Temmuz 1990 · s. 254 · 8 dakikalık okuma
Altın Çağda Bilim

Bağdat’lı bir kitapçının oğlu olan İbnü’n- Nedim, Onuncu yüzyılın sonlarına doğru, uzun ve faal hayatı boyunca elinden geçen kitapların kısa açıklamalar ihtiva eden bir bibliyografyasını hazırlar. Sıraladığı kitapların konuları bir yana, sadece aded olarak tuttuğu yekûn, parmak ısırtacak derecededir: Denizci Sinbad’ın yanısıra Aristo’yu, Goha’nın hikâyelerinin yanında Öklid’i, Antare İbn Şeddad’ın şiirlerinin yanısıra Eflâtun’u görebiliriz bu yekûnun içinde.
İbn’ün-Nedim’in katalogunun en çarpıcı hususiyeti, bilimler alanında ihtiva ettiği kitapların sayısıdır. Eski Yunan bilimini tercüme yoluyla İslâm âlemine aktarmada en mühim rolü oynayan Beytül-Hikmet’in kuruluşundan çok daha önce başlamıştı bu sahaya duyulan alâka. Daha ikinci Abbasi halifesi el-Mansur zamanında Galen ve Hipokrat’ın eserleri Arapça’ya çevrilmiş bulunuyordu. 809’da Halife Harun er-Reşid İslâm Âlemi’nde ilk hastaneyi yaptırmış ve kısa bir süre sonra hastanesi olmayan hiç bir önemli şehir kalmamıştı.
Başlangıçta, böylesi farklı zemin ve kaynaklardan gelen bilginler arasındaki teması, ortak bir dilin olmayışı bir derece sınırlıyordu. Halife Me’mun’un Beytü’I-Hikmet’i kurmasıyla, aynı zamanda Vahy’in dili olan Arapça, beynelmilel ilim dili olma hüviyetini de kazanıyor ve böylece Batılı bilginler, uzun süren karanlık çağlardan sonra Eflatun ve Aristo’nun yazdıklarını okuma fırsatı buluyorlardı.
Abbasiler’in ilk döneminde İslâm ilim ve düşünce
dokusuna katılan bir diğer akım da İran’dan gelmiştir. Zaten, Abbasi
hareketinin kaynağı, Horasan ve daha Sasâniler zamanında bir tıb okuluna sahip
bulunan Merv’di. 750 ve 803 yıllan arasında Abbasi halifelerine vezir ve
müşavirler veren Bermekiler, Pehlevice yazılmış tarihi ve bilimsel eserlerin
Arapça’ya çevrilmesinde ön ayak olmuşlardır. Yine bu Pehlevice’den yapılan
tercümeler yoluyladır ki, Müslümanlar Astronomi, Tıb ve Matematik sahalarında
uzun bir geçmişe sahip olan Hind İlim dünyasıyla temas kurma imkânını elde
etmişlerdir.
Bermekiler, Bağdad’da ilk kâğıt imalâthanesini de kurmuşlardır.
751’deki Talaş savaşında Çin’li kâğıt üreticilerinin müslümanların eline geçmesine kadar Kur’ân-ı Kerim ve kıymetli kitaplar parşümen kâğıda yazılırken, resmi belge ve yazılarda ise papirüs kullanılıyordu. Parşümen kâğıt fiyatı sebebiyle, papirüs de nemli iklimlerde çabuk bozulduğu için fazla kullanışlı değillerdi. Kâğıt ise ucuz, ömürlü ve cazip olduğu için, kâğıt imalathanesinin kurulup, seri kâğıt üretimine geçilmesinin ilim hayatı üzerinde çok mühim tesiri olmuştur.
Klasik ilimlere şüpheyle bakan Bizanslılar’ın aksine, “İlim, Çin’de de olsa öğrenin; İlim taleb etmek, her müslümana farzdır; Alimlerin mürekkebi şehidlerin kanından daha değerlidir” mealindeki ve daha başka hadîs ve âyetlerin teşvikiyle ilk müslüman nesiller, kendilerini büyük ölçüde ilme vermiş ve Arapça’yı bilhassa Beytü’l-Hikmet’in kurulmasıyla birlikte bir ilim dili haline getirmişlerdir. Yapılan iş öylesine büyüktü ki, yalnızca antik dünyanın ilmi ve felsefi geleneğinin aktarılmasıyla kalınmamış, bu gelenekteki yanlışlar düzeltildiği gibi, bütün ilmi gelişmenin temeli olarak deney ve tecrübe metoduna müracaat edilmiştir.
Müslüman bilim adamları, Aristo’ya uyarak Matematik ve Mantığa baş köşede yer vermişler ve önce Haccâc bin Yusuf İbn Matar, İshak bin Huneyn ve Sabit bin Kurra gibi mütercimler yoluyla Öklid’in “Elementler’i”ni, yine Öklid’e atfedilen Optik, Müzik, Ahlâk, Mantık ve Ölçüler’le ilgili daha başka kitapları ve ayrıca Tripoli’li Teodosius, Perge’li Appollan ve Teon ve Menalus gibi daha sonraki klasik matematikçilerin eserlerini elde etmişlerdir. Bunlardan başka, Hind kaynaklı bazı eserlerin de tercümesiyle, Müslümanlar elinde Matematiğin altın çağı başlamış ve başlangıçta Astronomi ve Müziği de yanma alarak gelişmesini sürdürmüştür.
Matematik ilmindeki ilk büyük merhale, o zamana kadar l’den 9’a kadar bilinen rakamlara “0”{sıfır)’ın eklenmesi ve basamak değerin bulunup, yalnızca her türden hesabın kolaylaştırılmasıyla kalınmayarak, Cebir’in de gelişmesine imkân sağlanmakla kat’edilmiştir.
Muhammed İbn Musa el-Harizmi, rakamların sistematik şekilde kullanımını ilk ortaya koyan kişidir. “Hind Aritmetiğinde Toplama ve Çıkarma” adlı eseri, daha sonra Toledo’da Lâtince’ye çevrilmiştir. EI-Harizmi, hem Yunan, hem de Hind kaynaklarını kullanmış ve Cebir üzerindeki ilk eser kabul edilen Kitâbü’l-Cebr ve’l-Mukabele’sini kaleme almıştır.
Geometri’ye alâka, Öklid’in Elementleri’nin tercümesiyle başlamıştır. İslâm Âlemi, Geometri’ye Cebir’den daha fazla sarılmış ve bu sahadaki çalışmalar hem mimari, hem de süsleme sanatlarına tesir etmiştir, öyle ki, İbn Haldun, mantıklı düşüncenin gelişmesi için Geometri öğrenmeyi tavsiye etmektedir.
“Benu Musa” (Musa’nın oğulları), yalnızca Yunanca’dan tercümeleri organize etmekle kalmayıp, kendileri de önemli çalışmalarda bulundular. Muhammed bin Musa’nın eserlerinden birinin adı, onların bu sahadaki çalışmalarının derece ve tesirini göstermeğe yeter: “Kürenin Ölçümü, Açı’nın Üç eşit parçaya Ayrılması ve Verilen İki Kemiyet Arasında Tek Ortak Bir Bölüm Teşkil Etmek için İki Vasati Tenasübün Tesbiti, “ Muhammed bin Musa, yalnızca Geometri’yle ilgilenmekle kalmamış, gök cisimlerinin mekaniği, atom, yeryüzünün menşei ve Batlamyus’un kâinat anlayışı üzerinde çalışmalar yapmıştır. Kardeşi Ahmet, Mekanik konusunda en temel eserlerden birini yazarken, döneminin belki de en başarılı geometrisyeni olan Hasan, elipsin geometrik hususiyetleri üzerinde çalışmıştır. Matematik ilminde Batı’ya en çok tesir eden eser, Benu Musa’nın 12 nci asırda Krimonalı Gerardo tarafından tercümesi yapılan “Düzlem ve Küresel Şekillerin Ölçülmesi” adlı dev eserdir.
Musa’nın Oğulları, birkaç tane halifeye de hizmet
etmişler ve bir kanal inşâsı gibi projeler üzerinde de çalışmışlardır. Ayrıca,
Bey-tü’l—Hikmet’teki en büyük mütercim olup, Süryanice, Yunanca ve Arapçayı çok
iyi bilen ve kendinden önce yapılan bazı tercümelerde ki hataları düzelten
Sabit bin Kurra’yı da ilim âlemine kazandırmışlardır.
Sabit, çok iyi bir mütercim olmasının yanısıra Matematik, Astronomi, Astroloji. Ahlâk, Mekanik, Müzik, Tıb, Fizik, Felsefe ve ilmi âletler yapımı sahalarında yetmişten fazla eser vermiş ve Aristo, Batlamyus ve Öklid üzerine yorumlarda bulunmuştur. Nihayet oğulları, 10’uncu asrın sonuna kadar gidecek bir bilginler hanedanı teşkil etmişlerdir. Bunlardan Sinan, Bağdat’taki en meşhur hekim, pek çok hastanenin idarecisi ve arka arkasına üç halifeninsarayhekimiydi.
Musa’nın Oğulları’yla, Sabit bin Kurra ve Oğulları kendi başlarına çalışmış değillerdir şüphesiz. Beytü’l-Hikmet’ten çıkan eserler, pek çok bilginin, dilcilerin, editörlerin, araştırmacı ve teknik müşavirlerin ürünleriydi. Beytü’l-Hikmet’in nasıl çalıştığı konusunda herhangi bir bilgiye sahip değilsek de, burada çalışanların, ortaya tam ve sağlam bir metin koyabilmek için, bir eserin bulunabilen bütün elyazmalarını karşılaştırma, lügatçe, şerhler ve teknik terimler sözlükleri meydana getirme gibi teknik usuller geliştirdiklerini biliyoruz. İbnü’n-Nedim, Beytü’1-Hikmet’le münasebeti bulunan 57mütercimin ismini verir ve kuruluşun câri giderlerinin ayda 500 altın dinara ulaştığını söyler.
Beytü’I-Hikmet’e Sabit’in yanısıra şöhret yapmış mütercimlerin en mühimlerinden biri de Huneyn bin îshak’tı. Huneyn, çok iyi bir mütercim olmasının yanısıra, tıbbın çeşitli sahalarında 29 risale yazmış ve gözün anatomi ve fizyolojisi ve ayrıca görmeyi etkileyen çeşitli hastalıkların tedavisinden bahsetmiştir. İbnü’n-Nedim’in Huneyn’den daha iyi bir mütercim kabul ettiği Kuşta İbn Luka, tercümelerden başka siyaset, tıb, “burning mirrors “yakıcı aynalar”, felç, saçlara tesir eden hastalıklar, beslenme ve astronomi sahalarında da eserler vermiştir.
Dokuzuncu asrın belki de en büyük hekimi Ebu Bekir Muhammed bin Zekeriya er-Râzi idi. 11. asırda el—Biruni’nin hazırladığı bir bibliyografyaya göre Râzi, 184 kitap yazmıştır. Bunlardan 56’sı Tıb’la alâkalıdır. Râzi, o güne kadar Tıb sahasında kabul edilen her doğruyu süzgeçten geçirmiş ve daha çok kendi gözlemlerine dayanmıştır. El-Havi adlı dev eseri, Râzi’nin gözlem ve teşhislerini ihtiva eder. Bu büyük hekim, çiçek ve kızamık hastalıkları konusunda da önemli bir eser vermiş olup, bu iki hastalığın semptomlarını ilk defa ayırt edebilme şerefini kazanmıştır. Râzi’nin düşünce dünyasının genişliği konusunda yeterince bir fikir verebilmek mümkün değilse de, aynı zamanda bir matematikçi ve filozof olan bu hekimin şu iki eseri belki bu mevzuda bir fikir verebilir: “Neden Bazı İnsanlar ve Halk, Zeki de Olsa Bir Hekimi Terkeder” ve “Zeki Bir Hekim Bütün Hastalıkları Tedavi Gücüne Sahip Değildir, Çünkü Bu İmkân Hâricidir.”
Ibnü’n-Nedim’in, “Kendi döneminde antik ilimler sahasında rakipsiz” dediği ve İslâm inanç esaslarını desteklemek için Aristo mantığına başvuran el-Kindi, Mantık, Felsefe, Hesap, Geometri, Aritmetik, Müzik, Astronomi ve daha pek çok sahalarda eserler vermiş biridir. Eserlerinden bazılarının isimleri şöyledir: “Hind Matematiğinin Kullanımı’, ‘Kürenin Cisimsel Biçimlerin En Genişi ve Dairenin Tüm Düz Tek Boyutlu Şekillerin En Büyüğü Olduğu Hakkında’, ‘Deniz Sathının Kürevi Olduğu Hakkında’, ‘Bir Küre üzerinde Asimtot’un Hesaplanması’, ‘Müzik San’atına Giriş’, ‘Işınların Projeksiyonu’, ‘Yıldızların Büzülmesinin Sebebi Hakkında Bir Açıklama’, ‘Yağmurun Bazı Yerlere Nadiran Yağmasının Sebebi’, Tonozlu Odaların Alanları’.vb.
10 ncu asırın sonlarına kadar bütün İslâm Alemi’nde, sonraki 300 yıl boyunca da Hosaran ve Endülüs gibi belli merkezlerde devam eden bu ilimlerin altın devri, pek çok müesseselerin yapılmasını da beraberinde getirmiştir.
Çok anlatılan bir hâdise, bu dönemin düşünce ve ilim
hayatı hakkında belki bir bilgi verebilir: Dönemin halifesi, satranç oyununun
mucidini, kendinden tek bir dilekte bulunmasını söyler. Dilek basittir: Her bir
kareye bir öncekinin iki katı buğday koymak kaydıyla, satranç tahtasının son,
yani 64. karesine varıncaya kadar konulacak buğdayları ister, oyunun mucidi.
Halife “hay hay” der; fakat, sonunda anlaşılır ki, bütün ülkesindeki buğdaylar
buna kâfi gelmeyecektir.
Onbirinci asrın önemli bilginlerinden el—Birûni, 1001 yılında Gazneli Mahmud’un Hindistan seferine katılmış ve burada Sanskritçe’yi öğrenerek, asıl kaynaklara ve kendi gözlemlerine dayanmak suretiyle Hindistan Tarihi’ni yazmıştır. Birûni, Bağdat’taki öncüleri gibi, hemen her sahaya ilgi duymuş ve günlük mes’elelerle de alâkalanmıştır. Tortul kayaların teşekkülü gibi bazı jeolojik hâdiseleri ilk defa tesbit etmiş olmasının yanısıra, aynı zamanda matematikçi ve Batlamyus’un kâinat anlayışını tenkidde, zamanının asırlarca önünde bir astronomiciydi Birûni. Küresel Trigonometri sahasında da en ayrıntılı kitabı da o yazmıştır. Trigonometri, esasen müslüman matematikçilerin icadı olup, sinüs, kosinüs, tanjant ve koten jantı ilk bulanlar da müslümanlar olmuştur. Bir diğer Matematikçi olan Nasırüddin et—Tûsi, tüm sahalarda matematiğe ait teoriler geliştirmiş; Batı’da daha çok bir şair olarak tanınan Ömer Hayyam ise, Cebir üzerine en açık ve net kitabı yazmıştır.
Müslümanların ilgilenip, dev adımlar attırdığı bir diğer saha da Astronomi’ydi. Her tarafta rasathaneler vardı; kâinatın hem fiziki, hem de matematiksel modelleri çıkarılmış ve sabit yıldızlarla gezegenlerin uzaklıklarını veren tablolar devamlı gözden geçirilmiştir. Daha sonra ancak bu asırda gerçekleştirilebilen bir hâdise olarak, yeryüzünün büyüklüğü yanlışsız ölçülmüştür.
Fizik’te el—Birûni ve Ömer Hayyam, özgül ağırlık konularında yazmış ve bir nesnenin hem özgül, hem de mutlak ağırlığının tesbiti üzerinde formüller geliştirmişlerdir. Ayna ve merceklere duyulan ilgi, geliştirilmiş optik teorilerine kapı açmıştır. En büyük müslüman optikçi kabul edilen İbnü’l—Heysem, gözün anatomisini detaylarıyla açıkladığı Optik Kitabı’nı yazmıştır.
Daha sonraki Müslüman bilgin ve mütefekkirlerin îcadcılığı, ziraat ve sulama gibi pratik sahalara kaymıştır. İbnü’l—Heysem, daha 10’uncu asırda Nil nehri üzerinde yapılacak barajın plânlarını sunmuş, fakat bu projenin gerçekleşmesi için 20’nci asra kadar beklenmek mecburiyetinde kalınmıştır. İslâm Aleminin her tarafında barajlar, depolar ve su kanatlan inşâ edilmiş olup, bunların bazıları günümüze kadar gelmiştir. Müslüman mühendisler, su değirmenini mükemmelleştirmiş ve insan, hayvan, rüzgâr, nehir ve akıntılarla çalışan daha pek çok türlerini geliştirmişlerdir. 16 metre derinliğe varan ve üst derecede mühendislik isteyen yer-altı su sistemleri (kanatlar) inşâ edilmiş ve bu sistemlerde yer yer tamir ve temizleme için insanın girebileceği delikler bırakılmış, kanalların yer altına yapılmasıyla da buharlaşmanın getireceği su kayıpları asgariye indirilmiştir.
Orta Doğuda ziraat sulamaya bağlı olduğundan, toprağın bileşimi, su ve nerede hangi bitkilerin üretilebileceği konularında eserler verilmiştir. Aşılama da en yüksek bir san ‘at ve hünerle yapılmaktaydı.
Klâsik dönemde İslâm âlemi, Bağdat’ı, Kahire’si, Anadolu’su, İran’ı, Kuzey Afrika’sı ve Hind Yarım-adası’yla çok canlı, ilim ve düşünce hayatının alabildiğine parlak olduğu bir dünya idi. Canlılığını ve parlaklığını beş asır koruyan bu dünya, modern çağlarda paha biçilmez miraslar sunup gitmiştir.