Nisan 1991 · s. 98 · 4 dakikalık okuma
Zamanla Gelen Sürprizler

Herşey gönlümüzce olmasa bile, doğruluk sancağının dalgalanmaya başladığı muhakkak.. hâdiseler arzu ve isteklerimize göre cereyan etmese de, ruhlarımıza inşirah veren esintilerin olduğunda şüphe yok.. evet, yer yer acı bir poyrazın estiği doğru; ama beri yanda, ilâhî lütufların bir neş’e ve sevinç çağlayanı haline geldiği de apaçık. Hâdiselerin büyük ölçüde bir sis ve duman arkasında cereyan ettiği her zaman söylenebilir; ancak dünyâmızın bir bahar iklimine doğru kaydığı da bir gerçek...
Azıcık olsun, hâlihazırdaki durumun şikayetlere esas teşkil eden yanlarından nazarlarımızı çevirip, hayâlen birkaç adım gerilere doğru gidebilsek, şimdilerde çok karanlık ve meşum gördüğümüz günlerin, nisbetler perspektifinde ne denli aydınlık, nasıl ümit ve inşirah verici olduğunu sezip anlayacak ve tali’imize tebessüm edeceğiz.
Dün, çöl gibi kupkuru bir zemin ve kaos gibi kapkara bir sema ile çevrili bulunan bu yoksullar, bu tali’sizler diyarı şimdi, dört bir yanıyla ümit ışıldayan gökleri, ovayı-obayı saran rengârenk çiçekleri ve bu iki âlem arasında arılar gibi gelip-giden, gelip-gidip geleceğin dantelasını işleyen ışığa uyanmış insanlarıyla âdeta irem ülkesi... Herşey, bir “ba’sü ba’de’1-mevt” mesajı almış gibi hayat solukluyor, herşey İsrâfîl ile hemhal olmuş gibi pür neş’e..sular “Ya Hayy!” deyip gönüllere ürperti veren çağıltılarla bir bahara doğru akıyor; zemin, karın-buzun yol verdiği yerlerde yemyeşil fistanıyla gözlerimize ve gönüllerimize güzellikler saçıyor; her yanda çiçek kokularına karışıp esen varolma duygusu ruhlarımıza saadetler üflüyor.. ve yıllar yıllar boyu hayat adına kâbus yaşayan bitkin yığınlar, vicdanlarında yepyeni emellerin yeşerdiğini duyuyor ve bir çocuk neş’esi tadındaki bu yeni sabahta, iyiliğe, güzelliğe susamış ruhlarının bütün iştiyakıyla dirilişlerini haykırıyorlar.. tıpkı, Cennet yamaçlarının huzur, neş’e, sevinç ve endişesizliğine ermiş gibi...
Evet, hayâllerimizle az gerilere gidip; inanç, ümit ve basiretlerimizle az ilerilere doğru bakabilsek, her sabahın bir başka zafer renkleriyle tüllendiğini; her yeni günün büyüyen bir hilâlle ufkumuzda kapandığını, her gecenin değişik bir doğum sancısıyla gelip-geçtiğini görecek ve hayretten hayrete düşeceğiz.
Bunlar, görülüp sezilemeyecek gibi şeyler değil ama, yine de bir sürü kör ve bir sürü kalbsiz, dolayısıyla da bir yığın bedbin ve bir yığın da karamsar var... Kör ve kalbsizler, yüksek mefkuremiz adına, herşeyin bir inayet eliyle ve bir gece sessizliği içinde yumaklaşıp örgüye hazır hâle geldiğini, kelepleşip târih şuuru tığının ucunda ve yepyeni bir kaneviçe ile irtibatlandığını göremiyorlar... Kör ve kalbsizler, eşyanın tabiatına vukufları yok, ilâhî teennideki hikmeti de sezemiyorlar. Düşünün ki, “ol!” dediğinde cihanları bir kerede var eden Kudret-i Sonsuz, kâinatı altı zamanda yaratıyor.. insanı, çağlar ve çağlar geçtikten sonra varlığa nezârete me’mur ediyor.. yavruyu anne karnında -hem de onca çile ve onca ızdırapla- aylarca tutuyor.. yumurtadan civcive olan o minik mesafeyi haftalar içine serpiyor ve uzatıyor.. deniz derinliklerinde mercana, ne kanlar ne kanlar kusturuyor, kusturuyor da ondan sonra gün yüzüne çıkma vizesi veriyor.. suları bir sırlı teennî ile bulutlaştırıyor;bulutları akıl almaz bir takdirle damlalaştırıp yerin bağrına indiriyor.. zeminin bağ ve bahçelerini zamanın tığına takıp, mevsim atkıları arasında ve sabırla bir dantela gibi örüyor; örüyor ve bize ilâhî ahlâkı ta’lim ediyor...
Çocuksu ve aceleci ruhlar, bu teennîyi nasıl telakki ederlerse etsinler ezelden beri ilâhî âdetler, varolduğu günden bu yana tekvînî emirler, hep böyle cereyan etmiş, böyle cereyan ediyor ve böyle cereyan edecektir. Beklenen herşey olacaktır ve O’nun va’dettiği günler doğacaktır ama; kaderle tesbit edilen ölçüler içinde olacak ve mevsimi geldiği zaman doğacaktır.
Varlığa bu perspektifle bakan, iç dünyâlarını bu inanç ve bu kanaatla tanzim eden dengeli ruhlar, her zaman eşya ve hâdiseleri daha bir değişik görmüş, daha bir değişik değerlendirmiş; en sevimsiz hâl ve vaziyetler içinde bile, pek çok sevimli şeylerin bulunabileceği inancını taşımış ve hayatlarının her lahzasını âdeta bir temâşâ zevki içinde yaşamışlardır. Gündüzler, iyilikler, güzellikler onlara bir şey anlatmışsa, geceler, karanlıklar, acılar bin şey anlatmıştır; hem de ne dâhiyane bir eda ile... Her gece, onların gönüllerine benzeyen emeller, hülyalarına benzeyen arzular aşılar ve onlarda, sabahlara ulaşma azmini coşturur... Onlara geçmişin rüyalarını hikaye eder; rüyalara giden yolları açar ve en mahrem hislerini tahrik ederek, en temiz hayâl iklimlerinde gezdirir. Karanlıkların daha da koyulaşması, onlarda eşi-benzeri olmayan tat ve şivede bir münâcaat ve yakarış arzusu uyarır.. derken en müphem, en belirsiz durumlarda en şefkatli ilâhî esintileri duyar; en karanlık anlarda en erişilmez mazhariyetlere ererler. Herşeye en derin hazlar sinerek, varlık ve hâdiselerin, insanı, böyle sürekli, güzelliğe, ümide, tatlı rüyalara doğru çekdiği bu enfes anlarda, içinde bulunduğumuz dünyâ sinirli bir diyar gibi parıldar; ruhlarımıza en romantik duygular fısıldar ve hislerimiz üzerinde en coşturucu bir mûsikî te’siri icra eder.
Böylece, herkesin ve herşeyin boşlukta olduğu, ruhî rabıtaların bütün bütün gevşediği, arzu ve emellerin bir bir sarsılıp-devrildiği en buhranlı dönemlerde bile biz, boşluk hissetmez, durgunlukla kilitlenmez, bir humma gibi ruhlarımızı dörtbir yandan saran aşk ve benliğimizin derinliklerinde tutuşan da’vâ düşüncesiyle, her zaman değişik bir hareket ayarlaması yapar ve yolumuza devam ederiz.
Zaten milletçe bize âit, ruhlarımızdaki ma’nâların kaynaşarak belli bir kıvama gelmiş bulunması, kalblerimizin yumuşayıp muhabbetle atması, nazarlarımızın herkesi emniyetle okşayıp geçmesi, fânî yanlarımızın bu kadar lâhûtîleşmesi ve bu kadar tatlılaşması, ham ruhlarımızın bu kadar pişip-olgunlaşması, mevsimlerin birer merhamet çağlayanı haline gelip hep bahar gibi geçmesi; zamanın, tıpkı şehrâyinlerdeki havaî fişekler gibi başımızın üzerinde ışıklarla açılıp-kapanması ve bizleri zümrütten kanatları altına alıp “devlet-i ebed müddet” düşüncesi etrafında seyahat ettirmesi de şimdiden bize, firdevsî gelecekten mesajlar sunmakta ve gönüllerimizi hep ümit iklîmlerinde gezdirmektedir.
SIZINTI