Sızıntı Arşivi

Ağustos 1988 · s. 273 · 2 dakikalık okuma

Zaman Nehrinde Bir Yaprak

Hikmet Şen · Edebiyat

Etrafımda kuş cıvıltıları duyuyorum. Yemyeşil otların arasından ancak bir-iki ördek kafasını ayırabiliyorum. Serin serin esintiler yanıbaşımdan geçiyor. Yeni yeni açmaya çalışan papatyaların yanında, nazlı nazlı duran mor sümbüller dimağıma bahar hasreti tattırıyordu.

İhtiyar gövdeleriyle yıllara meydan okuyan ağaçlar, bu yeşil ovaya sanki maket gibi yerleştirilmiş... Bazen sakin sakin duran bu asırlık ağaçların dallan, bazen serv-i revan gibi manalı-manalı sallanıyorlar... Gözlerim birden, bir damla leke bulaşmamış gökyüzüne kayıyor. Kayboluyorum o boncuk mavinin güzelliğinde. Kaybetmişim kendimi...

Neden sonra fark ediyorum suyun sıcaklığını… Yıllardır bu nehirde yüzüyor olduğumu ancak şimdi hatırlayabiliyorum. Yeşil otların arasından zikzaklar çizerek, dolambaçlı bir rotası olan bu nehirde yıllardır akıyordum ben... Bir yapraktım... Evet, bir yaprak... “Berk-i diraht düştü itibardan...” derler ya, işte o berktim ben..

Dem olur güz ile sararır, solar, dem olur nevbaharla allara bürünür, dem olur kış ile beraber tir tir titrer, dem olur yaz ile beraber katmer katma terlerim... Zaman bir nehir, ben içinde bir yaprak... Akıp gidiyoruz yıllardır... Kıramadım zincirlerini, aşamadım hudutlarını zaman denen mavi renkli, serin sulu ırmağın... Temaşagah oldu bana bu âlem, binbir hadiseyle tecelligah oldu bu dünya... Gün oldu arz-ı endamını engin dağlara vurdum, gün oldu hayallerimi Mehlika Sultanlara atfeyledim, gün oldu kaoslar içerisinde hürriyeti, kötülükler içerisinde iyilikleri, şerler dahilinde hayırları, çamur ve çirkef dolu demlerde narin güzelliği ve her şey içerisinde kendimi aradım, aradım... Ama bir yapraktım neticede... Aşamayacağım sınırlar, idrak edemeyeceğim hususlar vardı. İşte bundan ötürü acizdim, boynum büküktü... Arada bir, başımı bu zaman nehrinde beyaz taşlara vurur, gayri ihtiyar seyahatime devam ederdim. Bedenim alışmıştı artık bazen ısınan, bazen soğuyan bu zaman nehrine... Artık aldırmıyordum sessiz ve sakinken aniden coşan ve kükreyen bir sel oluşunu... Zira sağı solu belli değil, rayı, rotası meçhul, mazi ve istikbal alakası muamma idi...

Güneşin san ışıkları zaman nehrin- de ayrı ayrı renklere bürünür, bu daracık saha ışığın tayflarına medar olurken, efsuni güzellikler dolu bir kapı ağır ağır aralanıyordu benim için... Zira bu gökkuşağı gibi çevre benim için hayretler ve soru işaretleri dolu manalı bir tabloydu. Ve aciz fikrimce etrafımda güzelliklerin ardından Güzeller Güzeli bir Zat bana gülümsüyordu ve inanıyorum ki, çevremde enteresan güzelliklerle bana birşeyler anlatıyordu. Ben de yıllarca O’nun kapısında yalvardım... O’nu tespih eden sesleri kulağımla duyayım, O’na secde eden gülleri gözümle göreyim diye ve hala devam ederim. Rahmet ve mağfiret kapısı daha kapanmamıştır diyerek boynumu büker, açarım ağuşumu..

Ve ben böyle bir iniş çıkışla devam ederim, zaman nehrindeki seyahatime… Bilirim ki bir çağlayanda bu seyahat bitecek. Yine bilirim ki: Bu nehir benim ve diğer yapraklar için bir bekleme salonudur. Yeni ve ebedi bir seyahat başlayacak...

Sonradan anladım ki o yaprak insandır, çevresini süsleyen güzellikler dünya nimetleridir, suyun akısı kaderdir, nehir zamandır; az ötede görünen çağlayan ölümdür; öbür seyahat ise ahirettir.

Sezdim ve manalı manalı yüzdüm.

Hikmet ŞEN