Şubat 1988 · s. 28 · 5 dakikalık okuma
Ayların İsimleri

Üzerinde ısrarla durduğumuz dil davası, bizce hassasiyetini her zaman koruyan mühim bir meseledir. Uzun bir oluş ve yontuluş döneminden sonra olgun Türkçe hüviyetini kazanmış dilimizin başına gelenlerle aldığı öldürücü yaraların yavaş yavaş tedavi edilmesine rağmen maalesef çok mühim bir fakültemizde Kamu Yönetimi gibi bir derste ısrarla üzerinde durulan uydurma kelimeler talebeler için bir sınıf geçme barajı olarak önlerinde durmaktadır. Resmiyeti bulunmasına rağmen, ayların isimlerine varıncaya kadar her şeye müdahale eden bir anlayış bu tehlikeli engeli gençlerimizin karşısına dikmiştir.
Şimdi kendi kitaplarından ve ‘Bir Kamusal İlişkiler örnek Olayı’ kitabından aktarma ve değerlendirmeler yaparak dramı bütün çıplaklığı ile ortaya koymaya çalışacağım. “Kamu Yönetimi”ndeki ifadelere bir göz attığımızda karşılaştığımız kelimelerin bazılarına dikkat edelim. Mesela: “Mali” kelimesi karşılığı olarak ‘Akçal’ kullanılıyor. Akçe esas alınıyorsa, bir kere bütün maddi imkanlar, paradan ibaret olmadığına göre uygun değildir. Ayrıca, “-l” eki, batı dillerinden geçmiş bir nisbet eki olup dilimize uygun değildir. Hem sonra güzel iki uzatmayı ihtiva eden, ritimli bir musikiye sahip “mali” kelimesinin neyini beğenmiyoruz ki?
“Anlak” zekanın; ‘‘anlık’ zihnin; “ansal” ise zihni kelimesinin karşılığı olarak kullanılmış. Zihni kelimesi karşılığında uydurulan “ansal”ın -sal eki Türkçe bir ek değil. Bununla beraber “-sal’‘siz kalınca ‘‘an’ eğer zihin demekse (ki öyle olduğu’ anlaşılıyor) “anlık” nasıl zihin oluyor? Ayrıca sonuna “-tak” gelince nasıl zeka manasına geliyor? Keyfi bir uydurma olduğu belli oluyor.
“Süvari”ye (atan der gibi) “ateri” denilmiş. Uydurulan bu kelime, ata binenden çok, atın askerden olan bakıcısını yani asker seyisi hatırlatıyor Süvarı birliği ifadesinde olduğu gibi askeri ve tarihi tabirlerimizde de geçen bu güzel nağmeli kelime atılıp yerine eda ve sedadan mahrum ateri kelimesi niçin tercih ediliyor?
“Merdiven’‘e “basgıç” denmiş. Merdiven sadece basma aleti değil, aynı zamanda yükseklere çıkma ve derinlere inme aletidir de Farsça aslındaki nerduban şeklinden çıkıp dilimizde yontulup cilalanarak güzelleşen merdiven kelimesi acaba hangi kusurundan dolayı dilimizdeki müstesna yerinden çekilip alınmak isteniyor. Hem de yerine yontulmamış bir kalas gibi basgıç konularak...
“Döngel”, saat demekmiş, Aslında “dön” ve “gel” diye iki emirden meydana gelmiş ‘‘döngel’’ kelimesi saatin yerini nasıl tutar? Çengel’e benzetilmek isteniyorsa bu iki yönden uygun değil. Birincisi bilhassa artık günümüzde saatler akrep ve yelkovanın dönüşüne göre vakti tespit etmiyor. İkincisi “dön” emrine “gel” ekinin ilave edilmesi dilimize uygun değildir.
Fiyat karşılığı olarak ‘‘eder” kullanılmış. Geniş zaman için kullanılan bir fili, isim olarak kullanılamaz. Bununla alakalı olarak muttali olduğum bir konuşmayı, iltibasa bir örnek olarak anlatayım. Arı dil telkinleriyle yetişmiş olsa gerek bir genç, satın almak istediği kitabın ederini soruyor. Satıcı, fiyatı, şu kadar, deyince, genç kasden “—Eden mi?” diyor. Satıcı, (kinai olarak da olabilir ama büyük ihtimal iltibas sebebiyle) “—Edeni mi?” sorusunu “—Eder mi?” şeklinde anlamış olmalı ki: “—Kardeşim fiyatı bu kadar ama eder mi, etmez mi artık onu ben bilmem; takdir senin.” diye cevap veriyor.
Kültür karşılığında ‘ekin” kullanılmış. Aslında bu ‘müphem, seyyal hatta kaypak kelimeyi ilk defa Ziya Gökalp hars kelimesiyle karşılamaya kalktı. Asıl manası itibariyle müstehcenliği de ihtiva eden hars kelimesi tutmadı. Bunun yerine “ekin” uyduruldu. Fakat Cemil Meriç’in ifadesiyle “0 da hars gibi birkaç mevsim kulaklarımızı tırmaladıktan sonra uçup gitti.” Tarif edilemeyen bu kelime “Kah suda, kah karada yaşayan bir hilkat garibesi. Alman için başkadır Fransız için başka. Bazen içtimai hayatın kendisidir, bazen bir alışkanlıklar, bir kazanılmış hünerler mecmuası.”
Uydurdukları bazı ayların isimleri de şöyle: Şubat güçük. Mart yelin. Nisan açaray. Mayıs gülay. Haziran bozaran. Temmuz biçim. Ağustos derim. Eylül verim
Yakın tarihimizin bile dönüm noktalarını birer özel isim gibi ifade eden ay adlarını atıp, mesela 31 Mart hadisesi, 27 Mayıs ihtilali 12 Eylül müdahalesi yerine 31 Ye1in hadisesi 27 Gülay ihtilali 12 Verim müdahalesi diyelim, uygun olacak mı? Bir de Hadise ihtilal ve müdahale kelimelerini de uydurukları ile değiştirdik mi hiçbir şey anlaşılmaz.
Ders kitabında geçen bu ay isimleri aslında Türk Dili dergisinde Mart 1980 sayısında yayınlanmıştı. Bunun üzerine basında büyük akisler meydana gelmişti. Mesela, Ege Ekspres “Bunlar da yeni zırvalar” diye başlık atmıştı. Bazı gazeteler, kelimeleri, karıştırarak veriyorlardı. Mesela, “Verim’ yerine “yerim”, “güçük” yerine ‘‘gucuk”, “açaray” yerine “acaray” diyenler vardı. Emekli bir öğretmen de “yelin” yerine “dikim” “açaray” yerine “açım” “gulay” yerine “sürüm”, “bozaran” yerine “bakım” “kasım” yerine “yakım” denilmesini tavsiye ediyordu.
Bizim Anadolu Gazetesinde Ve. Be. imzalı bir yazıda şöyle deniliyordu:
“Bu karşılıkların milli hançereye, milli hatıralara, bütün Türk edebiyat ve sanatına ihanet olduğunu bir yana bırakalım, fakat bulunan karşılıkların bir kısmının tabiatın taklidi olması bakımından sonsuz bir “iptidailik” (ilkellik) olduğunu söylemeyecek bir dil alimi bulunabileceğini sanmıyoruz.” “Şubat ayına yıllardan beri şubat dediğimizden ne zarar geldi de, şimdi bu biçare aya güçük adını veriyorsunuz?”
Milliyette Burhan Felek şöyle diyordu: “Hala bir talim sanatkârlar ve konuşucular radyolarımız ve televizyonumuzda gerçekten birçoklarımızın anlayamayacağı bir nevi “esperanto” konuşuyorlar.”
“Sal’’ da bildiğimiz gibi eskiden “i” ile ifade ettiğimiz nispet eki idi. Türkçe’de kumsal kelimesinde kullanılmış olan bu “sal” ekini biz parasal, evrensel, ruhsal gibi öyle yerlerde kullanıyoruz ki, bu “sal”lardan sallanmak kabil değil.”
Bedii Faik ise Hürriyet’te şunları yazıyordu:
“Türk Dil Kurumu yalnız Türkçe’nin yapısını, inceliğini ve zevkini değil, doğruca Türk’ün terbiyesini de alt üst etmenin adeta hesabı içindedir!..”
‘‘Allah aşkına son şecaat bildirilerinden bir kaçını bulunuz da, mesela durup dururken, takvimdeki aylarınıza taktığı adlara bakınız!... Yahut da telefon, tren, telex, telgraf, radyo ve televizyon gibi, hemen hemen bütün dillerin ortak malı olmuş medeniyet aletlerinin karşılıklarını inceleyiniz
“Abdi İpekçi”, “Dünyanın Dört Bucağından’ adlı kitabında Azerbaycan’a ait bir hatırasını naklediyor:
“Prezidyum Başkanı İskenderov’un yemeğinde Azerbaycan Tarım Bakanı şöyle demiş: “Dili berbat ettiniz, her Allah’ın günü yeni bir kelime icad ediyorsunuz. Ne lüzum var buna? Ben eskiden Türkiye’den gelen bir gazeteyi okuyup anlardım; şimdi hiçbir şey anlamıyorum.”
“İşte. Dil Devrimindeki bütün gerçek, bu sözlerde yatıyor.”
Bütün bu infiallere, hatta Türk Dili Kurumu’nun kaldırılmasına rağmen hala üniversitelerimizde bildiğini okuyan, uydurukça kelimelerin cenderesinde, gençlerimize işkence yapmaya devam edenlere ne demeli...?
Safvet Senih