Şubat 1991 · s. 19 · 6 dakikalık okuma
Batı'nın Uyanış Yılları

Son on yıl, İslâmî şuurun, İslâm Dünyasında yeniden uyanışına şahit olmuştur. Bu sürede ortaya çıkan bir takım hâdiseler, İslâm Dünyâsı için, bir dönüm noktası olacak birçok sosyo-kültürel gelişmeyi hızlandırmıştır.Bu âbidevi hâdiseler, üçüncü Dünyâ ‘daki sosyal değişim modeli ve gelişme süresiyle ilgili bir çok ümidi ve sosyal bilim düşünce mantığını da boşa çıkarmıştır. Sosyal Bilimler, bu uyanışın köklerini açıklama konusunda zor durumdadır.
Pakistan ve Malezya’da devletin, sosyopolitik topluluğa belkemiği olabilecek ve değişmeye olduğu gibi istikrara da zemin oluşturabilecek bir ideolojiye sahip olmadığından dolayı, İslâm’ın müslümanların sosyal hayatında belirgin bir özellik olduğu iddia ediliyordu. Türkiye, Cezayir, Tunus, Nijerya, Endonezya ve Fas’taki büyük İslâmî uyanış ise esas olarak sosyoekonomik eşitsizliğin belirtisi olarak ele almıyordu. Büyümeye yönelik ekonomik gelişme, reformları zayıflatan sosyal eşitsizlikleri arttırdı ve laik aydınlar ile muhalif grupları bütünleştirici bir popülist (halkçı, çoğunlukçu) program yokluğu da hesaba katıldığında, İslâm, değişimin öncüsü olarak politik arenaya itilmiş oldu.
Bu şekilde açıklamalarla sosyal bilimler otokrasi, düzensiz ekonomik büyüme ve bunlara yapılan popülist muhalefet gibi eski kavramlarını sürdürme çareleri aradı ve İslâmî esas olarak her çeşit sosyal ve ekonomik eşitsizliklere tahammülü olmayan, bir din olarak kabul edildi.
Bir başka açıklama ise şöyledir: 1967 savaşı ve Arap Sosyalizminin Suriye, Irak ve özellikle Mısır’da gerçek bir ekonomik gelişme konusunda yenilgiye uğraması, Sosyalist Arapizm, Nasırizm ve Baasizmin Irak ve Suriye’de ideolojik olarak uygulanmasına sebeb olmuştur. Yüksek derecede popülist Arap ideolojisinin bütün varyantlarıyla yıkılması, İslâm tarafından doldurulacak olan bir ideolojik boşluk bırakmıştır. Şimdi “neden İslâm?” Cevap genellikle şöyledir: Bazı reformlar aktif olarak Arap Sosyalizmi tarafından baskı altında tutulan İslâm’ın canlanışını arttırmıştır. İkinci olarak Araplar İsrail karşısında devamlı yenilgiye uğramaktadır ki, bu dine dayalı devlet, Bilimsel Sosyalizm ve Arab Milliyetçiliğini mukadder bir gelecek için en önemli kuvvetler olarak gören Arab sosyalistlerinin tezlerini boşa çıkarmaktadır. Arab sosyalist rejimlerinin birleşik orduları, dine dayanan ve askerlerinin dini amaçlar uğruna savaştığı bir ülkenin nispeten küçük ordusu tarafından ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. Bu bakımdan İsrail ve Kudüs meselesi Arapları, İslâmî gündemlerine almaya zorlamıştır.
Bir diğer iddia şudur: Şam, Kahire ve Beyrut rejimlerinin 1975’den sonra meşruluk krizleriyle kuşatılması ve şehirlerdeki kenar mahallelerin Arap devletlerinin ekonomik politikaları konusundan menfi düşüncelere yol açması dolayısıyla İslâm, Arap politikalarını etkileyen önemli bir faktör haline gelmiştir.
Bu sözü edilen tezler, doğruluk payı taşımaları ve İslâmî uyanışı araştıran akademik çevreleri yönlendirebilmesine karşılık aynı zamanda hatalar da ihtiva etmektedir. Sosyal Bilimler İslâmî uyanışın mekanizmasını ve İslâmî duyguların hızla yayılmasını destekleyen olayları anlayamamışlardır.
İslâm’ın uyanışı ve belirgin hâle gelişinin modern İslâm tarihini oluşturan seri krizlerde aranması, Sosyal Bilimlerin bakış açılarındaki ciddi yanlışlıklara sebep olmaktadır. Kısacası sosyal bilimciler sosyopolitik meseleleri ve krizleri İslâm’la özdeşleştirerek çarpıtmakta böylece kendi fikirlerinin geçersizliğini sürdürmeyi ümit etmektedir.
Netice, Sosyal Bilimler dini, ya hedeflerine engel ya da gelişmenin dinamikleriyle alâkasız görmektedir. Bu tavır bir yanda Arap (historiografi) tarih yazıcılığına, öbür yanda oryantalizm geleneğine dayanmaktadır.
Modern Batı, ortaçağdan Katolik Kilisesi ile Aydınlanmanın öncüleri arasındaki çatışmalardan doğmuştur. Böylece Avrupa’da dinin gelişmeyi engellediği ve medeniyeti karanlık çağlara hapsettiği anlayışı yerleşmiştir. Katolikliğin engelleyici gücü, Martin Luther ve onun Protestan haleflerinin isyanlarıyla yenilmiştir. Böylece Avrupa’da gelişme, dinin reformu ve inancı ferdîleşmesi ve dolayısıyla toplumun laikleştirilmesiyle aynı mânâya gelmiştir. Avrupa kendi tecrübelerini bir tarih konusu gibi her milletin uğrayacağı önlenemeyecek bir safha olarak görmektedir. Bu yüzden İslâm’ın uyanışı konusunda yanlış neticelere varmaktadır.
Tannier ve Durkheim’den onların çağdaş torunlarına kadar olan sosyal bilimciler, dini önemsizleştirme ve dinle gelişmenin çatıştığı noktalan bulma plânlarını Üçüncü Dünyâ ülkeleri için araştırdılar. Durkheim’in iddiaları güçlüydü. Çünkü sadece öncekilerle yetinmeyip ayrıca modernliğin teori olsun, inanç olsun ananevi olana üstünlüğünü savunmuştu. Durkheim o kadar etkili oldu ki, gelişmeyle ilgili literatür, dinin faydasının ve modernlikle geleneğin bir arada yaşamasının sözünü bile edememiştir. Modernliğin üstünlüğü ve gayesi konusundaki bu heptenci görüş, sosyal bilimlerin müslüman dünyasını gerçeklerini görmesini engellemiştir.
Böylece gelişme teorileri, modernleşme açısından İslâmî değerlerin uyanışını ve bunun sürece katkısını anlayamamaktadır.
Mısır, Osmanlı Türkiyesi, Hindistan ve Endonezya’da Müslüman toplumun modernleşmesi ortaya çıktığında, bu sosyal bilimciler tarafından büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Bu hareketleri; reformlaşma tezleri ve tarihin bilinen kanunlarının geçerliliğinin Müslümanlar tarafından itiraf edilmesi ve dolayısıyla sosyal bilimlerin zaferi olarak görüldü.
Weber sosyolojisi Avrupa’da kapitalizm ve modernleşmenin kökleriyle başlar. Bu konuda diğer düşünürlerden daha ötesini gören Weber’in nazariyesi şuydu: Kalvenistlerin zihinlerinde, dünyâ işlerine müdâhalesi olmayan bir tanrı ve kader anlayışından doğan gerilim, onların girişimciliği ve kapitalizmin çarklarını döndürmeyi başlatan dünyevi aktivitelere yöneltmiştir.
Weber’in mantığı din ve sosyal düşünce ilişkileri için bir takım imâlar taşımaktadır. Ve özel bir şeklîyle bile olsa dinin kapitalist büyümenin sebebi olduğunu göstermiştir. Yani dini, gelişmeyle paralel görmüştür, diyebiliriz.
Weber’in Sosyal Bilim düşüncesine olan bu büyük katkısına rağmen, Üçüncü Dünyâ’daki gelişmeyle alâkalı sosyal düşüncelere etkisi az olmuştur. Çünkü Batıdaki kapitalist gelişmenin sebebini araştıran Weber, daha sonra Avrupa’nın kapitalizm tecrübelerinin emsalsizliğini çiğneyerek, dinlerin (Alman Protestanlığında olduğu gibi) gizli psikolojik impulslarına yoğunlaşmak yerine, Öteki dinler hakkında mevcut oryantalist çalışmalara başvurmuştur. Oysa İslâm ele alındığında bu literatür düşmanca, yanlı ve olumsuzdu. Bu yüzden Weber’in İslâm’a bakış açısı da olumsuzdur. Koyu bir Protestan olan Weber’in dünya görüşü ve inancı, İslâm gibi bir başka dinin faydalı olabileceği gerçeğini görmesini engellemiştir. Bu bakımdan İslâm konusunda Dante’nin İlahi Komedya’sında düştüğü hataya o da düşmüştür.
Sosyal Bilimler’de derin bir tesire sahip olan Fransız sosyolog Emile Durkheim’in analizi, onu “kollektif vicdan “mefhumuna götürmüştür. Din ve kollektif vicdan şarttır. Buradan yola çıkılarak sosyal bağlılık, ahenk ve gelişme için ön şarttır. Bununla birlikte töreye değer vermeme ve törelere bağlı ilerleme düşüncelerine karşı olması, Durkheim Sosyolojisinin yukarıda zikredilen özelliklerini kaybetmesine yol açmıştır.
Bu gelenek içerisinde din, modernleşmedeki zahiri veya gerçek, her türlü engel için suçlu duruma düşürülmüştür.
İslâm modernistlerinîn İslâm’ı, Batıya karşı özür teşkil edecek şekilde eleştirmeleri ise, Sosyal Bilimcilerin İslâm’ı reddeden fikirlerini destekler şekilde yaygınlaşmıştır.
Müslümanların Sosyal Bilimler literatüründen bağımsız bir Sosyal Bilim görüşü çizmeleri henüz başlangıç safhasında olmasına karşılık, Sosyal Bilimin İslâm’a bakış açısına olan tesirinin gelecekte büyük olacağına şüphe yoktur.
Modernleşme teorisi ve Sosyal Bilimlerin, İslâmî değerlerin uyanışı ile İlgili görüşlerinde çatlakların ortaya çıkması kaçınılmazdı.
Netice olarak bazı Sosyal Bilimciler büyük teorilerden ayrılarak daha kalıcı gerçekler bulmak için çalıştılar. Mesela, Van de Melden, Güneydoğu Asya’daki, İslâmî uygulama ve kurumlarla ilgili yapılan suçlamaları empirik verilerle karşılaştırdı. Ve bunları dayanaktan yoksun buldu. Ernest Gellner. Weber’in dînî ahlâk ve gelişmeyle ilgili mantığını kullanarak, benzer bir safhası. Hindistanlı İsmaililer ve Senagalli Munidililer’de de gördü. Amir Arfomond, İslâmî uyanışın modernleşme safhasının göstergesi olduğunu gösterdi. Benzer şekilde Pakistanlı antropolog Ekber S.Ahmed’in çalışmaları, İslâm’ın sosyal organizasyondaki rolünü tekrar ele aldı ve Durkheim’in sosyolojisindeki kollektif duyguların, milli dayanışmayı besleme safhasının, Pakistan’da yaşandığını buldu.
Bu az sayıdaki akademisyenin faaliyetleri hâlâ cehalet denizinde cılız bir ses olarak kalmakla birlikte, taraflı bir teorileşmeyi yenebilecekleri konusunda ümit ışığı olmaktadır.
Bugünkü İslâm anlayışı onlarca yılda yerleşmiş olabilir. Sadece Oryantalizm tarafından bir asır önce yayılan yanlış anlamalar, müslümanlara pahalıya mâl olmuştur. Müslümanlar bu yüzden Sosyal Bilim düşüncesindeki başlangıcı görmeli, bir an önce yeni ve daha çaplı çalışmalara başlamalıdırlar. Bu teşebbüsler İslâm’ın özelliklerini ezberden okumakla değil, Sosyal Bilimlerle olan içiçeliğini de ortaya koyan nitelikte olmalıdır. Öte yandan akademisyenlikte mesele, mümkün olduğu kadar az hataya yer vermek ve vazifeyi titizlikle yerine getirmektir. Hepsinden önemlisi zaman, İslâm’ın toplumdaki hak ettiği yeri doldurmaya başladığını ve Sosyal Bilimlerin genel perspektifini değiştirdiğini göstermektedir. Yeter ki müslümanlar, meseleye sahip çıkıp teorik ve pratik çalışmalardan geri durmasınlar.