Sızıntı Arşivi

Temmuz 1993 · s. 40 · 4 dakikalık okuma

Ay Yüzlü Serenatı

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

AY YÜZLÜ SERENATI

AY YÜZLÜ

Ay yüzlüm, apaçık sözlüm ruhum Sana kurban;

Gönlüm Sana hayran!

Nergis bakışlarının te’siri ne de yaman!

Sultanım el aman..!

Bak sinemde bir ok var, derunumda bir acı,

Sen’dedir ilacı...

Ey varlığı nur, dünyası sürür, sözü Kur’an!

Her derde derman...

Pür ateşim bırakma hicranda zinhar!

Ruhumda âh u zâr...

Hem mahzun, hem de perişan derdlerle kıvrandım;

Kapına dayandım!

Bilmem başka ocak, başka ateş, Sana yandım;

Seninle uyandım.

Ey dünyaya arşdan gelen nur, ey meh-i taban!

Aydınlattı ziyan..

Hayalimle gezip yine didarını andım;

Çevrende dolandım.

Ey taptaze gül, kâkülü anber, saç, reyhan!

Caziben ne yaman!

Görmemiştir cihanda gözler Sen gibi dilber...

Güneşten enver...

Aç lütfunla bağrını aç ki kıtmir kulundur!

Dergâhın uludur...

Deryalar gibi kereminden bir katre ihsan,

Ey gönlüme Sultan,

Lütfeyle ne olur bildiğim başka kapı yok!

Derdim herkesden çok.

* * *

Şiir vardır ruhun gökkubbesinden katre katre damlar. Şiir vardır inançla zirveleşen kalp dağının uç noktalarından eriyip akan ilham karlarından oluşan çağlayandır... Şiir vardır, tayf tayf inanç ufkundan gelip, vicdan prizmasından süzülüp mısralarla motif motif örülür sayfalarda. Şiir vardır, süt beyaz bir kuğunun turkuaz gökte kanat çırparken çizdiği beyaz ritim gibidir... Akla, fikre, ruha ebed çizgileri sunan... Şiir vardır, alevden bir çerağ gibi altın ışıklarını sunar, insanlığın karanlık afakına ve onların zalam zalam gecesini elmas tozlarıyla işlenmiş bir gündüze tebdil eder.

İşte “Ay yüzlü” şiiri de böyle. Maziden gelen, günümüze uğrayan ve geleceğe geçen bir ışık tayfı gibi... Onda, aşkın panoraması en keskin çizgileriyle görünür. En çok muhtaç olduğumuz bir aydınlık tufanı sökün eder mısra yıldızlarından... Bazen güneşin ışıktan sürmeli gözleri, bazen ayın hâreli bakışları gamze çakar mısraların gökyüzünü hatırlatan renginde... İşte şair bu his ve duygu çağlayanının kalp tepesinin doruklarından vadilere doğru çağıl çağıl aktığı demde, semanın maziden derlediği ve onun gözbebeğine sunduğu ışıklı mesajları bu çağlayanın dalgacıklarını birer ayna gibi kullanarak şöyle yansıtır bize:

“Ay yüzlüm, apaçık sözlüm, ruhum sana kurban;

Gönlüm sana hayran!”

Ardından çağlayanın gönül vadisinde oluşturduğu gölde bir aşk nergisi açar ve şaire şöyle dedirtir:

“Nergis bakışlarının tesiri ne yaman!

Sultanım el aman..!

Sonra şair ufuklaşan ruhunda aşk güneşinin altın oklarını hisseder, bunu ateşin harflerle mısra gergefine şöyle nakşeder:

“Bak sinemde bir ok var, derunumda bir acı,

Sen’dedir ilacı...”

Daha sonra o, hayatının her anını onu bayraklaştırma uğrunda çile ve ızdırap içinde geçirdiği Hakk’ın kelamını mısranın merkezine yerleştirip sözünü o merkezin çevresinde örerek şöyle inler:

“Ey varlığı nur, dünyası sürur, sözü Kur’an!

Her derde derman...

Pür ateşim bırakma hicranda zinhar

Ruhumda âh u zar...”

Bu iniltilerden sonra yine bakışlarını o ay yüzlü-ye çevirir şair, sonra dertli serenatına şöyle devam eder

“Hem mahzun, hem de perişan derdlerle kıvrandım;

Kapına dayandım!”

Heyhat! Başka kapı, başka melce, başka ufuk, başka yol, başka iz var mı ki ona yönelelim? İşte şair ruhunda yaktığı aşk ateşiyle mutlu ve mesrur olduğundan fani ateşlerin gönül ocağını tutuşturamayacağını şu alev yakıcılığındaki mısralarıyla dile getirir.:

“Bilmem başka ocak, başka ateş, Sana yandım;

Seninle uyandım.”

Şimdi şairimiz o kozmik ateşin kıvılcımlarını nereden aldığına dikkat çekerek nazarımızı arşa çevirir ve ışık oyası mısraları gönül kaneviçemize işler:

“Ey dünyaya arşdan gelen nur, ey meh-! tâbân

Aydınlattı ziyan..”

Fakat ona bir anda ulaşamayacağını anlayınca çar-naçar hayalin kanatlarını açar ve o ufka uçar. O ay yüzlünün semasında bir üveyk gibi dolanıp şöyle inler:

“Hayalimle gezinip yine didarını andım;

Çevrende dolandım.”

Yalnız bu öyle bir hayaldir ki hakikatla dizdize, göz gözedir. Onun gül kokusunu kuvve-i şemme ile hissettirir insana. Okuyucu o an cûş u hurûşa gelir ve Bülbül-ü Andalib’in yanık türküsüne dem tutan bir bülbül gibi şu mısraları fısıldar şairle beraber:

“Ey taptaze gül kâkülü anber, saçı rayhan!

Câziben ne yaman!”

Şimdi şair ve okuyucu aynı noktaya konsantre olmuştur. Fakat o nokta inci damıtan bir istiridye gibi bir güneşe sadeftir. Sadefin kanalları açılır ve aşkın alevden yüreği, ışık tomurcuğu, ümit çiçeği ortaya çıkar.

Şiir ve şair o an yekpareleşir, lâl kesilir. Kalem o an şu mısraları zaman sayfasına bir ışıklı imza gibi nakşeder:

“Görmemiştir cihanda gözler Sen gibi dilber...

Güneşten enver...”

Şair aşkın zirveleştiği ufuktan mizacına uygun bir tevazuuyla kendini Ashab-ı Kehf’in Kıtmiri’ne benzeterek, gönüllere miraçtan geri dönen Nebi gibi bir ferşiye çizgisinde hareket ederek son tohumlarını eker. Bunu Nebi’ye yalvarış çizgisinde oluşturur:

“Aç lütfunla bağrını, aç ki kıtmir kulundur!

Dergâhın uludur.”

Ardından bu tevazu çizgisinde bir katre kerem, bir katre ihsan dilenerek Nebi kereminin deryalar gibi engin olduğunu gözler önüne serer:

“Deryalar gibi kereminden bir katre ihsan,

Ey gönlüme Sultan

Ve sonra şairimiz bizi daha evvel de kapısına dayandığı reyhan zülfüne hayran olduğu, gül kokulu, anber kâküllü o zatın iklimine çekerek zincirleyip, ruhumuza aşk prangası geçirip, başka yolların uçurum, başka sokakların çıkmaz, başka kapıların kilitli olduğunu dile getiren mısralarla bitirir.

“Lutfeyle ne olur bildiğim başka kapı yok!

Derdim herkesden çok”

Mehmet Erdoğan