Kasım 1995 · s. 456 · 4 dakikalık okuma
Zevk, Ataş
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Bir şeyden hoşlanma, haz duyma, cümbüş ve eğlence ma’nâlanna gelen “zevk”, sofiye ıstılahında, ilâhî tecellilerin ilk esintileri ve şuhûd ufkunun yer yer zuhur eden varidlerindendir ki, “bevârik-i mütevâliye” de diyebileceğimiz ilâhî ışık tayflarının Hakk’ın kenzen bilindiği kalbi sarmasıdır.. ve doğruyu eğriden tefrik etmenin de birinci konağıdır. Meâliye iştiyak ve davranış safveti bu konakta konaklamanın pasaportu ve vizesi sayılabilir.
Allah’la kalbî muamele, vefa çizgisinde cereyan ettiği sürece, “şürb” kelimesiyle de ifade edebileceğimiz zevk-i ruhanî, sâkîsiz, kâsesiz kalbin enginliklerinde duyulmaya başlar ve hak yolcusu, dünyevî kıstaslarımız açısından derecesine göre mest ü mahmur hale gelir. Sürekli “zevk” sürekli “şürb”e, sürekli şürb de susama ma’nâsına gelen sürekli “ataş”a saik olur; olur da sâlik ruhunda hep yanmaları kanmalarla beraber duyar ve “Ey sâkî aşkın oduna yandıkça yandım bir su ver” (Gedaî) der, dolaşır. Öyle ki, hak yolcusu, O’na karşı her an artan arzu ve iştiyakla, zevki hasretle, doymayı da açlıkla beraber hisseder ve aralanan kapının ardına kadar açılması sevdasıyla yanar tutuşur. Tabii, böyle bir yolcu için artık, mazhar olduğu bu tecellilerin inkıtâı bir imsak, yeniden zuhuru da bir iftar halini alır; alır da o, sık sık “Ver şarab-ı aynemâ’dan vakit iftardır bu dem/Mamur eyle bu harabı lutf-i izhardır bu dem” (Muhammed Lütfi) der ve hep beklentilerini mırıldanır.
Bir diğer yaklaşımla ataş, o Biricik Maksud’u talep ve özlemede öyle bir iştiyak ve hırstır ki, sevgiyle coşan sâlikin sînesi magmalar gibi ateşlerle köpürürken, gözleri
la tüllenen bulutlarda “Ciğerim kebap oldu, ahıma iltifat yok mu?” der, sızlar; sızlar zira, müştak cismâniyet fanusunda mahsur kaldığı sürece, Mahbûb-u Hakîkî tam tecelli etmez. Bu itibarla da, berzahta sayılan müştakın susuzluğu, onu cayır cayır yakacak şekilde arttıkça artar., bu ruhanî zevk ve atası şu beyitler ne hoş ifade eder;

— Cemal gösterir, sonra da görünmeden sakınırsın. Böylece hem kendi pazarını hem de bizim ateşimizi kızıştırırsın. Beni baştan çıkaran sevgiliyi gördükçe bana öyle bir hal olur ki, yolumu şaşırırım. O önce beni ateşlere yakar; sonra da bir su serpintisiyle söndürür, onun için beni hem ateşlere yanmış, hem de suya garkolmuş görürsün.” (Gülistan). Bir başka zaviyeden zevk, acı-tatlı yanlarıyla, lisan, beden ve diğer uzuvlarla duyulup hissedildiği gibi kalb ve vicdanla da duyulup hissedilir. Allah Rasûlü:
- Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hz. Muhammed aleyhisselamdan hoşnut olan îmanın tadını zevk etmiş olur” sözleriyle bu ruhanî hazza işaret buyururlar. Vakıa O, bu ledûnnî zevki bazen cismânî zevkleri anlatan kelimelerle de ifade etmiştir ki, Ashâb-ı Kirâm’ı savm-ı visalden menettiği yerde:
- Ben sizin gibi değilim; ben yedirilip içiriliyorum” derken böyle bir üslûp kullanmıştır. Ne var ki, kalbî ve ruhî hayat açısından söz konusu olan zevkin ruhanî olanıdır ve “vecd”e göre de süreklilik ifade eder., eder de, kalb ve ruhu her zaman ayrı bir televvünle besler. Yerinde de geçtiği üzere vecd ve heyman ise, hususî tecellilerle, bazı ahvâle ait vâridlerdir ki, göz kamaştırıcılığına rağmen sâlikin mübtediliği ölçüsünde ve onun havsalasıyla mebsuten mütenasip (doğru orantılı) olarak zuhur eder.
Zevk; temel kaynaklan itibariyle de farklı farklıdır. îman, tasdik ve taate karşılık Cenab-ı Hakk’ın, cennet, ebediyet ve rü’yet gibi her biri, dünya hayatının binlerce senesini aşan fâikiyeti cihetiyle, O’nun va’dlerinde halâvet ayrı bir zevk ufku, insan vicdanının, maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî bütün lezzetlerden sıyrılarak “üns billah” ufkuna yönelip sürekli O’nunla hemhal olması ayrı bir haz buudu.. kurb-u mutlak’a mazhariyetle -bütünüyle terk-i enâniyet ma’nâsına- kendinden uzaklaşarak sadece O’nu görme, O’nu duyma, O’nu bilme zirvesine yükselerek “beka billah-maallah”ın temadi eden zevklerini duymak ayrı bir halâvet şâhikasıdır.. evet herkes, îmanı, tasdiki, marifeti ve ledünnîliği ölçüsünde rûhânî zevklerden “hissemend” olur.
Cismânî zevkler, doyma noktasına ulaşılınca, insanda onlara karşı bir alâkasızlık meydana gelmesine mukabil, rûhânî zevklerde sürekli bir ataş (susuzluk) hali yaşanır. Buna; hiç eksilmeyen bir zevkle içtikçe içme arzusu da diyebiliriz. Öyle ki sâlik, mürşid-i kâmilin söz ve davranışlarıyla onun ruhuna boşalttığı ilâhî mevhibelere karşı “daha yok mu?” diyerek her zaman yolda ve tetikte olma hali ve vicdanın ma’rifet, muhabbet ve zevk-i rûhânî adına namütenahiye açılma keyfiyetidir ki, böyle bir vicdan, daha doğrusu onun en birinci rüknü olan kalb, kurb-u mutlak’a ulaşacağı âna kadar sürekli “Sen’i Sen’i!” der-durur… gün gelip de bütün bütün cismâniyet hapsinden kurtularak, bedenin ağırlıklarından sıyrılınca artık o, kalb ve ruhun semalarında, zaman ve mekân-üstü olma mazhariyetiyle, hemen her lâhza ataş ve şürb arası gelir-gider ve aralanan kapıların ardına kadar açılmasını intizar eder:

Bir de mürid ve sâlik, murad ve mahbûb haline geliverince artık O’nun ziyâsıyla nurlanır. O’nun boyasıyla boyanır ve “sübühât-ı vech”in mâsivayı bütün bütün yakıp kül etmesiyle varlığın gerçek mâhiyeti zuhur eder; değişik ahval ve televvünler aşılarak, her lâhza “Muhavuilü’l-ahval, Kesiru’n-neval, Haliku cemü’l-ef’al” unvanıyla, “bi kem u keyf” Zat-ı Vâhid-i Ehad duyulup hissedilmeye başlar ki, Hz. Mevlânâ aşağıdaki mısralarıyla bu ufka işaret eder:
— Bir şarap iç ki, kâsesi yârin yüzü, kadehi de bade ile mest olanların gözü olsun. Vech-i Bakî bardağından bir şarap iç ki, sâkîsi, ‘Rabbleri onlara şarab-ı tahûr içirdi’ (hakikatiyle mermuz zat) olsun, işte o mey’in zuhuru sana, mestlik vaktinde cismâniyet pisliğinden paklık kazandırır. Bu ne garip şerbet, bu ne tuhaf lezzet, bu ne güzel zevk, bu ne acip devlet, bu ne müthiş hayret, bu ne garip şevk.!”
Bir başkası da bu makam münasebetiyle duygularını;
“Bak,
” den cümle ebrâr oldu mest,
Ol Celâl-i Layezâl’den yedi, dört, beş hepsi mest”
mısralarıyla dile getirir ve şarab-ı aynemâ’yı kalplerimizin dudaklarında dolaştırır gibi olur...
