Kasım 1991 · s. 443 · 5 dakikalık okuma
Zirai Mücadele Şaşkınlığı

Ziraatin en önemli problemlerinden birisi bitkilerin; yabani ot, böcek ve mantar hastalıklarına karşı korunmasıdır. Son 40–50 yıldan beri bu zararlı böcek, mantar, fungus ve yabani bitkilere karşı "pestisid" adı verilen kimyevî ilaçlar yoğun olarak kullanılmaktadır.
Ancak bu zehirli ilaçların kullanımı çevre ve sağlık üzerinde çok tehlikeli neticeler doğurmuştur. Pestisidler organik tabiî organik ve sentetik organik olmak üzere üç gruba ayrılır. Bu gruplar altında birbirinden farklı terkipte pek çok pestisid vardır. Bu pestisidlerin terkibinde arsenikli, civalı, boratlı, florürlü bileşikler, kükürt, azot ve fosfor kullanmaktadır.
Bu yazının gayesi, pestisidlerin çevre ve insan sağlığı üzerindeki tesirlerini ortaya koymak olmamakla birlikte, bazı tesbitleri hatırlatmak yerinde olacaktır. Dünya Sağlık Teşkilatının tahminlerine göre dünyada her yıl 220 bin kişi ziraat ilaçlarıyla zehirlenmelerden ölmekte, 25 milyon kişi de çeşitli hastalıklara yakalanmaktadır (1). Pestisidlerde yer alan bakır iyonları sağlık açısından çok tehlikelidir. Az miktarda bakır iyonu alınması vücudun bakır dengesini bozar, enzim aktivite-sini engeller, kara-ciğer, beyin ve böbrekler normal çalışmaz. Bakır iyonu bitkilerde uzun süre kalabilir. Meselâ elma ağaçlarında giderek azalmakla birlikte 12 hafta mevcudiyetini sürdürdüğü tesbit edilmiştir.
Civalı bileşikler bütün canlılar için toksik olup hemen hemen toleransları sıfırdır. Karaciğer tarafından absorbe edilerek bütün vücuda yayılır. Böbreklerde birikir. Bu yüzden günde 0,4-1.0 mg civa bir ay süreyle alındığında zehirlenme belirtileri ortaya çıkar.
Klorlandırılmış, hidrokarbonlu pestisidler -DDT bu gruba girer- yağ dokularında birikir. Karaciğerde siroza kadar varan bozukluklara, kemik iliği depresyonu, allerjik kaşıntılar ve iştahsızlığa yol açar. İnsan bu maddeleri doğrudan bitkilerden aldığı gibi yag dokusunda biriktiği için bunları daha önce almış olan hayvanların et, süt ve yas gibi ürünlerinden de alır.
Pestisidlerin çevreye tesirleri de büyüktür. Toprağa bir defa verilen DDT toprakta 10-15 yıl kalmaktadır.İçinde tesirli madde olarak chlordan bulunduran insektisîdler (böcek öldürücü zehirler) toprakta 12 yıl, heptachla bulunduranlar 9 yıl, trithion ve dieldrin bulunduranlar 6 yıl kalır. Bu maddeler yeşil algler ve atmosferdeki serbest azotu tesbit eden bakterilere çok zarar verir.
Organoklorlu pestisidler suda pek çözünmediğinden her tarafa taşınıp yayılırlar. Bu yüzden deniz ve göl sularında fazla miktarda birikir ve en büyük zararı da buradaki canlılara olur. Meselâ balıkların yağ dokusunda denizdekine nisbetle 1000–10.000 kat daha fazla DDT biriktiği tesbit edilmiştir. Bu da neticede toplu balık ölümlerine yol açmaktadır.
Belli bir zararlıya karşı kullanılan pestisid yalnız onu öldürmekle kalmaz bunun yanında pek çok zararsız canlı da ölür. Buna ilaveten tarlalar, nehirler, göller, yer altı suları ve denizler zehir deposuna dönüşür.
Bu kısa bilgilerle ziraî ilaçların zararı hakkında bir fikir edindikten sonra, niçin hâlâ bu ilaçların kullanıldığını araştırmamız gerekir. Ziraî ilaç kullanımında rol alan üç kitle vardır. Bunlardan birincisi bu ilacı üreten firmalar ve bunların pazarlayıcıları, ikincisi bu ilaçlan bizzat kullanan çiftçiler, üçüncüsü ise bu ilacın tesirlerini araştıran bilim adamlarıdır. Bunlardan birinci ve ikinci grubun faaliyetleri tamamen ticarîdir. Birinci grup daha çok ilaç üretip pazarlamanın yollarım ararken, ikinci grup tarladan daha fazla ürün almak için hastalık ve zararlılarla mücadele etmek durumundadır.
Bu iki grubun ilaç kullanımını arttırma yolundaki gayretlerini haklı göremeyiz. Zira, bir grup insanın geçim vasıtası diğer insanların hayatını tehlikeye atmamalıdır. Ziraî ilaçlar bütün dünyayı yavaş yavaş zehirlemektedir. Peki insanı yavaş yavaş zehirlemekle, bir defada zehirlemek arasında ne fark vardır? Eğer netice zehirlenmekse, ikisinin aynt şey olduğu söylenebilir. Sözde kimyasal savaşa karşı çıkan ABD 1990 yılının Mart ve Mayıs ayları arasında dünya çapında 60 bin ton zehirli ziraî ilaç ihraç etmiş ve en çok ilaç ithal eden ülkeler arasında Türkiye altıncı sırada yer almıştır (1). Acaba bu zehir ticaretinde ABD'deki ilaç firmaları ne kadar "insancıl" ve insanların yaşama hakkına ne kadar saygılıdır? Öyle görünüyorki “Bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibidir”(2) düsturu kalblerde yeretmedikçe ziraî ilaçlarla zehirlenme maalesef devam edecek bir değil daha binlerce insan bu sebeple ölecektir. Bir Müslüman ise insanın hayat hakkına riayet etmeyi dinin bir gereği olarak bilir. Hatta Yüce Peygamberin (sav) "Haksız olarak bir serçeyi öldürenden Cenâb-ı Hakk kıyamet günü hesap soracaktır" (3) hadîsiyle de hayvanların bile haksız yere öldürülmeyeceği şuuruna erer. Ziraî mücadelede neyi öldürüp neyi öldürmeyeceğine bu şuurla karar verir. Böylece ziraî ilaç kullanımındaki şaşkınlığın; insanın insana, tabiata ve Yaratıcısı'na bakış açısından kaynaklandığı söylenebilir.
Ziraî ilaç tüketiminde rol alan bilim adamları ya bizzat ilaç üretiminde yer alırlar veya ilaçların tesirlerini tesbit ederler. Firmalarda çalışan bilim adamları, bilimi kolay para kazanma amacıyla kötüye kullanmışlardır. "Bilimsel" araştırmanın neticesi, meselâ piyasaya sürülen bir ilaç toplum ve çevreye tesir etmektedir. Bilimin denetimi için bir kurum oluşturmak da kolay olmayacağına göre bilim adamını topluma ve tabiata karşı kim sorumlu tutabilir? Nitekim bu bilim birtakım kimyevî maddelerle zararlı böceklerin öldürülebileceğini keşfediyor, sanki tabiat sadece zararlı böceklerden ibaretmiş gibi, ilaçların çevreye yapacağı diğer tesirler hiç dikkate alınmadan pervasızca kullanılıyor. Üstelik şimdi kullanımı yasak olan DDT bulucusuna bir de Nobel ödülü veriliyor. Yani bilim insanlığa neyin iyi, neyin kötü olduğu hususunda doğru bir hüküm veremiyor. Hatta DDT misalinde olduğu gibi insanlığa zararlı bir buluş bilim çevrelerince ödüllendirilebiliyor. Bu bilimi rehber alan insan; bilim ve tekniğin gücüyle çıkarcı bir düşünceyle tabiatın bazı parçalarını veya unsurlarını değiştiriyor, hikmetini anlamaktan âciz kaldığı tabiî dengeyi bozuyor. Bundan sonra da ıslah gayesiyle yaptığı her müdahale dengenin biraz daha bozulmasından başka bir işe yaramıyor. Oysa tabiat Yaratan'ın birliğinden dolayı bir bütündür ve bu bütünün parçaları arasında ancak sonsuz bir ilim, irade ve kudretin koruyabileceği bir denge vardır. Bitkisiyle, hayvanıyla, dağıyla, taşıyla, insanıyla bir bütün olan tabiatta herşey zincirleme birbirine bağlıdır. İnsan bilerek veya bilmeyerek zincirin bir halkasını yok ettiği zaman dengeyi bozmuş ve zincirin diğer halkalarına, bu arada kendisine de zarar vermiş olur.
Ziraî ilaçların şaşkınca kullanımında üniversite ve enstitüler gibi bağımsız araştırma kurumlarındaki bilim adamlarının sorumluluğu oldukça fazladır. Çünkü onların; bir ilaç piyasaya sürülmeden önce onun yan tesirlerini yani çevre ve sağlık üzerindeki muhtemel kötü tesirlerini araştırmaları ve piyasaya sürüldükten sonra da sürekli kontrol etmeleri gerekirdi. Bunun yerine araştırmalarda kısa vadedeki faydaların ön plânda tutulması, firmaların konuya yaklaşımından daha farklı bir netice vermemiştir. Ziraî mücadelede araştırıcı meseleye geniş bir perspektifle bakmalıdır.
Esas, zararlılarla mücadele ve ürün kaybının azaltılması olmakla birlikte, insanın hayat hakkı, bitki ve hayvanların hayat hakkı, tabiî çevrenin korunması gibi manevî ve ahlâkî değerler hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu da ancak "bilim adamlarının" "bilimsellik" dışında bir yolla düşünmeleri ile sağlanabilir. Böylece toplumda, ne pahasına olursa olsun çok üretip çok kazanma düşüncesi değil, insanlar için iyi olanı üretme düşüncesi yer eder. Bütün bunlar, eşya ve hâdiselere Kur'ânî bakış açısıyla bakmakla elde edilebilir. Çünkü hukuk, iktisat, marifet, ilahiyat ve diğer ilimlerin kaynağı Kur'ân'dır.
Kaynaklar:
1) Zaman Gazetesi, 9,8,1991.
2) Maide sûresi, 32.
3) Cânan. I, İslâm'da Çevre Sağlığı. 1986, İstanbul.