Ekim 1988 · s. 365 · 3 dakikalık okuma
Arayış

Arayış, kavuşmanın ilk merhalesidir. Bir taraftan sabır oltasıyla, denizin derinliklerinde birşeyler ararken, diğer taraftan gözün namütenahi ufuklarda dolaşması, arayışın doruk noktaya ulaşmasıdır.
Başlamak, arayışın tohumu mahiyetindedir. Kavuşmak ise meyvesi. Tohum toprağa gebe kalır ve neticede meyveye kavuşur.
Bülbülün bir ömür boyu arayışı güle kavuşmak içindir. Kurak çöller suyu arar. Sular, üzerine şavkıyan güneşi. Böcek çiçeği, ağaç toprağı, toprak da hayatı. Hepsinin bir arayış içinde olması aynı gayeye matuftur. Yok, olmamak gayesi.
Arayış, insan ruhunun özünde gizlidir. Arayışın hedefi ise bu özün manasını anlamaktır. Bu mana, hareket ve sözlerle canlanırsa, arayış bir noktada şekillenir. Yaslı dudaklarda beliren tebessüm, bu manaya ulaşmanın bir ifadesidir.
Arayış bir kıvılcımdır. Tutuşacak sineler bu kıvılcımı bekler. Bir de bu iman ateşi olursa, işte o zaman kimse söndüremez. Aradıklarından başka. Hamza’nın, Musab’ın, Cafer’in sinesinde tutuşan ve şahadet şerbetinden başka hiç bir şeyin söndüremediği, bu iman ateşi değil midir? Ulubatlı ya surlara tırmanarak bayrağı dalgalandırma takati veren, bu ateşin içinde coşması değil midir? Evet, onlar iştiyakla o ateşi söndürecek ölümü aradılar ve neticede aradıklarına kavuştular.
İnanç ve aşk, aramanın temel rüknüdür. Çile de o yolun bir cilvesi. İnanç ve aşk’ın ruhunu çepeçevre sarmasıyla, bütün sıkıntıları sabırla göğüsleyen Nebiler Nebisi, bu yolda en büyük rehberdir. Karlı yokuşların ızdırabı zirveye ulaşmakla, dikenli yolların ızdırabı ise düzlüğe ulaşmakla sona erer. Fakat yolların sarplığına sabırla karşı koyamayan, ızdırap karşısında sebat edip bekleyemeyenler vardır ki, arayışa geçenlerin en talihsizleri de bunlardır.
Arayışın da çeşitleri vardır. En büyük arayışın neticesi hak ve hakikatin sırlarına vakıf olmada kendini bulur. Ona vakıf olunca da hakka teslim olmada, Hz. İbrahim (as), bu aydınlık sırra ulaştı. En büyük nebiden, velilere ve diğer insanlara kadar, Çoğu kimsenin aradığı ve bulunca da canlarıyla korumaya çalıştıkları, bu büyük hakikatlerdir.
Bazıları güneşin ziyasını ararken, bir kısım kimseler de karanlık ve loş iklimlerde gezinirler. Ümitli bir kalbin çırpınışı, rüyalardaki ve hülyalardaki yiğidi bulmak içindir. Fakat bir ‘‘batılı” için bu değişiktir. O beynini kıskaca alan zevk ve eğlence akrebini arar.
Asrın Muzdarip şairi, asrımızda aşina bir çehre arar ve onu bulamamaktan yakınır.
Yavru, şefkatli bir ana kucağı arar. Ana ise kalbinde pırıltı, çehresinde ve sesin- de bir letafet arar yavrusunun. Bu özellikler kutuplaşınca da annenin sinesinden ve çocuğun dudaklarından çıkan tatlı melodiler “—Anne — Oğlum” şeklinde bulutlara yükselir.
Su da arar ama hangi çileyle, kime kavuşmak için. Nebiler Nebisinin ayak bastığı pak topraklara ulaşmak için, o topraklara yüzünü sürebilmek için, yıllardır dağlan—taşları aşındırarak avare avare gezer.
Belh hükümdarı İbrahim Ethem ise, atlastan döşeklerde bir türlü bulamadığı Hakk’a vuslatı aramak için çöllere düşer.
İnsan da hakiki bir dost arar, ama asırlara seslenen bir dost. Asırlar geçtikçe sinelerde daha da tazelenen bir dost. Aramadan da kavuşamaz o hakiki dosta. Sümeyra Uhud’da bu hakiki dostu ararken, babasının, kardeşinin, kocasının cenazesi bile onu bir an yolundan alıkoymamıştı ve aradığı gerçek dostu bulunca da kendini toprağın bağrına atmıştı.
Ve bir sabah erken saatlerde bir kutlunun sohbetine koşanlar vardı. Bir havan gibi coşkuyla kanatlanan bu hasbiler de Sümeyra’nın aradığı O hakiki dostu, mabedin bağrında arıyorlardı.
Ben de arıyorum:
Atalarımın parlak iklimini ufkumuzda yeniden canlandıracak göz kamaştırıcı zaferleri.
Ruhunda filizlenen mukaddes bir davaya kendini adamış meçhul kahramanları.
Ve bitmeye yüz tutan karanlıklarda mutlu bir fecir vaktinin aydınlığını...
Serdar Doğan