Haziran 1989 · s. 29 · 5 dakikalık okuma
Akdeniz Ölüyor

Ali Torun
Birleşmiş Milletler raporuna göre Dünya'nın en kirli denizi Akdeniz'dir. Akdeniz çevresinde bulunan 140 laboratuvarda araştırmalarını sürdüren Birleşmiş Milletler çevre sağlığı uzmanları acil tedbir alınmaması halinde Akdeniz'in 40 yıl içinde ölü bir göle dönüşeceğini belirtiyorlar.
Aynı raporda, Akdeniz'e sınırı olan endüstrileşmiş ülkelerin sıkı bir aile planlamasına gittiği ve bu ülkelerdeki nüfus artış oranının sıfırın altına düştüğü belirtilirken Kuzey Afrika ile Türkiye'de nüfusun 21 inci asırda ikiye katlanacağı, bunun anlamının ise; daha fazla yiyecek, daha fazla artık olduğu ve Akdeniz'in kirlenmesini hızlandıracağı vurgulanıyor.
Akdeniz'e sınırı olan ülkelerin sahil şehirlerinin % 90'nında kirli su arıtma tesisleri yoktur. (Bu orana endüstrileşmiş ülkelerin sahil şehirleri de dahildir). Turist ve semt sakinleri dahil Akdeniz'in çevresinde 200 milyon insan yaşıyor. Yapılan araştırmaya göre Akdeniz'in güney ve kuzeyinde yaşayan nüfus sayısı şu anda birbirine eşittir. Müslüman nüfusun hızlı artışından endişe duyan Batı ülkeleri bir yandan çıkardıkları kanunlarla ülkelerinde fazla çocuk sahibi olmayı özendirirken diğer yandan buldukları her fırsatta müslüman ülkelerini doğum kontrolü yapmaya yöneltmektedirler. Yukarıdaki raporda da vurgulanan odur. Müslüman kesimdeki hızlı nüfus artışının, Akdeniz'in ölmesini hızlandıracağı vurgulanmaktadır. Oysa sanayileşmiş şehirlerden sayılan Akdeniz'in kuzeyindeki şehirlerde bulunan sanayii artıklarının sebeb olduğu kirlilik oranı sanayileşmede geri kalmış Kuzey Afrika'da artması muhtemel nüfusun sebeb olacağı kirlilik ile tartışma kabul etmeyecek kadar kat be kat fazladır. Yaptıkları ilmi araştırmaya saygı duyduğumuz Birleşmiş Milletler'in çevre sağlığı uzmanlarından çözüm olarak artan nüfus yerine en azından su arıtma tesislerini önermeleri, teknik ve ekonomik bakımdan zayıf olan Kuzey Afrika ülkelerine teknoloji (su arıtma tesisleri için) transferi çağrısında bulunması beklenirdi.
İSVEÇ'E GÖKTEN ASİT YAĞIYOR
İsveç'te bulunan pek çok göl hali hazırda ölmüş, bir o kadar da göl ve ırmak can çekişmektedir. Halk, çocuklarını göl kenarına götürüp "Bir zamanlar biz burada balık avlar piknik yapardık!" diye yakın geçmişe ait anılarını anlatır olmuştur. Evet, İsveç'e gökten asit yağmurları yağdığı ve pek çok gölün ve ırmağın öldüğü doğrudur. İsveçli çevre sağlığı uzmanları yıllardır tehlikeyi göstermeye çalışmışsa da çözümün İsveç'te bitmemesi konunun uluslararası bir problem olması, asit yağmurlarının İsveç'i kanser gibi sarmasına sebeb olmuştur.
İSVEÇ'E NEDEN GÖKTEN ASİT YAĞIYOR?
Asit yağmurlarının kaynağı İsveç değil, İngiltere dahil Avrupa'nın sanayileşmiş ülkeleridir. Avrupa'yı Avrupa yapan fabrikaların bacalarından acımasızca çıkan kükürt, kül ve diğer maddelerdir. Sanayii devriminden bu yana atmosfere karışan bu kükürt buharları, tozcukları bulutlarla beraber ve rüzgârın azizliğine uğrayarak genellikle gider, İsveç semalarına tüner. Yağan yağmurlarla toprağa inen bu asitlerin kalan kısmı ise fevkalâde tâbi bir hava filtresi olan kar tanecikleri İle İsveç'i baştan başa kaplar. İlkbaharda karların erimesi ile birlikte kar tanecikleri arasında bulunan asit zerrecikleri birden toprağın derinliklerine süzülür. İsveç'in talihsizliği sadece endüstrileşmiş ülkelere komşu olması değildir. En güçlü filtre ve nötürleştirme cihazı sayılan toprak kalınlığı bu ülkede çok ince olup İsveç'in altında boydan boya uzanan gözenekli asit granit kayaları vardır. Karların erimesi ile toprağa süzülen asitli kar ve yağmur suları daha temizlenemeden bu asitli granit kayalarına ulaşır. Çatlaklardan geçerken bir miktar da buralardan asit toplayan eriyik sular buldukları en yakın yollardan göl ve ırmaklara ulaşır. Balıkların yumurtlama veya yavrulama dönemi olan ilkbahara rastlaması ise göl ve ırmaklarda yaşayan canlıların daha gözlerini açmadan ölmelerine neden olur. Yıllar boyu süren bu işlem sonunda İsveç, asitli göller bölgesi olup çıkmaktadır. Benzeri durumun İngiltere ve bazı Avrupa ülkelerinde de ortaya çıkması sanayileşmiş ülkeleri derin derin düşünmeye zorlamıştır. Geç te olsa tehlikenin farkına varılması sevindiricidir. Öte yandan radyasyon sızıntıları ile özellikle Chernobil faciası zaten kötü olan asit belasına tuz biber ekmiştir.

amerİkA ASİt İÇİYOR
Avrupa'da durum böyleyken Amerika'da da durum bundan pek farklı değildir. Sanayileşmede Avrupa'dan geri kalmayan ABD'de ve Kanada'da sanayi tesislerinin bacalarından çıkan kükürt dioksite ilaveten, dünyanın tarım ambarı sayılan bu ülkede bol miktarda kullanılan kimyevi gübreler ise ayrı bir derttir. Kimyevi gübreler nitrat ihtiva eder. Kimyevi gübrelerden toprağa süzülen nitrik asit yeraltı su kaynaklarına ulaşır. Amerika Birleşik Devletleri'nde kırsal kesimde yaşayan nüfusun %97'si içme suyu ihtiyacını bu asitli yeraltı su kaynaklarından karşılar. Bir başka ifade ile 117 milyon Amerikalı asitli su içiyor.
Nitrik asit insan sağlığını tehdit eden önemli faktörler arasındadır. Amerika çevre koruma bürosu EPA çevre bilimcilerinden Mark Parrott'a göre; içme suyu ile birlikte alınan nitrat, vücutta nitroz asidi tuzuna dönüşerek hemoglobin etkisi gösterir. Methemoglobin ise oksijenin dokulara ulaştırılmasını engeller. Mr. Parotta, nitratların sebeb olduğu tehlikeleri açıklamaya şöyle devam ediyor: "Nitratlar 3 yaşın altındaki çocuklarda Asfeksi (oksijen azlığından meydana gelen boğulma) veya Blue Baby Syndrome"una neden olur."
İngiliz araştırmacıları nitratların gastrit kanserleri ile ilgisi olduğunu söylüyorlarsa da EPA yetkilileri bu konuda yeterli delillerin olmadığını ifade ediyor.
İngiltere'de de yeraltı su kaynakları hızla kirlenmeye başlamıştır. Sadece 1970—86 yılları arasında vuku bulan kirlenme oranı bu dönemde iki katına çıkmıştır.(*).
Amerika'daki 570 yeraltı su kaynağındaki nitrat oranı, hükümetin belirlediği "kabul edilebilir nitrat" seviyesinin çok üstündedir. Amerika hummalı bir çalışma içine girmiştir. Bu konuda hazırlanmış kanun teklifleri görüşme safhasındadır. Kanun tasarısına göre; içme sularındaki kabul edilebilir organik ve organik olmayan kimyevi maddeler yeniden belirlenecek, bu limitleri aşan içme suları geniş boyutlu temizleme işlemlerine tabi tutulacaktır.
Ülkemizde, özellikle sanayinin yoğun olduğu bölgelerde benzeri ölçümler acilen yapılmalıdır. İstanbul'da kurulan kirli su arıtma tesisleri bu yolda atılmış önemli bir adımdır, ancak yeterli değildir. Filtre takılmamış fabrika bacası kalmamalıdır. Asitli fabrika artıkları toplanmalı, yeraltı su kaynaklarından, göl ve ırmaklardan ve yerleşim alanlarından uzak bölgelere götürülmeli burada toprağa verilmelidir. Bu bölgedeki toprak kalınlığının fazla olmasına özellikle dikkat edilmelidir. Bir program dahilinde fabrika ve evlerde kullanılan yakıt türleri özenle seçilerek belirlenmelidir. Hepsinden önemlisi bundan sonra kurulacak tesislerin atmosferi kirletme oranları gözönünde bulundurulmalı, bu tesislerin bir bölgede yoğunlaşması yerine yurt sathına yayılmasına özen gösterilmelidir. Kalın toprak tabakalarının ideal bir filtre olduğu her zaman hatırda tutulmalıdır. Denizlerimizde ve boğazlarımızda seyreden gemiler sıkı şekilde denetlenmelidir.
(*) Financial Times Raporu.