Sızıntı Arşivi

Mayıs 1995 · s. 166 · 2 dakikalık okuma

Zirve İnsanlar

A. Haydar Polat · Edebiyat

Dağların zirvesi yaz-kış demeden hep dumanlıdır. Güneşe çok yakındır zirveler. Fakat onun iklimi hayata müsait olduğu için zümrüt gibi yeşildir. Bunalmışlar, nefes almak için atarlar kendilerini zirvelerin bağrına. Hayat bahşeden o iklimler, cennetnümûn bir hal yaşatır insan olan insana.

Mânâ âleminin temsilcilerinin de eksik ol­maz kafalarında duman. Onların yeri de zirvelerdir. Fakat, inip kuyunun dibindekilere el uzatmaktır dertleri. Yeşertmektir kurumuş gönül­leri, çölleşmiş sineleri.

Cennet, bütün nimetleriyle, kaldırım taşı gi­bi ayaklarının altına serilmiş olan huri ve gılmanların teşrifatçılık yapmakla şeref duydukları İn­sanlığın İftihar Tablosu’nun, Kâinatın Varlık Sebebi’nin mi’rac hakikati ile mazhar olduğu o âlemi bırakıp, kan içmekten lezzet alan insanların dün­yasına avdet buyurmaktaki derdi neydi? Onları, oraya götürebilmekti elbet.

Zirve insanlar bunun için bir kuluçka sabrı içinde beklerler filizleri, baharın müjdesi lâle ve sünbülleri, “Hak! Hak!” diye öten bülbülleri.

Buharlaşıp zirvelere yükselirler, yağmur olup inmek için. Onlar yaşatmak, yeşertmek için vardırlar. Yaşama arzusu büyük bir zillettir onlar için. Sefahet ve şöhret bataklığında boğulanların imdadına yetişebilmek en büyük idealleridir on­ların.

Mazinin derinliklerine doğru kok salmıştır onlar. Nebilerle, velîlerle soluk soluğa hareket eder ve o kaynaklardan hayat iksiri taşırlar müs­takbel çiçek ve meyvelere.

İstikbalin ümit nesli, çiçek ve meyveleridir her mevsim. Meyveler tohuma hamile, meyletmiş toprağa doğru tevazu ve mahviyet içinde.

Dertleri, sancıları kışa ve karanlığa baş kal­dırmak, gündüzü ve baharı aramaktır. Onun için gecelerin karanlıklarında, mi’rac merdiveni namazlarıyla, tevazu ve mahviyet sembolü secdeleriyle, hep rıza makamını ararlar. O makamın gereği olarak, batmış çıkamayan, düşmüş kalkamayan sergerdan neslin necatı, kurtuluşu için koşarlar.

Onların, geceleri gündüzlerinden daha ay­dındır. Herkesin fâni lezzet ve zevkleri içinde dostlarıyla beraber olduğu gecelerde onlar, en­geli, dikeni ve ızdırabı çok da olsa, ‘akabe’leri aş­ma, karanlığı boğma, baki dostlara kavuşma ve kavuşturma derdiyle iki büklümdürler.

Aşamadıkları, ulaşamadıkları hâdiseler kar­şısında balığın karnındaki Yunuslar, Yusuf’un hasretiyle yanan Yakub’lar gibi hallerini Allah’a arz eder, medet ve inayet dilenirler.

Zirve insanlar, maziye açılan pencerelerden saadet asrına uzanır, istikbale açılan menfezler­de cennet ehli ile musafaha eder ve o cenneti dünyalarına taşımaya çalışırlar.

Zirve insanların, Kur’ân’la alâkaları, su-balık misalidir. Bütün enerjilerini Kur’ân’dan alırlar. Ku­tup yıldızıdır onlar. Yolunu, yönünü kaybedenler yön tayininde istikameti onlarla bulurlar. Kudsîlerin çiçek çiçek açtığı bahçelerin bahçıvan­larıdırlar.

Zirveler, bulutlara yakın veya iç içe olmaları nedeniyle rahmetten en çok istifade ederler.

Zirvelerin bağrından fışkırır âb-ı hayat kay­nakları.

Zirve insanlardır, İlâhî rahmete sîneleri açık olanlar. Gönül dünyaları kurumuş nice insanlar, onların bağrında yetişir ve yeşerir.

Cennetin küçük ve sönük bir vitrini olan dünyada; kuşlar gibi kanat çırpıp yüceler yüce­sine ulaşma, rahmetle buluşma gayretinin ya­nında, mânâ âleminin derinliklerinde huzur ve itmi’nânın teminatı hakikatlere götürecek başı du­manlı, gönlü imanlı mânâ erlerinin eteğine tu­tunmak gerekmez mi?

İnsan, imanı, iz’anı nisbetinde murakabe ve muhasebe derinliği kazanır. Nur varken zulmette boğulma, hürken zincire vurulma, gündüzde ge­ceyi, baharda kışı kovalama, akılla ne derece telif edilebilir? Tutulmazları kovalama, ömrü heder et­mek değil midir? Peşinden koştuğun her fâni şey kaçıyor. Öyle ise, solmayan rengin ve sönmeyen ışığın parıldadığı zirvelere tırmanmak gerekmez mi?