Mart 1988 · s. 59 · 9 dakikalık okuma
Bahçıvan

Bir bahçeye girer gibi girdim içeriye... İçinde yepyeni filizlerle uğraşan bir bahçıvan dolaşıyordu... İşi zor görünüyordu. Dikenli, vahşi ağaçlar da vardı burada... Yeni tohumlar, saçarken, yeni aşılar yaparken, ellerinin kanadığı da oluyordu bahçıvanın.,. Su Kaside’sindeki bağban gibi gül yetiştirmek için dikenlere bile su veriyordu... Bütün bir milletin istifade edeceği meyveleri görüp Yaradan’ ına şükreden bu inançlı bahçıvanın, ızdırabını, neşesini, hasretini, gayretini görmek insana böyle bir bahçede hizmet etmek şevkini veriyordu...
Sanki bir gül bahçesine benzeyen ve kırk iki sene önce yazılmış bir kitabın sayfaları arasında bir mektebe ayak atıyordu. Çocuklar birer gülfidanı idi. Evet Halide Nusret’in ‘‘Benim Küçük Dostlarım’’ isimli kitabını büyük bir alaka ile okudum. Yer yer öğretmenlik gibi yüce bir mesleğin hissettirdiği kudsi duyguları ve derin heyecanları yaşadım. Onun güçlü tasvir ve tahlilleri yanında az dahi olsa ilm-i sima ile ilgisini ve karakter ve meslek tespitindeki büyük isabetlerini hatta talebelerinin istikballeri ile ilgili tahminlerini hayranlıkla okuyup zihnimde tablo tablo değerlendirmeye çalıştım.
Öğretmenlik mesleğini bir ibadet neşvesi içinde en temiz duygularla içine sindirmek isteyenlerin istifade edecekleri pek çok tecrübe ve tespitin misallerini bu kitapta gördüm. Kitabın olgun ve dolgun Türkçe ile yazılışı, güzelliğini bir kat daha arttırırken, aynı zamanda dilimizin ifade gücünü ve anlatıştaki edebi güzelliğini gözler önüne seriyor.
1946’da yazılan bu eserde, heder edilen bazı kıymetlere, nasıl sahip çıkılacağının misalleri tecrübe edilmiş bir hayat hikayesi olarak hatıralar halinde takdim ediliyor. Evet, pratik misalleriyle, genç neslimizin ve taze beyin gücümüzün hiç israfa uğramadan korunup geliştirilmesinin, tecrübeden çıkarılmış prensipleri bu kitapta ele alınıyor.
İlk bakışta bu kitabı “Muallimliği daima adının başında bir şeref tacı gibi taşımaktan zevk duyan” bir zata ithaf ediliyor. Sonra da ideal öğretmenliğin şartlarına yer yer işaret ediliyor…
“Amma, öğrenciye karşı “Yapacağım!” dediğim birşeyi yapmamak da olmazdı.”
“Ben de öğretmendim. Kişiliğimin bu en belirgin çizgisi ışın olup gözlerimden saçıldı, gülümseyiş olup yüzüme dağıldı.”
“Ama nasıl olmuştu bende bilmiyorum; birden bire kendimi hepsinin —hepsinin değilse bile bir çoğunun— kalplerine hakim bulmuştum.”
“Bana inanıyorlardı,”
“Ben de onları daima “iyi”ye, “doğru”ya ve “güzel”e doğru çekmeye uğraşıyordum. İşim bundan ibaretti.”
“Bilirsiniz öğretmenlik — özellikle ilkokul öğretmenliği— sonsuz tahammül, sonsuz feragat ve fedakarlık isteyen bir meslektir. Güzel, çirkin; temiz, kirli; zeki, aptal; uysal, inatçı kırkelli küçük yaramazla uğraşmak; bütün bu küçük kafaların karanlıklarına bir ışık tutmak zor, pek zor bir iştir;her kişinin karı değildir. Ancak Allah’ın bu meslek için yaratmış olduğu kahramanlardır ki, bütün bir gençliği, bütün bir ömrü bu yolda harcarlar, harcayabilirler.”

Evet yazara göre “Vefa gibi ağır bir şartın altına giremeyeceklerden” de, fazla bir şey beklenemez.
Kitabın daha başında yazar, öğretmeni “aşk yükünden ışık çevresinde dönen pervane”ye benzetiyor. Bu anlayışa göre, “ışık kaynağı’ öğrenciler oluyor. Öğretmen de onun etrafında dönen pervane... Fakat o kaynağa güç ve kuvvet vermek için ruhunun soluklarını boşaltan bir fedai; şevki, aşkı körükleyen bir pir-i muğan... Ümit tomurcuğu gibi karşısında duran, kendisine emanet edilmiş nesillere, eğer verilecek su bulamazsa, gözyaşlarıyla sulamaya azimli, kararlı bir bahçıvan. - -
Ömrünü verdiği bu fidanların yazarın hafızasındaki müstesna yerlerine gelince:
“Bir bahar çiçeği kadar taze ve bir ışık parçası kadar güzel ve temiz”dirler. İşte kendisinin yetiştirip geliştirdiği bu fidanlarla; elleriyle nakış nakış güzelleştirdiği bu şaheserlerle yıllar sonra karşılaşınca da hissiyatını şöylece dışarıya vuruyor: “Ve kalbim hazzın ipek kanatlarına sarılarak uçuyor.”
Hafızasının köklerine altın çivilerle perçinleşmiş bu hatıraların, bize kazandıracağı en mühim faydanın da “Başınızın karanlık bir köşeciğine titrek bir mum alevi uzatanlar olacak sanıyorum. “ifadesiyle dile getirilmiş olduğu anlaşılıyor.
Ayrıca öğretmenlere, talebelerle uğraşmanın zevkine doyum olmayan bir meşgale; derin bir muammayı çözmeye çalışma; ince manalar ihtiva eden bir kitabı mütalaa olduğu anlatılarak şöyle deniliyor: “Bir yaşından yirmi yaşına kadar her çocuk, bence zevkle okunmaya değer meraklı bir kitap; karşısın da uzun uzun hayran hayran düşünülecek bir bilinmezler alemidir.”
Yaşlı fakat sevimli bir öğretmen olarak kalmanın şartını da yazar “Uzun yılların tecrübesinden süzülmüş bilgisi, hesaplı, planlı hareketleri sayesindedir. “diye ele alıyor.
Sonunda öğretmen denilen sihirli bahçıvan için diyor ki: “Bütün çocuk ruhları elinin altında işlenmemiş zengin bir toprak gibi, onun vuracağı çapayı, onun atacağı tohumu bekler.”
Hatıraların ele alınışından ve ifadelerden anladığımıza göre gerçekten muvaffak bir öğretmenin talebeyi avucunun içi gibi tanıması gerekiyor. Bu kitaptaki tahlil ve değerlendirmelerden; talebelerin ruhu ve fiziki portrelerinin çizilişinden fark ediyoruz ki, yazar bu mevzuda başarılıdır. İfadeler bunu ifşa ediyor.
“O vakit, şimdiki gibi öğretmenlere mahsus not defteri yoktu. Fakat ben kendi kendime bir acaib defter icad etmiştim. Önce öğrencinin babasının ismini, doğum yılını kaydettikten sonra onun bir tasvirini yapıyordum. Sonra aile durumunu —öğrendiğim kadar— oraya geçiriyordum ve daha sonra çocukların ruhları üzerine eğiliyor; acemi, tecrübesiz, bilgisiz gözlerimde sonsuz bir “bilmek, görmek, öğrenmek ateşi” ile onların iç alemlerini tanımaya çalışıyor ve yakalayabildiğim kımıldanışları her hafta büyük bir özenle kısa kısa cümleler halinde o sahifelere yazıyordum.”
İşte en çok sevdiği babası tarafından terkedilmiş Küçük Zeyno... “Onun acı bakışlı simsiyah gözlerinden kadife gibi bir gülümseyiş parlar, sönerdi.”
“Onu kıskanmalarının sebebi ise, hiç kimseye benzemeyen, çevresindekilerden bir vahşi ceylan gibi kaçan mağrur ve ürkek ruhu idi.”
“Dünyada en çok sevdiği ve tek da yanabileceği insanın ölmüş olmasını, onun tarafından ihmal edilmiş olmaya tercih ediyordu.”
“Bu eşsiz, bu zalim gurur karşısında garip bir ürperti, bir çeşit korku duymuş olduğumu ve onun yıllarca gururunu bir dümen gibi kullanarak idare edebildiğimi hatırlıyorum ”
İşte, sekiz yaşında mini mini bir ilkokul öğrencisi olan Mefharet için renkli kelimelerle, bol benzetmeli cümlelerle çizdiği portre:
“Pembe gül yaprağı gibi, nermin ve parlak çehresi üstünde bir ilkbahar seması gibi parlak, aydınlık kocaman mavi gözleri var. 0; sınıfın melikesi; yegâne hakimesi; bütün ötekiler sanki onun emirlerini yerine getirmek için oraya toplanmış... Ben de onun tarafından sevildiğim için adeta gurur duyuyordum ve zannediyordum ki, eğer onun sevgisini kaybedersem, bütün sınıf benden bir anda yüz çevirecek,”
Yaşı ne olursa olsun kendisini adeta ifşa eden; çizgiler, tutum ve tavırlar işte şu küçüğün öğretmen olamayacağını söylüyor: “Susuz büyümüş bir gül goncasını andıran bu kızın yüzü, bir çelişkiler dünyasıydı… Soylu, ciddi alnının altında alaycı bir dikkat vardı. Bazen tatlı, yumuşak bazen sert ve acımasız bakan güzel yeşil gözler... Akıllı, mantıklı görünen burnuyla hiçbir ilgisi olmayan duygulu oyuncak bir ağız. O, yarı ışıktan, yarı köpükten meydana gelmiş bir su perisine benzerdi.
İşte bu çocuğun öğretmen okuluna gideceğini işitince engel olmak istemişti. Çünkü o, bir öğretmen olamazdı; ama pekiyi bir anne olabilirdi: “Fakat tesadüf, sınıflardan birinde bir gün, beni onunla karşılaştırdı. Tam tahmin ettiğim gibi, mücevherler içinde ve kendine benzeyen birkaç çocuğun ortasında rahat ve nazlı yaşıyordu.”
Çalışmaya teşvik etmek ve kabiliyetleri meydana çıkarmak için, gayrete getirici ifadelerin, bir sihirli anahtar gibi, kapalı kapılan nasıl açtığını en başarısız bir ödevin değerlendirmesini yaparken kullandığı ifadelerle şöyle anlatıyor:
“Görüyorsunuz ki imlanız da, ifadeniz de, yazınız da bozuk. Bunları düzeltmelisiniz çocuğum. Bu iş için çok dikkatli ve gayretli olmanız gerekir. ÇALIŞIRSANIZ ÇOK GÜZEL YAZI YAZACAĞINIZA ŞÜPHE ETMİYORUM. İSTİDADINIZ VAR.”
“Eğer bir müfettiş bu berbat kâğıdı görmüş olsaydı, her kelimesi üzerinde, kırmızı kalemle yapılmış düzeltmelerden sonra altındaki ”İSTİDADINIZ VAR” cümlesi için kim bilir bana ne kadar gülerdi! Kendim de yazarken gülüyordum. Fakat bu, sihirli bir cümledir. Ve ben bir çeyrek asra yaklaşan öğretmenlik hayatımda BU SİHİRLİ ANAHTARLA birçok kapalı kapı açmışımdır.”
Küçük bir hediyenin bile insanları saadete kavuşturup hayata bağladığını, hatta muvaffak bir insan haline getirdiğini başarısız bir talebenin hastalığında ziyaretine gitmekle nasıl değiştiğini ifade ederek anlatıyor:
“Kendisine getirdiğimiz yiyecekleri konsolun üzerine koyduktan sonra yanına yaklaştım:

— Nasılsın yavrum
Elimi alnıma koydum. O dakikada gözlerinde yanan minnet parıltısını ömrüm oldukça unutamam! Candan bir sesle:
—İyiyim, öğretmenim! dedi.
Hala ateşi vardı; fakat o kendini pekiyi hissediyordu. İçimden: “Bazen bir insanı mesut edebilmek için ne kadar az bir şey yetiyor.” dedim.
Hâlbuki sıhhat, servet gibi Allah’ın en büyük nimetlerine sahip oldukları halde SAADETİ tatmamış nice bedbaht insanlar vardır!
Çocukların duruşlarına, bünyelerine, alın çizgilerine ve organlarının ifade ve ifşa ettikleri işaretlere göre, gelecekleri hakkındaki tahminleri de enteresan... İlm-i sima ile ilgili ve çok meraklı bir mevzu:
Dönüp kürsüye çıktım, iskemleye oturdum ve her zamanki oyunuma başladım:
Bu, çok zevkli bir hayal oyunudur; hem çocuğun gelecekte nasıl bir adam olacağını kurar; onları yirmi, otuz sene sonraki halleriyle karşımda görürüm...
Şu, en ön sırada oturan ağırbaşlı kumral küçük; muhakkak ki çok iyi bir vali olacaktır. Hatıra gönüle bakmadan; en ufak bir kötü işe meydan vermeden gayet doğru ve düzenli çalışan bir vali.
Onun arkasında oturan ince yüzlü sarışın çocuk, bu uzun ve manalı parmaklarla ya bir bir müzisyen, yahut da bir ressam olmalıdır. Onda zaten bir sanatçıya yakışan hem ürkek hem mağrur bir bakışı var; boyu uzun ve dik… Özellikle sözlü yaparken, büyük komutanlar, ünlü sanatçılar, profesörler, mühendisler karşımda geçit resmi yapıyorlar!
Mesela bütün ömrümde tanımış olduğum öğrencilerin en kafalısı, en çalışkanı olan şu “paşa kılıklı” istikbalin en büyük komutanını selamlamamak mümkün olur muydu?
Daha şimdiden bir vali akarıyla oturduğu yeri dolduran Kasım da, şüphesiz geleceğin valilerinden biriydi!
Manalı çehresinde birer çiçek gibi açılan kocaman, dalgın gözleriyle daima ince ellerini süzen Tanrıverdi’de geleceğin en büyük sanatçılarından biri yaşıyordu. Bir ressam, bir müzisyen...
Ve güzel yazılarını okurken daha kesin kararımı verirdim:
—Bir şair!
Derinden bakan, zeki, karagözleriyle İhsan; bir profesör hekim kılığında karşımda dikilirdi. Abdurrezak’ı muhteşem cübbesi içinde, uslu, haksızlık etmeyen bir hakim olmuş görürdüm. Osman, işini bilir, namuslu bir tüccar olacaktı,
Hangi birini saymalı?.. Yazarlar, ressamlar, mühendisler, ziraatçılar, memurlar, feylesoflar, profesörler...
…Sonra bir ufak yanlışı düzeltmek için rüyamı yarıda bırakır etrafımı saran “büyük adamlar” dan ayrılarak “öğrencilerimin” arasına dönerdim.
Son olarak da öğretmenin hareketlerine olduğu kadar da söylediği sözlerine de aynı şekilde dikkat etmesi gerektiğini “Ahmed’in arkadaşı’’ terkibine ‘‘Bal gibi isim tamlaması” diyen öğrencinin, bunu gene kendi hatası yüzünden söylediğimi şöylece izah ediyor:
‘‘Bir ara “‘bal gibi” deyimine takılmışlım. Sıralı sırasız, münasebetli, münasebetsiz hep bunu söylüyordum. İşte bu günlerden birinde ‘‘Hasan’ın babasının” isim tamlaması olduğunu bilmeyen bir çocuğa sinirlenmiş:
—Hasan’ın... babası!... Bunu bilmeyecek ne var?,., Bal gibi isim tamlaması işte!.. Diye bağırmıştım. Demek Mehmetçik’de bunu ağzımdan çıktığı gibi yazmış öylece bellemişti.
— Yavrum, dedim, bal gibi demek.. Besbelli “meydanda” demek… Fakat bu deyimi kullanmamak daha doğru. Kibar bir deyim değil... Ben nasılsa söylemişim, hata etmişim... Anladın mı?...
Bunları sıkıla sıkıla söylerken, sınıf içinde ağzımızdan çıkacak her kelimeyi titizlikle seçmek gereğini bir kere daha anlamış bulunuyorum..”
Ders kürsülerinde güzel sözler söylemiş, bir devrin genç nesline iyi hizmetleriyle yön vermiş bu örnek öğretmen, kötü propagandanın ince tekniğinin gözlerimize perde çekmek istediği tereddütlü bir dönemimizde de “kürsülerin en yükseği” matbuatla, söndürmek için zulmet şeklinde gösterilen bir nur’un, aslında kötü niyetlerin iddia ettiği zulmet olmayıp gerçek manada bir ışık olduğunu haykırmıştı. Vicdanımda duyduğum bir teşekkür borcunun ödenmesi ve bu vesile ile merhumenin hayırla anılması için bu yazımı bir vesile telakki ediyorum.
Safvet Senih