Sızıntı Arşivi

Şubat 1995 · s. 12 · 5 dakikalık okuma

ŞANLI MAZİYİ DÜŞÜNÜRKEN

Şemseddin Seçilmiş · Tarih

Arkadaşlarımla çıktığım bir İstanbul gezisinde, üç dört saatlik bir boşluğu fırsat bilerek, Sultan Ahmet Camii’ne gittim. Öğle vakti girmişti, ruhumu zindeleştiren buz gibi su ile aldığım abdestten sonra, ana kubbeden süzülen şamdanın altında namaza durdum. Bu ulu mabedin inananlara verdiği huşu ile namaza devam ederken, devrin mimarıyla çağdaş olmayı arzuladığım gibi şanlı hükümdarların ruh haletlerini de soluklamaya çalıştım, Görkemli kubbeyi asırlardır sırtında taşıyan vefalı sütunlar bana hakka hizmet yolunda kenetlenmiş, birbirine söz vermiş gönül dostlarını, kaytan bıyıklı leventleri hatırlattı.

Namazımı bitirip arkama döndüğümde, camiyi gezmeye gelen, başları yarı açık ecnebi hanımlar, yanlarındaki çocuk ve beyleri, beni içinden çıkmak istemediğim o güzel atmosferden alıp yüreğimi dağlarcasına, Bosna’ya, Azerbaycan’a, Balkanlar’a götürdü.

O güzelim yadigârları koruyamamanın sinemde yıllardır süren üzüntüsünün yeniden alevlenmesiyle bakışlarımda oluşan derin kederler içinde, yabancı ziyaretçilerin arasından sıyrılıp cami avlusuna çıktım. Avludaki seyyar satıcılarımızın o yabancılara birşeyler satabilmek için yaptıkları yaltaklanma ve tabasbusları şimdiye kadar yakından incelememiştim. Seyrettikçe kederlendim, zilletimize hayıflandım, başka yerleri dolaşmak için, sakin adımlarla, boynum bükük yürüyerek Ayasofya’ya doğru uzanan bahçeye çıktım. Ayasofya’yı soluma, Sultan Ahmet Camii’ni sağıma alarak, ecdadımın kudretini, himmetini kavramaya çalıştım. Heyhat bu büyüklüğü anlayacak kalp ve ruh nerede?

Sanki aradaki meydan aşılmaz bir set olmuş, buluşamayan iki kardeş gibi iki mabed, “haydi bizim ellerimizi buluşturun” der gibi mahzundular. Onları buluşturacak müminlerin kalpleri hüzünlü, elleri bağlı; bu iş nasıl olur diye düşünürken, adımlarım beni Ayasofya’nın kapısına getirdi. Tekrar ziyareti düşünürken kapıdaki zincirler bana “dur” dedi. “Bugün ziyaret günü değil, burayı cami mi sandın, yoksa Fatih’in devrinde mi yaşıyorsun?” uyarıları karşısında emaneti koruyamamanın derin hicabı içinde yine irkildim, bir kere daha boynum büküldü. Emaneti koruyamayanların, hatta hıyanet edenlerin garip psikolojisi içinde, yüzüme kapanan bize ait bir kapının eşiğinden dönerken, koruyamadığımız Bosna, Azerbaycan, Gümülcine, Mescid-i Aksa, velhasıl yıkılan çil çil kubbeler ruhumu yeniden dağladı. Mirasyedi bir neslin omuzlarındaki mesuliyetin büyüklüğünü düşündüm ve bir şey yapamamanın ızdırabını bütün zerrelerime kadar yaşayarak Beyazıt’a doğru yürümeye başladım. Önünden geçtiğim vitrinlerin sıkıntımı biraz olsun dağıttığını düşünürken, Ulu Hakan’ın türbesi yolumu kesti. “Bizi affet, bıraktığınız emanetleri heder ettik, koruyamadık. Bize güvenen dindaş ve soydaşlarımızın yurtları ve namusları payimal oldu, önünden geçmeye utanıyorum ey ulu Hakan” muhasebesi içinde yoğrulurken, ellerim türbenin penceresine ilişiverdi. Sanki gizli bir şeyler yapan çocuklar gibi, demir parmaklıkların arkasındaki tozlu camdan, içimizdeki beyinsizlerin dessasca planları ile gadre uğrayan Cennet-mekân insanı, biraz olsun anlamaya çalıştım. Biçareliğimizin bir defa daha idraki içinde Fatiha’yı okuyup,”emanetlerimi koruyamadınız, korumadınız” sitemleri duyarak mahcup mahcup türbeden ayrılırken, yıllardır gaflet içinde boğuşan idarecilerimize binler beddua duygularıyla birkaç adım geri çekildikten sonra, yine kalabalığın içine dalıp Beyazıt Camii’ne ulaştım. İlim ile seccadenin kucaklaşmasını hatırlatan üniversitenin görkemli kapısı ve üzerindeki yazılar beni maziye taşırken, ecdadımın himmeti yine gözlerimi kamaştırdı. Ardından, sınır dışı edilen Osman oğulları’nın dramı, ecdadımıza küfreden nesilleri, aldatılan kitleler ve koruyamadığımız ata yadigârı illerimiz, film şeridi gibi hayalimden bir bir geçiverdi. Azerbaycan’da çaresiz bıraktığımız insanlar, haçlı merhametine (!) terk ettiğimiz Bosnalı analar, bacılar, masum çocuklar, zalim Yahu diye bağışlanan Mescid-i Aksa’lar, Çeçenistan’dan yükselen çığlıklar, çiğnenen aziz tenler, nur sineler, televizyon ekranlarından kahrolarak seyrettiğimiz çaresiz feryatlar, duygularımı yeniden kabartmıştı. Göğsüm dolmuş, gözüm yaşlı Fatih’e doğru uzanan kaldırımlardan sürüklediğim bedenimle Fatih Camii’ne varınca bir şey yapamamanın mahcubiyetiyle, avlu duvarlarının dibinden gizlice sıyrılıp gitmek istedim. Heyhat o büyük ihtişamlı mabed ve şanlı Sultan sanki bana “Nereye, habersiz geçemezsin, dur hele bir hesabını ver” dercesine seslenerek içeri çağırdı. Çaresiz, başka yol yoktu, döndüm; dedem tarafından camiye alıştırılmak üzere getirildiğim berrak çocukluk günlerimin duyguları içinde kubbe altında yürürken, omuzlarımızdaki yükün azameti karşısında bir kere daha irkildim. Namaza hazırlanırken, devr-i Fatih ve günümüz müslümanlarının halini karşılaştırmaktan kendimi alamadım. Derin, derin düşünceler arasında bir Bosna’yı, bir Azerbaycan’ı, ardından çaresiz Kafkasları, birbirine düşürülen Afganlıları ve daha nice yerleri dolaşıverdim.

Bu duygular içinde namaza durdum. Ruhen giremediğim mânevi atmosferi yakalamaya çalışırken, ilerleyen rekatlarda gözlerime dolan yaşlar rikkatimi artırdı ve namazın sonunda bir sütunun dibine büzülerek düşünmeye başladım. “Bu acınacak hale neden düştük” diye düşünüp, gırtlağına kadar borca batırılarak itibarı zedelenen memleketimin, Azeri kardeşlerimizin yaralı taşımak için talep ettikleri iki helikopterin teknik bahanelerle gönderilememesinin, Çeçenistan’a gidecek yardımın ise ancak Ruslar tarafından ulaştırılabileceğinin ne büyük bir zül olduğunu tahayyül ettim. Kısa bir süre için bulunduğum Polonya’daki Tatar Ali amcanın, Anadolu’daki nüfusumuzun 60 milyona yaklaştığını duymasıyla döktüğü sevinç gözyaşlarını hatırlayınca, ecdadımın bıraktığı miras göğsümü kabarttı ama, hiçbir millette görülmeyen ve bizim Osman oğulları’na yaptığımız muameleler, içinde bulunduğum mabedin hamisi yüce Fatih’in huzurunda beni bir kere daha utandırdı ve mermerlerin arkasına sığınmaya çalıştım. Bu duygular arasında yoğrulurken, izzet ve namuslarını koruyamadığımız, masum soydaş ve dindaşlarımızın haberlere yansıyan çığlıklarını duymayan ikiyüzlü dünya liderleri yanında, hak ve adaletin temsilcileri aziz insanları, adil padişahlarımızı da tahattur ettim. “Ey şanlı Murat, Bosna’ya senin kılıcın lazım, Bu Sırp canilerin hakkından ancak böyle gelinecek, utanıyorum ey Sultan Fatih, ey ecdat bizi affedin” diyerek yerimden doğruldum ve bizi bu çaresizlik psikolojisine taşıyanlara duyduğum derin kalbi kırıklık içinde şehrin Fatih’ine de birşeyler fısıldamak istedim.

Yorgun adımlarla avlusuna çıktığım Fatih Camii’nin gökyüzüne dimdik uzanan narin minarelerini tekrar süzerken, içime bahşettikleri ümit, adımlarıma can getirmişti.

Biraz olsun hareketlenen adımlarla Büyük Sultan’ın makamına varınca, duygularım yeniden tazelenmiş olarak, “Kalk ey yiğit uykudan” nağmelerini hatırladım. Sözün muhatabından beklenen çok şey vardı. Onlar devirlerini çok iyi tamamlamış, “haydi devran sizin” diyorlardı. İhtiramla okuduğum dualardan sonra, makamın gerektirdiği nezaketin acemiliği içinde sessizce veda ederken, bize “Kalk ey yiğit” nağmesini yollayanların “Müslüman’ın izzet ve namusunu korumak omuzlarımıza kaldı, ne olur ümitsizliğe düşmeyin, gönülleri kazanmaya bakın, istikbal inananların” şeklindeki nasihatleri kulaklarımda yeniden çınladı. Gün boyunca kederlenen dünyama yeniden ümit bahşeden bu solukların dizlerime getirdiği yeni derman sayesinde hızlanan adımlarla, birkaç saat ayrı kaldığım gönül dostlarıma koştum.

Yıllardır hayatımı paylaştığım bu güzel insanlara ulaşınca, onları nurdan bir halka içinde yakaladım. Aralarında açtıkları bir bağdaşlık yere oturunca, kalplerinden kalbime ulaşan muhabbet şuaları, gün boyunca yaşadığım çaresizlik duygularını bir kere daha dağıttı. Daha sonra benzer halkaları oluşturan binler Kutsileri düşünüp milletçe ruhlarımızda yaşadığımız zilletin nasıl biteceğini fısıldayan simaları seyrettikçe, kederim sürura dönüşüverdi ve içlerinde bulunma bahtiyarlığına erdiğim hasbilerin tatlı sohbetleri arasında ben de kaybolmaya çalıştım.