Eylül 1992 · s. 10 · 5 dakikalık okuma
Zikir
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

ZİKİR
Anmak, hatırlamak, yâdetmek ma'nâlarına da gelen zikir; sofilerce, Allah'ın ad ve ünvanlarının teker teker veya birkaçının birarada tekrar edilmesinden ibarettir. Zikir, Allah'ı münferiden veya topluca anma yollarının (tarikatler) bazılarında "
", bazılarında "
", mürşid ve rehberin tayinine göre bazılarında da daha değişik isim ve ünvanlarla edâ edilir.
Zikir de, tıpkı şükür gibi hem lisân, hem kalb, hem beden, hem de vicdanın bütün erkânıyla yerine getirilen bir vazife ve bir kulluk borcudur. Cenâb-ı Hakk'ı bütün esmâ-i hüsnasıyla, bütün sıfât-ı kudsiyesiyle yâd etmek, hamd ü senâsıyla gürlemek, tesbih u temcîdlerle gerilmek, kitabını okumak, O'nun rehberliğine sığınmak; kâinat kitâbındaki âyât-ı tekvîniyesini ma'nâyı harfiyle mırıldanmak; aczini, fakrını duâ ve münâcât lisanıyla ilân etmek... Evet, bütün bunların hepsi lisâna âit birer zikirdir.
Başta "Latîfe-i Rabbaniyye" olmak üzere vicdanın bütün rükünleriyle Allah'ı yâdetmek, yâni O'nun varlığına dair delillerin mülâhazasıyla oturup-kalkmak, varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilâhî isim ve sıfatları düşünmek; sonra da O'nun cihan çapındaki rubûbiyet ahkâmını, bu ahkâm karşısında sorumluluklarımızla alâkalı mes'eleleri, emr ü nehiyleri, va'd u vaîdleri, mükafat u mücazâtları tefekkür etmek; enfüsî ve âfâkî yollarla varlık ve varlığın perde arkası sırlarını araştırmak; bu araştırmalar esnasında basar ve basirete açılan uhrevî güzellikleri tekrar ber tekrar temâşâ etmek.. zerreden seyyarelere kadar herşeyin, "âlem-i kuds" hesabına atan birer nabız, âlem-i lâhut'a nûrefşan birer tercüman ve "hakîkatü'l-hakâik"a birer menfez olduklarını tasavvur etmek de bir kalbî zikirdir. Her zaman bir nabız gibi atan varlığı duyabilenler, bir hatîb gibi konuşan âlem-i lâhutu dinleyebilenler ve bu menfezlerden celâl ve cemâl tecellilerini temaşaya muvaffak olanlar gözlerin görmediği, kulakların işitmediği öyle rûhanî zevklere ulaşırlar ki bu zevk zemzemesi içinde geçen hayatın bir saati yüzlerce seneye muâdil gelebilir., gelebilir ve bu kudsî seyahat o zevkli sonsuzluğuyla, varidat ve manevî hazlar "salih dâiresi" içerisinde köpüre köpüre devam eder gider. Sübühât-ı Vechin nurları her yanı sardığı bu noktada insanın müşahedeleri insanı aşar. Aşar da her gönül erbâbı ve her isti'dât, zâtü'1-emre muvafık olsun-olmasın, duyup hissettiği şeylerle bir zikir velvelesi içine çekilir; derken, ihtiyârî-gayr-i ihtiyarî, esmâ-i ilâhîyi mırıldanmaya başlar.
Bazen zikir, öylesine köpürüp insan benliğini sarar ki, zikirden de zâkirden de nâm u nişân kalmadığı böyle bir istiğrak hâlinde, kimileri "
" kimileri "
" kimileri "
" ve kimileri de, tabiî şuurlarının külliyeti ölçüsünde, "
" dan sonra bütün esmâ-i ilâhîyi birden mülâhaza ederek "
" a geçer ve böyle külli bir şuur ve küllî bir mülâhaza ile "kelime-i tevhid"e devam ederler.
Herhalde böyle bir kurbiyet, böyle bir maiyyet atmosferinde geçen saniyeler, -tabiî vâridâta açık münevver saniyeler-kapalı ve nursuz senelerden daha bereketli ve daha ebedîyet buudludurlar. Bu mübârekiyete işâret için hadîs olarak rivâyet edilen bir kutlu sözde: "![]()
- Benim Allah ile öyle bir ânım vardır ki o esnâda Bana ne bir mukarreb melek ne de bir nebiyy-i miirsel ulaşamaz" buyrulur.
Emir ve yasakları ciddî bir duyarlılıkla hayata taşıyıp yaşamak, her emir ve her yasakla kendisine yapılan teklifleri vicdanında hissederek, iştiyakla emirlerin ifâsına koşmak ve derin bir mes'ûliyet şuuruyla yasaklardan kaçınmak da bedenî zikirdir ki lisânla yapılan zikrin derinliği de büyük ölçüde bu ikinci zikirden kaynaklanmakta ve bu "ani'l-merkez" güçle bir ölümsüz ses hâline gelmektedir. Bedenî zikir daha çok, ulûhiyet kapısının tokmağına dokunarak, o dergâha kabul yollarını araştırarak ve beşerî olan acz u fakrimizi îlân ederek
İlâhî kudret, İlâhî kuvvet ve İlahî gınâya ihtiyacımızı arz hamlesidir.
Evet, zikreden ve zikrinde ısrarda bulunan zâkir, Cenâb-ı Hakk'la mukâvele yapmışcasına hıfz u himâye ve inâyet seralarına alınmış olur ki
"
-Anın Beni ki anayım sizi" İlâhî fermam da fakrın ayn-ı kuvvet, aczin ayn-ı gınâ hâline geldiği bu sırlı keyfiyeti ifâde etmektedir.
Yani siz, Allah'ı zikr u fikr u ibadetle yâdedeceksiniz, O da sizi teşrîf ve tekrîmle anacak.. siz duâ ve münacâtlarla O'nu mırıldanıp duracaksınız, O da icâbetle size lûtuflar yağdıracak.. siz dünyevî işlerinizin arasında O'nu unutmayacaksınız, O da dünya ve ukbâ gailelerini bertaraf ederek sizi ihsanla şereflendirecek.. siz yalnız kaldığınız zamanlarda da O'nunla dolup taşacaksınız, O da yalnızlıklara itildiğiniz yerlerde size "enîs u celîs" olacak.. siz rahat olduğunuz zamanlarda O'nu dilden düşürmeyeceksiniz, O'da rahatınızı kaçıran hâdiseler karşısında rahmet esintileri gönderecek.. siz O'nun uğrunda cihad edip O'nu cihana duyuracaksınız, O da sizi dünya ve ukbâ zilletlerinden kurtaracak.. siz O'nun yolunda ihlâslı olacaksınız, O da sizi gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan tasavvurunu aşan hususî iltifat ve hususî pâyelerle şereflendirecek... Böylece, zikir arzusu, zikir cehdi, zikre mazhariyet nimetiyle kıymete ulaşacak, derken Allah da bu tevfîk ve hidâyet lütfunu hususî ihsanlarıyla daha bir buudlaştıracaktır ki, "
- Bana sürekli şükredin ve sakın nankörlüğe düşmeyin!" Emr-i Rabbanisi de işte, zikirden şükre, şükürden zikre bu salih dâireyi ihtar etmektedir.
Zikir bütün ibâdetlerin özüdür ve bu özün özü de Kur'ân-ı Kerîm'dir. Ondan sonra da, Hazret-i Sahîb-i Şeriat'tan sâdır olan nurlu sözler gelir.
Cehri, hafî her şekliyle zikir, duygu, düşünce ve şuur çevresinde halkalanan ziyayı sübuhât-ı vechin bedene taşınması ve rûha mâl edilmesi ameliyesidir.
Zikir, Cenâb-ı Hakk'ın gizli-açık nimetleri karşısında O'nu inscin herkese ilân etmenin ünvânıdır. Bu ilân kesildiği ân yeryüzü ve ondaki varlıkların da hikmet-i vücudu kalmaz. Peygamber beyanıyla -aleyhi ekmelü't-tehâyâ- yeryüzünde
"Allah Allah" diyenlerin kalmayışı Kıyametin kopmasıyla irtibatlandırılmıyor mu?...
Hangi şekliyle olursa olsun "zikrullah" yolu Hakk'a ulaşma yollarının en kavîsi ve en emînidir. O olmadan Hakk'a vuslat zordur. Evet, vicdanların şuurla O'nu anması, letâifin O'na dem tutması ve lisânın bu armoniye tercüman olması sonsuzluk yolunun yolcuları için ne tükenmez bir zâd u zahîre ve ne bereketli bir kaynaktır!
Zikrullah, kurbet helezonunda bir seyahattir; dil, duygu, gönül bir koro teşkil edip de Allah'ı anmaya durdu mu insan bir anda kendini sırlı bir asansör içinde bulur ve bir lahzada ruhların uçuşup durduğu iklime ulaşır. Ulaşır da gök kapılarının aralığından neler neler seyreder..!
Zikrullahın muayyen bir vakti yoktur. Namaz bütün ibâdetlerin piri ve din sefinesinin direği olduğu hâlde belli zamanlarda edâ edilir ve edâ edilmesi caiz olmayan vakitler de vardır.
Zikrullah ise, zamanın her diliminde serbest dolaşıma sahiptir ve herhangi bir hâl ile de mukayyet değildir.
"![]()
-Onlar Allah'ı ayakta, oturarak, hatta yan gelip yatarken de anarlar" fehvâsınca, ne zaman itibâriyle ne de hâl itibâriyle zikrullah'a tahdid konmamıştır.
Kitab, sünnet ve selef-i salihînin eserlerinde, zikrullahdan daha fazla birşeye tergîb ve teşvik yapıldığını hatırlamıyorum. Namazdan, cihada kadar o, her ibadetin içinde can gibidir, kan gibidir.
Ancak, herkesin zikri, zikredilenin onun duyguları üzerinde te'siri ölçüsündedir ki; sofiler buna "müşâhede" veya "huzur-u kalb" derler. Bazıları, Cenâb-ı Hakkı anarak bir sırlı yol ile kalbinde O'na ulaşır. Bazıları da vicdanlarında O'nu "kenzen" bilir ve derûnlarındaki nokta-i istinât ve nokta-i istimdat sayesinde sürekli maiyyette olur. Bu seviyenin insanları için her yeni anış, bir inkıta' vesilesi olması itibariyle cehalettir.
"
- Allah biliyor ki ben O'nu şimdi anmıyorum, anmak ne demek, ben O'nu hiç unutmadım ki..!" sözü de bu anlayıştaki insanların düşüncelerini ifâde etmek için sadır olmuştur.