların hayatı hep aldanma ve yanılmayla geçmiyor mu?
Gölge ışık oyunu
Bu hayat böyle geçer
Kimse bilmez sonunu
Ömür gölgede biter.
Biter, fakat keşke biten sadece ömür olsa! Ya insanın ümidi de ömrüyle beraber bitiyorsa., tükenen ömür dakikalarının yanında, uğruna hayatını adadığı idealleri de tükeniyorsa., ve hele o, bitiş ve tükenişlere karşı kollarını makas gibi gererek kavga verirken dost ve yakınları veya öyle zannettikleri gözlerine mil çekilmiş âmâ gibi bakıyor ve onu sessiz bir infialle seyrediyorsa., hiç olmazsa hislerinin med ve cezirine uygun davranış içine girecek kadar mürüvvet göstermiyorlarsa.. bitsin ve tükenebilecek ne varsa tükensin, der insan ve bibaht olmayı herşeye tercih eder.. Şâir:
Her gölge yeryüzünde bir ışığa mezardır
Bilsem ki sönmez ateş hangi dünyada vardır
derken ve sönmez bir ateş, sıcak bir dost bakışı ve sevgiyle dolu ılık bir gönül mahbesi ararken ne kadar haklıdır. İnkisar ve yıkılış insana her zamandan daha fazla Ölmez ve Sönmez Sevgiliyi aratır. Belki de ızdırap süllemi onun için vardır., günler yanmadan sönüyor., virane duvarlara sinmiş yıkık ömürler ayrılık türküsü söylüyor. Soğuk insanların buzlu bakışları kadar serin rüzgâr son kalan dalı da kırıyor. Ümit dalını kırıyor. Ve yedi düvelin yıkamadığı devi işte bu kırılış yıkıyor.
Artık gündüzler güneşsiz, geceler yıldızsızdır. Beyin teri ve gözyaşı ile varlığını sürdüren bahar,, hayatından bezmiş ve yorgundur. Fırtına melteme mağlup düşmüştür. Bulutlar çölleşmiş ve çöller cehennemleşmiştir. Denizler, ırmaklar Ebu Leheb'in eline dönmüştür. O el ki bir zamanlar Çöle İnen Nur'u karartmak istemiştir. Ancak Nurunu tamamlamak isteyen Zât'ın dilemesiyle kuruyup gitmiştir. Ve işte denizler, ırmaklar bu ele dönmüştür.
İradelerde fer dizlerde derman yoktur. Yoktur ki, Haremde avlanan ceylanın yardımına koşan olmuyor. Görmezlikten gelme çâre sanılıyor. Ve insanlar vicdanlarını aldatmaya çalışıyor.
İster ferdi plânda maruz kaldıklarımız isterse cemiyet plânında gördüklerimiz, şu anda kar ölülüğü içinde sessiz kalsalar bile birgün çağrışımlar yumağına takılıp önümüze gelecek ve hâdiseler kendilerine mahsus dille ve acımasız bir usulle bize şunu çok kesin ve net olarak öğreteceklerdir: Üşüyen sadece İnsanlar değildir, bazen güneşler de üşür ve dökülen yalnız yapraklar değildir, bazen yıldızlar da dökülür. “Düşüncenin adamı ol” sözü derler
ki doğrudur
“Samimiyet adamı ol” derim en doğru söz budur.