Sızıntı Arşivi

Kasım 1991 · s. 468 · 8 dakikalık okuma

Zamanın Altın Diliminin Sihirli İklimi

Cemal Doğan · Edebiyat

Zaman "başı ve sonu olmayan spi­ral" şeklinde uzayıp gider. Bu zaviyeden o itibarî bir mefhumdur. Onun şimdiye ka­dar tarifinin yapılamayışı da bunun bir de­lilidir. Zamanın itibarîliğini anlatma bakı­mından şu mısralar çok manidardır:

"Nedir zaman, nedir?

Bir su mu, bir kuş mu?

Nedir zaman, nedir?

İniş mi, yokuş mu?..."

Zamanı itibârîlikten çıkarıp mutlaklığa zapteden 'ŞEY' ise onun yaşanmasıdır. Yani insanın dünyaya geliş gayesine uy­gun bir hayat nizamı içinde yaşamaktır. O zaman itibârîlikten kurtulunarak 'Mutlak' hükmüne girilir. İşte biz yakalanan bu mutlak zamana "ZAMANIN ALTIN Dİ­LİMİ" deriz. Muhterem müellif M.A. Şahin'in yeni çıkan eseri "Zamanın Altın Dilimi"de insanlığı itibârîlikten kurtararak 'mutlak' olmanın zeminine rabtetmenin tek nizamı olan İslâmın, ikinci garipler as­rı sayılan günümüzde 3 asırdır ihmal edi­len mes'elelerine getirilen çözümlerdir, re­çetelerdir.

Hâzik bir hekim hazakati içinde teş­rih masasına yatırılan mes'elelerimiz de­rinlemesine tahlillerle didik didik edildik­ten sonra ruh ve ma'nâ imbiğinden geçirilerek çıkış yollarının bize aktarılma­sından mürekkep olan 'Zamanın Altın Dilimi'nde bir dâva, bir yol ve bir sistemin sıçrama taşlarını buluruz. Bu sıçrama taş­larıyla "Mabedden Taşan Ma'nâ"nın sihir­li iklimine girer ve bu şevkle "yüce haki­kat adına her dille birşeyler anlatan" sıcacık kucağına koşarız. Ana kucağından daha sıcak bu yerde "Bugünü dünle, dünü sonsuzla içice duyar" ve "İliklerimize ka­dar varolmanın zevkini yaşarız." Varolma zevki bizi "İdeal cemiyete" götürecek en büyük itici güçtür. İdeal cemiyete kavuş­mak isteyenler "kendilerini en amansız musibetler karşısında bile bir imtihan kori­dorunda yürüyor gibi hisseder ve en zorlu en çetin dakikalarda dahi ötelerden gelen huzur ve üns esintilerini ruhlarında duyarlar. Bu duyuş şuur üstüdür ve insanı "Ben boyun eğip gözümü, gönlümü, yeri ve gö­ğü yaratan Allah (cc)'a çevirdim" deme­nin zirvesine ulaştırır. Bu zirveyi yakala­yan insanlar hikmetin tecelli ettiği âlemde hedefe yürürken daima vahyin önderliğin­de akıl, mantık ve ilim silahını kullanır ve "Zamanla Gelen Sürprizlerle" yerinden sarsılmaz. Varlığa bu perspektiften bakan­lar ister menfi, ister müspet yönden gelsin "Zamanla Gelen Sürprizlere" bel bağla­mamış, aceleci olmamış ve hâdiselere te­enni ile yaklaşarak "Zeminin bağ ve bah­çelerini zamanın tığına takıp mevsim atkıları arasında ve sabırla bir dantelâ gibi örmesini bilmişlerdir." "Kine doymayan bir dünyanın" karşısında bundan başka ne yapılabilir ki?

Zamanın Altın Dilimi'nde "bambaş­ka güzellikleri, büyüleyici iklimi, ruhlara kucak açan tabiatı ve sonsuza uzamış in­sanıyla bu ülkeyi tanırız." Hayallerimizi süsleyen ülkede "Bir zamanlar dörtbir ya­nından fışkıran mutluluk ve saadet, için­den taşan ma'nâ ve huzur, çevresini saran nurlarla daha çok ayları, yıldızları hatırla­tan gelin endamlı eski evlerimizi, "sessiz­lik ve sükunetle" insana daima efsanevî bir hüviyet aşılayan köylerimizi", "üzerle­rinde ötelerden rengârenk ışıkların yayıl­dığı, toprağında ünsiyet, aşk ve sevginin fışkırdığı, sakinlerinin, onun bağrında her an ayrı bir vuslatı teneffüs ettikleri güzel­likler galerisi şehirlerimizi" ve bu şehirler içinde yaşayan tarihe şan vermiş, insanlı­ğa huzur ve adalet aşılamış "bizim milleti­mizi" görürüz. Ama bugün bu millet bir geçiş dönemi yaşamaktadır ve önünde yüzlerce kaos mevcuttur. Bu kaoslardan kurtulmanın yolu ise; "Şanlı geçmişin has­reti ve muhteşem geleceğin ümit ve iştiyakıyla yanıp kavrulan insanların" inancın sihirli iklimine doğru bir küheylan edasıy­la koyulup kaybettiğimiz bütün değerleri, "yitirdiğimiz örf, âdet, düşünce tarzını" yani hayat bahşeden kutlu nizamı yeniden yaşamaktır. Kalb ve ruhun derece-i hayatı­na yükselip "vicdan ve ruh iklimini" yaka­ladıktan sonra onu daima muhafaza et­mek, gönüllerimize, hülyalarımıza, emellerimize sığmayan "Zamanın Altın Dilimini" bize yeniden yaşatacaktır. Buda ancak "Dua ve yakarıştaki gücü" yakala­makla mümkündür.

Zamanın Altın Dilimi'nde Kur'ân'a hasret doruk noktadadır ve âdeta hafakan halinde kendini gösterir. Onun gelmesi herşeydir, hayattır, ruhdur, candır ve o gelmezse hayat perişandır.. "Gel nefesin­den bir vefa kokusu gönder, şeytanın bü­tün oyunlarını boz ve bizlere Adem Nebî (as) ye gösterilen tevbe yollarını göster" diye yalvarırcasına dua edilir. Zamanın al­tın diliminde başka bir sıçrama taşı ise dünyadaki hâdiselere daima ümitle bakış­tır. Bunu "Arkada kalan bir buhranlı dö­nem" yazısında "Bir zamanlar utandırıcı bir göçle kendi dünyalarını terkedenler, çok yakın gelecekte hem kendi dinleri, dil­leri, edebiyatları, idealleri, ahlâkları, sa­natları, düşünceleri, mektepleri ve idarele­riyle anayuvalarına dönecek ve asırlık hicranlarından kurtulacaklardır" şeklinde görür ve ümitle coşarız. "Tarihî dinamik­leri" yakalamanın aşk ve şevkiyle sanki "cedlerimizle yüzyüze" gelmiş gibi olur ve onlara "İşte bize emanet olarak bıraktı­ğınız mirasa yeniden sahip çıktık" deriz! Herşey olmaya açık çocukluk dünyasın­dan" nasibimizi almış olarak hayatı değer­lendirir ve "Hayatlarını cismaniyetin dar mahbesinde yaşayanlara" siz koskoca bir ömrü heder etmiş' bir kısım zavallılarsı­nız" diyerek gittikleri yolun sığlığını onla­ra gösteririz. "Dün ve Bugün" arasında ya­pılan mukayeseden sıyrılarak "Tahrib Edilen Tabiatı" cennetten cehennemî bir görüntüye döndürdüğümüzden dolayı dizlerimizi döver durur ve bu manzara karşı­sında iliklerimize kadar ürpeririz.

Gelecekte ideal cemiyeti yakalamada "Yeniden var olmanın" iklimine girip "ne istediğimizi çok iyi bilmeli ve isteyeceği­miz şeyleri sebeblere riayet çerçevesi içe­risinde istemeliyiz ki; "hikmete zıt hareket etmiş olmayalım. Öyle inanıyoruz ki, "şa­yet bir muhalif rüzgâr esmezse kudsîler ellerinde hakikatin elmas kılmayla" tarih sahnesinde yeniden arz-ı endam edecek ve çağrılara karşı "Gelmemek elden gelmez­di, çağrıldık ve geldik'1 diyeceklerdir. Beklenen gençlikte "bunun derinliğini ve buudunu görürüz. Hasret ve aşk türküle­riyle yürüdüğümüz bu yoldan "gönül bize tenezzülen bir rehber oldu. Biz de ölünce­ye dek bu kutlu neferin peşinden ayrılma­maya söz verdik."

Zamanın Altın Dilimi'nde, mağdur ülkelerin hallerini, Orta Asya Türklüğünün içinde bulunduğu dramı, aydınlarımızın gaflet yıllarını ve yeni insanın nasıl olma­sı gerektiğini de görürüz. Zamanın Altın Dilimi'nde bundan sonra ayrı bir buuda girilerek Yeni Ümidin Diriltici İkliminin "rahatı ararken ve ona giderken biraz yo­rulmak lazım geldiğini, birşeyler inşa ederken icabında bir kısım şeylerin yıkıl­ması gerektiğini, kazanmadan evvel har­camanın lüzumunu ve almadan evvel de vermeyi öğrenmekle elde edilen şeylerin kıymetinin bilinebileceği" bir ortam oldu­ğunu beyan eder. Ve "hayattaki cennet esintilerinin" ancak böyle kazanılabilineceği gerçeğinin hiçbir zaman unutulma­masını "sonra da bitevî karanlıkları arkaya alarak sürekli aydınlıklara doğru koşmak lazım geldiği" dile getirilir. İnanç ve ümit gücü ile bahara uyananların aydınlık ya­rınlara kavuşabileceği belirtilerek "Böylelerin solukları ümit, inanç ve azim, keli­meleri zafer, cihad Allah (cc)'ın inayeti ve Şükür, davranışları da Hakk'ın nimetlerine yeni yeni buudlar ilave ederek fanî ve kı­sacık hayatlarına yüzlerce derinlik kazan­dırıp ahsen-i takvime ulaştıkları görülür" denmektedir.

Zamanın Altın Dilimi'nin sonlarına yaklaşırken mevzularda daha derin ma'nâların varlığı ortaya konulur ve tah­lillerde bir açıklık hissedilir. "Sünnet veya Hadis" yazısıyla teşrih masasına yatırılan mes'ele hassas ölçülerle ortaya konmaya çalışılmış ve birçok istifham bu vesile ile kafalardan silinmiştir. Kâbe’nin sihirleyici ve büyüleyici iklimi "KÂBE" başlığını taşıyan yazıda âdeta yaşanılırcasına sezilir. "Onun harimine girenlerin her zaman Cennetlerden esip gelen ve hakikate açık gönüllere dolan bayıltıcı, firdevsî kokular duyulduğu" ortaya konur. Bu haliyle Kabe'nin "Hakk katındaki yeri, insanlar nazarındaki ma'nâsı, ruhu, özü ve değerleriyle onlara şiir söyleyen, nasihat eden, ders veren bir üstad halini alır ve aşıklarının ruhlarına sürekli bir şeyler fısıldadığını" duyarız. Oradan "RAVZA"ya uzanan yollar "bize dünyada bulunmamızı duyuran biricik binanın ora olduğunu fısıldar. Bu fısıldayışı muhterem müellifin "Ravza" adlı yazısında çok samimi ve içten ifadelerle duyar ve âdeta kendimiz inden geçeriz. "Bugüne kadar manevî havası ve ledünnî zevkleriyle pek çok feyizli makam gördüm., bir hayli mübarek mahalleri müşahede fırsatını buldum. Ama bunlar arasında, ruhumda en derin izler bırakan Peygamber (sav) köyü -o köyün izleri ebedlere kadar gönüllerimizde yaşasın- olmuştur. Ruhum o beldeyi her zaman bir daü's-sıla hasretiyle kucaklamıştır. Kucaklarken de 'İşte bir avuç toprağını cihanlara değiştirmeyeceğim beldeler beldesi' demiş içimi çekmişimdir." "Bu kadarcık olsun birşeyler yapabilmişsem, onu Ruh-u Seyyid-il Enamın teveccühüne vesile sayar, kapısının tokmağına dokunur 'Beni de Yâ Resulallah!" derim. Bizler de bu içten, samimi ve ihlaslı duaya amin diyor, aynı duygulan paylaşmanın verdiği hazla iki büklüm oluyoruz.

Zamanın Altın Diliminde "din ve dinî hatıraların ruh ve ma'nâ gibi duyulduğu, tütüp durduğu ince ve nazlı mucizeler iklimi olan Mescid-i Aksa’da arz-ı endam eder. Acı ve derin hatıraları bünyesinde taşıyan Mescid-i Aksa'nın dilinden dökülürcesine içinde bulunduğu ızdıraplı hal anlatılır. Ardından da O'nun kardeşi yetim ve garip, âdeta "milletimizin ruhuyla bütünleşmiş AYASOFYA çıkar karşımıza... Mazlum ve mahzun haliyle bizlere tarihin en büyük derslerinden birini veren Ayasofya "bu kadar çileden sonra gecenin şu sisli anında karar kararabildiğin kadar, karar ki karanlığın açılması en çok koyulaştığı zaman başlar" şeklinde değişmez bir hakikati anlatır. Bizler Ayasofya'nın bir an önce açılarak gerçek ma'nâ ve mahiyetine bürünmesini temenni ederken muhterem müellif onun ancak "Bir Fatih ve bir fetih nesli gelmeden olamayacağını ve fakat bunların çok kısa zamanda gerçekleşeceğini" beyan eder. Ve özlemle;

"Gözlerim yaşlı, gönlümde hüzünden derya.

Aç artık kapılarını bize Ayasofya" dediğini duyarız. Özlemler... Yakarışlar.. ve üç asırdır buhrandan buhrana sürüklenişler.. Zamanın Altın Dilimi'nde bu durumdan kurtuluşun reçetesini uygulama da lider olacak kişinin vasıfları da çizilir ve böyle bir lidere sahip olunduğu gün kurtuluşun başlayacağı ilan edilir. O lider ki; "Özüyle ve zatî hususiyetiyle her zaman kendini hissettiren ve gönüllerde yaşamasını bilendir. O görünüşündeki inandırıcılığı, anlayışındaki derinliği, görüşlerin dek inceliği, ihatasındaki genişliği, tespitlerindeki sağlamlığı, öğrenme aşkı, öğretme istidadı ve uhdesine aldığı her şeyinde toplayan, sevilen, sayılan, gözdeleşen dolayısıyla da binlerin, yüzbinlerin her zaman uğrunda ölmeye hazır oldukları bir seviye insanıdır. O doğru düşünür, konuşur, sinesi vefa ile çarpar, çevresine karşı güler yüzlü, saygılı, ciddi ve alabildiğine vakur, vazifeşinas, hasbî ve diyergamdır. Ahlâk ve fazilette zirve, adaletli olduğu zaman merhametli, merhametle coştuğu zamanda istikametlidir." Ve hülasa o yıllardır aşk, iştiyak ve özlemle beklenen insandır...

Zamanın Altın Dilimi'ndeki bu nurlu seyahat nihayet sona erer. Sıçrayarak geldiğimiz bu noktada o dev destanın yani kurtuluş sunan reçetelerin sadece birazına birer cümlesiyle dokunabildik. Asıl onun hayat ve ruh bahşeden iklimine girip hakikatleri massetmek insanı sürür ve huzura sevkeder. Onun müntesip dünyasında bu sürür ve huzurla kendinden geçen yüzlerce-binlerce insan mevcuttur. Bilmem ki siz de bu nurlu dünyaya girip bir seyahat yapmak istemez misiniz?..

Sizi oraya "ZAMANIN ALTIN DİLİMİ"nin sihirli iklimine davet ediyorum.