Şubat 1995 · s. 15 · 9 dakikalık okuma
BATI LİBERALİZMİ VE FERDİ HÜRRİYET

Batı’da kapitalizmin fikrî ve felsefi temelini oluşturan ‘Liberalizm’, ferdî hürriyeti esas alır. Ne var ki, bu hürriyeti ortadan kaldıran faktörlerin yanlış teşhisi, ferdi yüzlerce efendi’ye bağlı, bölünmüş bir köle yapmıştır.
Liberal düşünce, ferdin hürriyeti adına, bu hürriyete mani merkezler olarak kiliseyi, dolayısıyla dini, kraliyeti ve tabiatı görüyordu. Toplum da, ferdi hürriyeti sınırlayan bir diğer faktördü liberalist düşünceye göre. Bu sebeple, düşünce hürriyeti adına dine ve kiliseye, ekonomik hürriyet adına tabiata, siyasi hürriyet adına monarşiye ve yaşama ve ahlak hürriyeti adına ‘toplumsal’ değerlere karşı savaş açıldı. Bu savaşın amansız taarruzlarından, toplumun en küçük birimi olan aile de nasibini aldı.
Liberal
düşüncenin hatası, insanı tanımamakta yatıyordu. Katolik inanç, sadece bir
hurafe olarak ‘ilk günah’ doktrini de insanı doğuştan kirli ve günahkâr bir
varlık kabul ediyor ve her ne kadar Rönesans’a doğru Thomas Aquinos ve Duns
Scotus gibi düşünür ve İlahiyatçılar, insan iradesinin ehemmiyeti üzerinde
durmuş olsalar da insanın kurtuluşu için ‘İlahi inayet’ten başka bir faktör
tanımıyordu. Bu da, ister istemez kiliseyi insanın tek müracaat merkezi yapıyor
ve ona ‘endüljans’, yani günahtan kurtuluş belgesi (!) verme yetkisini
getiriyordu. İşte, Rönesans ve Reform’la birlikte Batı ferde, ferdî olana
uyanmaya başladı. Reformist hareketler, İlahi inayetin kazanılma garantisi
olarak ferdî çalışmayı esas aldı. İlahi gelişmeler, dine ve kiliseye olan
inancı sarstı. Burjuvazi denilen orta sınıfın, krallığın hâkimiyetinden
kurtulmak için verdiği kavga, monarşiye darbe vurdu. Neticede ferd, bütün
benliğiyle ‘kendisi’ olarak ortaya çıktı.
İşte, liberal
düşünce, insanı kendine meftun egosu dışında bütün kayıtlardan kurtarmaya
yönelik bir hareket manzarası arz ediyordu. Fakat, bu düşünceye göre insan,
emelleri, arzuları, ihtiyaçları, korku ve endişeleri ile neyse oydu. Neyse o
olan benliğiyle var ve ‘kendi’ olabilmesi için arzuları tatmin edilmeli,
ihtiyaçları giderilmeli, korku ve endişeleri izale edilmeliydi. Bütün bunlar,
neticede ekonomik liberalizmi, politik demokrasiyi, dinî bağımsızlığı ve ahlaki
kayıtsızlığı getirdi. Getirdi de ne oldu?
Evet, insan bir nev’, yani tür’dür. Her fert, tek tek insanlığı temsil eder. Bir ferdin kıymeti, insan türünün kıymeti ölçüsündedir. İslâm da bunu esas almış ve ferdi topluma feda etmeyi kabul etmediği gibi, “bir ferdi maddeten ve manen öldürenin bütün insanlığı öldürmüş, diriltenin de bütün insanlığı diriltmiş” gibi olacağı hükmünü getirmiştir. Fakat, hayvanların daha dünyaya gelirken, hayatlarıyla alakalı gerekli her türlü “bilgi” veya “hayati donanımı” almış olmalarına mukabil, insan, ortalama bir yaşında yürümeye, iki yaşında koşmaya, altı yaşında öğrenmeye ve 15 yaşında belli ölçüde doğruyu eğriden ayırmaya başlar. Zihni fakülteleri en iyi gelişmiş bir insan bile, 40 yaşından önce tam bir ‘rüşd’, yani zihni ve ruhi ergenlik çağına ulaşamaz. Şu halde insan, eğitilmeye, dolayısıyla öğrenmeye muhtaçtır. Bu eğitimin de, insanın yaratılışına, duygularına, hayattaki fonksiyonuna en uygun bir eğitim olması zaruridir. Aksi halde, ferdin şu veya bu şekilde çürüyüp gitmesi kaçınılmaz
Batı’da liberal düşünce, insanı bu asli yanıyla kavrayamamıştır. Dünya hayatını tek hayat, arzuları tatmini de hayatın gayesi kabul ederek, insanı başıboş bırakmıştır. Bu şekilde fert, önce nefsi isteklerini doyurmaya yönelmiş, bu sebeple dini ve ahlaki kayıtları bir yana bırakmış ve düşünce sahasında, kendi üstünde bir hakikati kabul etmediğinden, aklını ‘cerbeze’ yönünde saldıkça salmıştır. Bütün bunlardan sonra fert, hürriyetini elde edebilmiş midir? Asla!
Nefse kölelikle başlayan liberalizm, önce insanlarda bencillik duygularını şaha kaldırmıştır. İnsan insanın kurdu haline gelmiş ve her insan, karşısındakini, tabii kaynakları, içtimai makamları, şan ve şöhreti paylaşmada bir rakip olarak görmeye başlamıştır. Liberalizm öncesinde var olan sosyal dayanışmanın yerini, yalnızca kendi menfaatini düşünmekten ileri gelen bir ayrılma veya çözülme takip etmiş, fertler, kendilerinden faydalanılacak ve kullanılacak hatta şahsi gayeler uğruna merhametsizce yok edilebilecek kesme düşürülmüştür.
Ferdileşme
sürecinin bir diğer görünüşü, gittikçe artan yalnızlık olmuştur. Daha önce,
kendini toplumun, dini cemaatin, ailenin, milletin bir üyesi olarak gören ve
her şeye gücü yeten bir İlah’a inanmakla emniyet ve kuvvet kazanan insan,
bağımsız bir fert halini alınca bütünüyle yalnız kalmış ve hayatın, ölümün,
güçsüzlüğünün, kendi dışında gelişen hadiseler karşısındaki aczinin son derece
tehlikeli ve güçlü görüntüleriyle karşılaşmıştır. Ekonomik bağımsızlık adına
tabiatı tahribe yönelme, fertleri ve neticede devletleri karşı karşıya
getirmiş, bir yandan tabiat, kutsiyetinden soyundurulup istismar edilecek bir
eşya yığını olarak görülürken, bir yandan da, tahribi neticesinde ekolojik
denge insan aleyhinde her geçen gün daha da bozulmuştur.
Bencillik,
güçsüzlük duygusu, hayatı dünya hayatından ibaret bilme, her türlü ahlaki-dinî
kayıttan kurtulma ve arzulara ram olma, ferdi bir makine, çalışan, üreten ve
tüketen bir makine haline getirmiştir. İş, onun için her şey olmuş, işsiz kalma
korkusu bir kâbus halini almış ve para, en büyük değer halinde ‘kral’ tahtına
otururken, insan, “kaç paralık adamsın?” sorusuna verdiği cevapla ölçülür hale
gelmiştir. Bu da neticede sermayenin ve sermayedarın ön plana çıkmasına yol
açmıştır. Düşüncede peş peşe sensüalizm, rasyonalizm, realizm ve en son
materyalizmin doğması; dinin, “insanın güçsüzlüğünü gidermek için, kendi
üstünde bir varlığa dayanma ve tapınma duygusundan kaynaklanan bir psikolojik
tatmin aracı” olarak görülmesi, devletlerarasında ardı arkası gelmez savaşların
patlak vermesi ve kapitalizmin neticede emperyalizmi doğurması hep aynı sürecin
sonuçlarıdır.
Bütün bu gelişmelerin sonunda fert, hürriyetini kazanmak şöyle dursun, daha kötü bir köleliğin pençesine düşmüştür. Zihni hürriyetini başıboşluğa, gerçek inkârcılığına ve düşünce sefaletine; ekonomik bağımsızlığını maddeye ve arzulara esarete, sendikalara tröst, kartel ve holdinglere; inanma hürriyetini nefse, ‘kahramanlar’a, -sözümona- yıldızlara, futbolculara prestije bırakmış; şehrin sokaklarında, fabrikanın çarkları arasında, dev mağazalarda, tekelci sermayenin kollarında ve eşyanın çokluğu içinde kaybolup gitmiş ve fert olarak, insan olarak hiç bir değer ifade etmez hale gelmiştir. Daha önce kraliyetler tarafından yönetilirken, bu defa demokrasi adına, önce basınla, propaganda ile, sermayenin ve birtakım merkezlerin gücü ile zihni şekillendirilmiş, düşüncesi belli kalıplar altına alınmış, tercihleri daraltılmış, belli yönlere şartlandırılmış, sonra da kendisine “şu ‘anayasal’ çerçeve içinde şunları seçebilirsin” denmiştir. Evet, demokrasi adına, güya insan kendi kendisini idare etmektedir. Oysa, başkalarının, yani kendisi adına düşünenlerin düşünceleri ferdi yönlendirmekte, fert de, gazetelerde okuduğunu, okulda öğrendiğini, televizyonda seyrettiğini ve dinlediğini kendi görüşü sanarak başkasına takdim etmektedir. Bu yüzdendir batı demokrasisi bizzat Duverger gibi batılı düşünürlerin de ifade ettiği üzere, güçlünün, sermayenin, güç merkezlerinin yön verdiği bir kapitokrasi, teknokrasi, kısaca her zaman bir oligarşidir; kısaca, Batı sisteminin ‘Truva atı’dır. Bunun Batı’da sık sık başka sistemlere dönüşmesi, mesela, Alman faşizminin önderlerinden Goebbels’in yerinde tarifiyle, “ ‘ben’i ‘biz’e tabi kılan, ferdi bütüne feda eden” sosyalizme, proleter ya adıyla sınıf diktatörlüğünü öngören komünizme ve Hitler’in tespitiyle, “insandaki güçlü olma arzusuyla, boyun eğme arzusunun aynı zamanda bulunmasını ifade eden sadomazoşizmin bir yansıması” diyebileceğimiz faşizme kapı açması, hiç bir zaman boşuna değildir. Çünkü, gerçek hürriyetini kaybeden insan, Karamazof Kardeşler’de Dostoyevsky’nin çok güzel ifadesiyle, “doğarken beraberinde getirdiği Tanrı vergisi hürriyetini teslim edebileceği birini bulabilmek için yanıp tutuşan bahtsız bir varlık” halini alır. Hürriyet yükünden kurtulmak ister. Nefsine ve güce tapınmakla, farkına varmasa da, güçsüzlüğünün, aczinin ve fakrının kelepçelerine takılır ve güçsüz insan, güya gücünü ispat için tahripkârlığa yönelir. Çünkü, “bir şeyin varlığı, bütün parçalarının varlığını gerektirirken, yokluğu icabında tek bir parçasının yokluğuna bağlıdır. Bu yüzden, güçsüz insan, güç gösterisi içinde tahripkâr olur.” Batı’nın beş asırdır tabiatı, dünyayı ve insanlığı tahribe yönelmesinin altında yatan ana sebep de işte budur; materyalizm taununun yaygınlaşmasındaki ana sebep de, yine güçsüzlükten kaynaklanan bu önü alınamaz tahrip duygusunun doğurduğu ‘tenkid’ ruhu olmuştur. Yine bundandır ki, Hilaire Belloc, “Avrupalı geçmişimizin hangi sahasında araştırma yaparsak yapalım, iki bin yıl öncesinden şimdiye kadar bütün toplumun dayandığı tek bir müessese görürüz. Bu temel müessese, köleliktir” der. Aynı gerçeği, Kur’an-ı Kerim, en güzel şekilde şöyle ifade eder: “Allah bir misal verir: Hiç, üzerinde birbiriyle çekişen ortakların (tasarruf) hakkı bulunduğu adamla, bir kişiye teslim olmuş insan bir olur mu?” (Zümer, 39. 29)
Evet, insanın hürriyeti muhakkak birine kölelikten ve teslimiyetten geçmektedir. Önemli olan bu ‘bir’in tespitidir. Çünkü insan, her şeyden önce kendine malik değildir: Bedeni, tamamen iradesi dışında çalışır; doğumundan, ölümüne; ailesinin, renginin, şeklinin, kabiliyetlerinin, doğum-ölüm yer ve tarihlerinin seçiminde en ufak bir rolü yoktur. Gözle görülemeyen bir mikroba mağlup olacak kadar güçsüz, yarın ne olacağını bilemeyecek kadar bilgisizdir. Bununla birlikte, ihtiyaçları, elemleri, emelleri sonsuz, fakat kudreti hiç, gınası, yani sahip olduğu servet de hiçtir. Ona sahip olmada da, hayatı, istidatları, kazanmada esas unsurlar olan güneş, toprak, yağmur ve beslenmesi noktasında da kendi başına adeta yine hiçtir. İnsan, bütün bu hiçliğini, güçsüzlüğünü, aczini ve fakrını mutlak Kudret, mutlak İlim, mutlak Gına ve mutlak irade’ye teslim ettiği, malikiyet iddiasından vazgeçip, mülkü Sahibine verdiği ve arkasına O’nun desteğini aldığı zaman; hiçliğini idrak ve itiraf ölçüsünde mutlak İrade’ye ayna olur. Kendi kendine hürriyet arayışı içinde, en küçük menfaat karşısında el açan, ayak öpen bir firavunu zelil olmaktan, hiç bir yaratığın önünde eğilme yen bir abd-i aziz (aziz kul); beş kuruşa tamah eden bir Karun’u fakir olmaktan, hiç bir yaratılışa ihtiyaç arz etmeyen en şerefli, bir zengin ve her hadisenin karşısında titreyen kahraman özentisi bir korkak olmaktan, dünya gülle olup patlasa, tebessümle seyredecek şükreden bir yiğit olmaya yükselir. Kısacık dünya hayatını ölümle ebedi hayata açılan bir pencere yapar; hayatın ve ölümün endişelerinden kurtulur. Netsinin bineği iken, onun süvarisi olur. O zaman, ‘Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde denildiği gibi, “Hülyaları hürriyet semalarında pervaz eder; gönlü, hürriyet iştiyakıyla şahlanır; duyguları hürriyet mırıldanır ve egosuna ait kayıtlardan bir bir kurtulmuş benliğiyle biricik mihrabına yönelir.”
Hak Din’deki Allah ile kul münasebetinin paradoksluğunu kavrayamayanlar idrak edemese de, Allah’a kulluk, hürriyetin ta kendisidir. Şu kadar ki burada çok zaman yanlış anlaşılan bir hususa açıklık getirmekte fayda vardır:
Yukarda
da ifade edildiği gibi, İslâm, ferdi esas alır; fen, yalnız doğar, kendi
kendine yaşar, yalnız ölür, yalnız haşr olur ve yalnız hesaba çekilir. Bu
yüzden, ferdin kıymeti insanlığın, yani türünün kıymeti kadardır. Her insan,
insan türünü temsil eder ve fert, toplum için feda edilemez. Hakkın küçüğü de
hak, hayatın cüz’isi de hayattır. İkinci olarak, Allah’a kullukla gerçek
hürriyetini kazanmış olan insan, hiç bir zaman pasif, güvensiz, korkak ve
inisiyatifsiz bir insan değildir. Aksine, Allah’ın kudretiyle, yani Sonsuz
Kudret’le kadir, Sonsuz Gına ile zengin ve Sonsuz’ a güvenip dayanmakla, her
şeye meydan okuyabilecek cesarettedir. İddia edildiği üzere, eğer insanın
başarısında kendine güvenin payı varsa, bu güveni, hamuru acz, fakr ve hiçlikle
yoğrulmuş benlik değil, bu benliği Sonsuz Kudret, Sonsuz Gına ve Sonsuz Varlığa
ayna yapmakla kazanılacak Allah’a kul olma şuuru verir. Bu yüzden, Allah’a kul
olan insan, ne izbelerin ‘Hint’ fakiridir; ne yosun tutmuş manastırların
‘keşişi’dir; ne de karartılmış zaviyelerin miskin mistiğidir. O, “gecesinde
ruhban, yani Yaradan önünde iki büklüm, gündüzünde O’na iman ve tevekkülle
fürsan”, yani bir cengâverdir; ilmi imanla, kafası kalbiyle birleşmiş; gönlü
aşk, merhamet ve şefkat yüklü bir aksiyon insanıdır, bir kahramandır, bir
yiğittir.
Devlet ve toplum adına ferdin feda edildiği, onun -eğer olmuşsa- ‘siyasi hürriyeti’nin elinden alındığı dönemler, İslâm’ın mutlak manada “evet” dediği dönemler değildir. Başta Allah’tan vahiy alan, yanılmaz bir Peygamber var iken bile, idari işlerde, içtimai işlerde istişareyi yani danışmayı emreden, “bir toplum kendini, inancını, kabullerini, zihniyet ve yaşayışını değiştirmedikçe Allah da durumlarını değiştirmez” kaidesiyle, tarihin motoru olarak ferdi kabul eden bir Din, insan iradesini ve sorumluluğunu onun dünya ve ahiret hayatında temel basamak kabul eden bir Din, ferdin siyasi hürriyetini asla elinden almaz ve almamıştır. Ayrıca, hiç bir ferdi de kendini kabule zorlamamış ve ‘irade’yle serfiraz kılınıp, başka varlıklardan ayrılan insanı, zorlama gibi kendine ters uygulamalara girmemiş, düşünce ve inanç serbestisini insana irade tanımış olmasının esası saymıştır. Çünkü Allah, insanı iradesini tercih yönündeki uygulamalarıyla sorguya çekecektir.
Hz. Ömer, hutbede “Ben saparsam, ne yaparsınız?” diye sorar. Cemaatin içinde en zayıf yapılı olanı ayağa kalkar ve cevap verir: “Ey emir! Sen saparsan, seni kılıçlarımızla düzeltiriz!”
Kuran’da bütün içtimai-idari emirler çoğul olarak gelir ve bütün toplumu ilgilendiren bir sorumluluk ifade eder. Bu demektir ki, İslâm’da idari teşkilatlanma sadece bir iş bölümünden ibarettir. Devlet başkanlığı, “ün, para” getiren değil, en çok sorumluluk isteyen makamdır. Ve her fert, toplumun kaderinden devlet başkanı kadar sorumludur. Acaba, bunun ötesinde bir siyasi şuur ve sorumluluk tasavvur edilebilir mi?