Ağustos 1988 · s. 270 · 3 dakikalık okuma
Gen Teknolojisinin Düşündürdükleri
![]()
Canlıların yapı taşları hücrelerdir. Hücrelerin çekirdeğindeki kromozomların üzerinde genler yer almaktadır. Genlerin yapısını teşkil eden kimyevi maddeye DNA (Deoksiribonükleikasit) denir.
Canlıların vücut şekli, boyu, rengi, çeşitli kabiliyetleri her organa ait iş bölümü ve bu organların çalışma nizamları hücreler içinde imal edilecek çeşitli maddelerin imalat formülleri yapılacak imalatın kalite ve miktar kontrolü, çeşitli dış zararlılara karşı alınacak müdafaa tedbirleri ve daha birçok hayat ile alakalı husus tıpkı Levh-i mahfuz misali DNA üzerinde kaydedilmiştir.
O kadar orijinal bir eserdir ki insan hücresinin DNA’sı, bir metre boyunda olmasına rağmen bir mikron (*) çapında bir yere sığmaktadır. Hayranlık veren bir yapısı olan DNA’da atalarımızın karakterleri kayıtlıdır. İstikbaldeki nesiller de bugün mevcut nesillerdeki DNA moleküllerinde kodlanan bilgilere göre teşekkül edecektir. DNA genler vasıtasıyla maziyi muhafaza eden ve istikbale taşıyan çok sanatlı bir yapıdır.
1973 senesinde insan genlerinin yetmiş üçünün yeri belirlenmişti. 1987 de ise bu yerlerin sayısı üç bini buldu. Günümüz tekniği ile insanın genlerinin tamamının yerlerini tespit edebilmek için; bin araştırmacının haftada 38 saatlik bir mesai ile 30 yıl aralıksız çalışmaları gerektiği hesaplanmıştır. Toplanan bilgiler, her nükleotid bir harfle gösterildiğinde her biri 500 sahife İlk 2000 kitabın içine sığdırılabilecek, haliyle bu kitaplar bir kütüphaneyi dolduracaktır.

Genetik mühendislerinin en çok üzerinde durdukları mevzu, ırsi hastalıklara genetik tedavi uygulanmasıdır. Günümüzde genetik hastalıkların sayısı 3500 civarındadır. Bunların bazıları dünyada birkaç yüz kişide görülürken hemofili ve renk körlüğü gibi birçoğu da bütün insanları yakından ilgilendiren ciddi bir sağlık problemidir.
Genetik tedavi gerçekleştiği zaman, genetik mühendisliği metotları kullanılarak hastaların hücrelerine istenilen hususi genler aşılanacak ve bu genlerin faaliyete geçmesiyle ırsi hastalıklar tedavi edilebilecektir.
İlim adamları bakterilerin kendilerini virüslerden koruyabilmek için bazı enzimler sentezlediklerini keşfettiler. Bu enzimler yabancı DNA’yı belirli bölümlerden parçalamaktadır. Ayrıca hücrelerin kendi DNA’larını onarmak için kullandıkları enzimler de bulunmuştur. Biyologlar, bu enzimleri genetik malzemeyi istedikleri bölümlere ayırmak ve birleştirmek için kullanabileceklerini tespit ettiler.

J. Mertz ile R. Davis, bazı enzimlerin DNA’yı, uçları kolaylıkla birleştirilebilen bölümlere ayırdığını gördüler ve ayrı türlerden alınıp bir araya getirilmiş melez DNA teşkil etmeyi başardılar.
Bugün ilim adamlarını düşündüren husus henüz sınırlı da olsa, canlı varlıkların irsi biyolojik hususiyetlerini insanlığın faydasına olacak şekilde değiştirmenin mümkün olup olmayacağıdır.
Genetik tedavide esas hücrelerdeki hastalığa sebep olan genin yerine normal olanını yerleştirmektir. Prensip bu kadar basit ama bozukluk bir hücrede değil bütün hücrelerde olduğu için kopyanın bir organdaki bütün hücrelere aşılanması gerekir. Bunu temin etmek için ya milyonlarca hücreye milyonlarca genin yerleştirilmesi ya da bu ameliyenin döllenmiş yumurta hücresinde gerçekleştirilmesi gerekir. Milyonlarca hücreye gen aşılamanın güçlüğü ortada döllenmiş yumurta hücresindeki böyle bir uygulama ise her hangi bir başarısızlık neticesinde felakete sebep olabilir. Korkulan diğer bir husus da hücrenin genetik yapısına önemli bir genin faaliyetini durdurabilecek yabancı bir faktörün yanlışlıkla sokulması tehlikesidir. Ayrıca bir karakter birden fazla gen ile kontrol edilebildiğinden gen değişimi çeşitli problemlere sebep olabilir.
Başka bir husus da gen teknolojisindeki ilerlemelerin, bir yandan insanoğluna büyük ümitler vaat ederken, diğer taraftan insanlığı mahvedebilecek “biyolojik silahlar” ın imal edilmesine imkân sağlamasıdır. Bundan dolayı da bu teknolojinin nükleer teknolojiden daha tehlikeli yönleri bulunduğu açıktır.
Tarih şahittir ki insanoğlu düşmanına karşı en acımasız silahları hunharca kullanmıştır. 14. asırda Moğollar kuşattıkları Kaffa’nın Kirman şehrini, duvarlarına mancınıkla mikroplu artıkları atarak almışlardır. 18. yy. Boyunca İngiliz ordusu Amerika’daki Kızılderililere çiçek hastalığı mikrobu taşıyan battaniyeler göndermiştir.
Bugün Sovyetlerin Afganistan’da Kimyevi silahlar kullandıkları, Laos ve Kamboçya’da kullanılan “sarı yağmur”un Sovyetlerce sağlanmış olduğu ve 1979 da Sovyet şehri Sverdlovsk’da binden fazla insanın salgın halinde esrarengiz şekilde ölmelerine bu şehrin yakınında bulunan bir asker laboratuardaki patlama neticesinde kaçan mikroorganizmaların sebep olduğu bilinmektedir,
Bakterilerin DNA’larında değişiklik yapıp mukavemetli biyolojik silahlar elde eden insanın bunları düşmanına karşı kullanmada tereddüt etmeyeceği açıktır.
Bugün ilim ve teknoloji, insanoğlunun problemlerini çözüp ona yeni ve daha geniş imkânlar sağlamaktan ziyade rakiplerinden üstün olma ve daha sinsi, caydırıcı ve öldürücü silahları gizli olarak yapmak için kullanılmaktadır. 1988 de ABD ilmi araştırmaya ayırdığı bütçenin % 70 ini. İngiltere ise % 57 sini savunma sanayisine harcamaktadır.
Bu asra girerken ruhu dâhil herşeyiyle maddeye teslim edilen ve onun azat kabul etmez kölesi haline getirilen insanoğlu bu badireden Yaratıcısını tanıyıp O’nun emirleri dairesinde hareket edip, hak ve adaleti teessüs ettirdiği an kurtulacaktır. Yoksa bu şartlarda araştırmalara engel olmak çözüm olmadığı gibi zaten mümkün de değildir.
Adem ARIKANLI
(*) 1 mikron: milimetrenin binde biri