Haziran 1989 · s. 26 · 3 dakikalık okuma
Stresin Beyin Üzerine Tesirleri

Discover'den: Ömer Melih
Yaşlandıkça vücudumuz yavaş yavaş yıkıma uğruyor.. Fakat bazı insanların diğerlerinden daha erken çöktüğüne hemen hepimiz şahit olmuşuzdur. Tecrübelerimize dayanarak, stres faktörünün, yaşlanmayı arttırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat daha önce, stresin ne olup olmadığı hususunda kısa bir hatırlatma yapmakta fayda var. Fizyoiojik açıdan "stres", organizmayı zarara sokucu endişe, sıkıntı, efor, bulaşıcı hastalık, soğuk vs gibi faktörlerle vücutta meydana gelen değişikliklere denilmektedir. Bununla birlikte, psikolojide, korku, endişe, sıkıntı, hiddet gibi ruhî haller de "stres" adı altında toplanmıştır.
Şimdi, fareler üzerinde yapılan incelemelerle konuya açıklık getirelim. Mc Gill Üniversitesi nörologlarından M. Meaney başkanlığındaki bir araştırma ekibi, strese daha fazla fizyolojik tolerans gösterebilen erişkin farelerin, ihtiyarladıklarında daha az hafıza kaybına uğradıklarını tesbit etti. Ayrıca, yetiştirilirken daha fazla itina gösterilen farelerin de, erişkinliklerinde stresten pek fazla etkilenmediği görüldü.
Bu davranışın mekanizması, hafızayla ve strese cevabın verildiği merkez olan beyindeki hipokampüs ile, ayrıca, böbreküstü bezlerinden salgılanan glukokortikoid hormonuyla alâkalıdır. Bir hayvan aşırı soğukta bırakıldığında, fazlaca koşturulduğunda, şoka veya enfeksiyona maruz bırakıldığında, kısaca "stres" altında kaldığında, böbreküstü bezleri strese cevap olarak kana, glukokortikoid pompalamaya başlar. Bu hormon vücuttaki birçok hücreyle birlikte, hipokampüs hücrelerinin de damarlardan kan şekeri alımını düşürür. Bu da özellikle kalp ve karaciğer gibi daha hayati organdaki hücreler için enerjinin muhafaza edilmesini temin eder. Normal şartlar altında, kanda dolaşan glukokortikoid nisbeti, hipokampüs hücrelerinin içindeki glukokortikoid reseptörleri (hissedici hücreler) tarafından kontrol edilir. Bunlar, yeterince glukokortikoid salgılanmasını ayarlarlar.

Fakat, bir hayvan yaşlandıkça, hipokampüsü de yavaş yavaş bu reseptörlerini kaybetmeye başlar. Bu, vücudun glukokortikoid ayarlama merkezinin bozulması demektir. Böylelikle, strese cevap olarak çok fazla miktarda glukokortikoid salgılanır. Vücudun diğer hücrelerinin aksine, beyin hücreleri kan şekerini depolayamaz; dolayısıyla devamlı olarak glikozla beslenmesi gerekir. Neticede, fazla glukokortikoid tarafından enerji destekleri tamamiyle kesilen bazı beyin hücreleri hayatiyetlerini kaybederler. Araştırmacılar, hayatlarının ilk üç haftasında günde birkaç dakika da olsa kafeslerinden çıkarılıp gezdirilen ve itina ile bakılan farelerin, bakımsız olanlara nisbetle, daha fazla glukokortikoid reseptörüne sahip olduklarını müşahade ettiler. Bunların daha fazla reseptörü olduğundan glukokortikoid hormonu da az salgılanıyordu (bu ise, strese daha ölçülü bir cevap demektir). Böylece hipokampüslerinde daha çok hücre yaşıyordu; bu da daha iyi bir hafıza demekti. Araştırmacılar, su seviyesinin biraz altına yerleştirilen platformun nerede olduğu öğretildikten sonra farelerden tekrar bulmalarını isteyerek, onların mekân ve yön bulma hafızalarını test etti. İtinayla yetiştirilmemiş ihtiyar bir fare (2 yaşında), 6 aylık genç bir fareden en az üç defa daha uzun bir sürede bu işi becerebildi. İtina ile yetiştirilmiş yaşlı fareler ise, bu işi genç farelerle aynı sürede başardı. Araştırmacılara göre, iyi yetiştirilen bu fareler, ilerlemiş yaşlarına rağmen bu parlak hafızalarını, hipokampal hücreleri, strese ölçülü cevap verecek şekilde programlayan Kudreti Sonsuz'a borçludurlar.
Acaba aynı durum insan için de sözkonusu mu? İtina ile yetiştirilen bebekler, büyüdüklerinde daha mı canlı ve hayat dolu oluyorlar? Yaşıtlarından daha genç gösterip onlardan daha geç mi yaşlanıyorlar?
Bütün bunların cevabını bulmak için uzun zaman gerektiği aşikârdır. Çünkü araştırmalar, bir insanın doğumundan ölümüne kadar olan süreyi İçine alabilecek şekilde olmalıdır. Araştırmacılar, tek bir araştırma için bile ömrün yetmeyeceğini ifade ediyorlar. Dolayısıyla, kısa vadede netice alınabilecek konular üzerinde çalışmalar yoğunlaştırılıyor. Evet, şimdi hedef, stres ile akli bozukluklar arasındaki münasebeti bulmak. Bunun için araştırmacılar, akli bozukluğu olan yaşlıların fazla glukokortikoid salgılayıp salgılamadığını tesbit etmeye çalışıyor. Ayrıca 40-60 yaş grubunda yeralıp, zihni faaliyetleri yavaşlamış ve daha önce herhangi bir hastalık sebebiyle glukokortikoid almış kişilerin durumları da inceleniyor. Neticede, stresin erken ölüme sebebiyet verip vermediğinin yanısıra, zihni faaliyetleri dumura uğratıp uğratmadığı da anlaşılmış olacaktır.