Ocak 1992 · s. 533 · 6 dakikalık okuma
Yunus'un Gurbette Sıla Yolculuğu

V. Gogh: "Hemcinslerime mezarlıkta seslenmekten hoşlanırım, çünkü orada hepimiz toprağa basarız, aynı toprağa basmakla kalmayız, aynı toprağa bastığımızın bilincine varırız." der. Ve Gogh bir sanatçıdır. Sanatçı, varlıktaki nizam ve ahengin sırrını kurcalayan, ondaki birliği yakalamaya çalışan insandır. Aynı toprağa basan varlığın asıl menşeini, özünü yakalamak, ona yalnızca toprak yönüyle bakmakla mümkün değildir.
Miskin âdem oğlanı bir "ekincik" tir. Yere tohum saçmış gibi kimi biter kimi yiter. Yitip giden bu miskin âdem oğlanı sonra bulunmayacak mı yeniden?. Onun yitmeyen yanım, özünü, tekrar "bir yerde" bulunacak olan yanını görmeden, onu bulup bilmeden varlığın sırrına ermek mümkün olmaz.
Miskin âdem oğlanı bir "Ömür" tutsağı, bir ömrün mahkûmu. Yay içinde dopdolu bir ok gibi duran ömür sabit değildir. Dolmuş ok durmuyor, her an atılabilir. Ama hedef neresi? Nereye fırlayıp gidecek bu ömür oku? Varlığa mı, yokluğa mı? İşte bütün mesele bu... Öyle bir ömür ki gelip geçiyor, yel esip geçmiş gibi, hatta bir göz yumup açmış gibi... Bu gövdeye, bu toprak bedene konuk olan can kuşu, bir gün çıkıp uçup gidecek. Bu toprak dünya zemininde boy veren nâzik, nazenin ekincik bir gün solup, kuruyup yitecek. Bütün bu atılmaların, uçup gitmelerin, bitip yitmelerin sonu nedir? Herkes çaresiz bir gün ömrünü yitirecek, nice yiğit muradına ermeyip gidecek, nice tenler tuzağa düşecek, o nâzik tenler kara toprağa karışacak, saçlar dökülüp, inci dişler ezilecek, gözlerin karası gidecek, kefen bezleri kanlara batacak, mülke suret bezeyenler hep kara toprak olacak ve bu yalancı dünyaya konup göçenler söz söyleyemez, hiçbir haber de veremez olacaklar. Mezarlar da silinip yok olacak. Mezar ehli olan herkesin yaylası, kışlası, zevk ve işreti, sûz ü beşareti, belâ ve mihneti, hepsi dün olmuştur, unutulup gitmiştir.
Ernest Renan'ın torununa atfedilen bir söz var: "Mezarlara ümit nurunu indirenden Allah razı olsun!" Yunus, bu nuru yakıp asırlar sonrasına uzatan bir gönül eridir. O nûr hiç sönmedi; zayıfladı, bulutlandı belki ama hiç sönmedi.
Bütün yarenler, bütün kardeşler için ecel vardır. Bir gün gelir ve emanet olan kuş gibi canları alır. Onlar hazır mıdırlar bunca can vermeye, her an hazırlıklı mıdırlar? Dünya işlerine pişman olup, özlere dönülecek bir gün. Ameller önlere konup bütün yapılanlar görülecek bir gün. O zaman pişmanlıklar dalga dalga kuşatacak herkesi. Bir ömrün yok yere harcedildiği, canların nasıl ateşlere atıldığı, kimsenin kimseye etmediği kötülüğü, herkesin kendine etmiş olduğu görülecek. Bütün ameller toplanıp herkesin önüne konduğunda, bütün menfaatlerin, faydaya olan şeylerin, zararına satılmış olduğu görülecek. İhlâsın unutulmuş olduğu, bazı amellerin riyadan ibaret olduğu görülecek. Bütün ömür harcanmıştır ama ne kazanıldığı ziyandan bellidir. Zehire bal diye el uzatılmış olduğu, o zaman anlaşılacak. Herkesin kendi eliyle öz aşına öldürücü zehir katmış olduğu anlaşılacak. Bütün bu ziyan içinde bir tek yol kalıyor: Bütün bu şartlara rağmen HAKK'IN KATINDAN YÜZ ÇEVİRMEMEK, HAKK'IN DERGÂHINA YÜZ TUTMAK.
Miskin âdem oğlanı, o cılız ekincik bütün bu zarar ve korkular içinde umutla sormalı ve yalvarmalıdır:
Ya Rab! Kabre varıldığı gece ameller iyi olmazsa haller n'ola ki?... Bunu kimseler bilemez. Bilemezse Yüce Rabbına yalvarmalıdır. O sonsuz merhamet Sahibine el açılmalıdır ki kabre varıldığı gece günahlara bandırılıp çerağlar söndürülüp, canlar yandırılmasın. Kabre varıldığı gece, Yüce Rab hayreylesin, öyle bir hayır ki Muhammed'e yâr, karanlık kabre de nûr eylesin, îmanı yoldaş, Muhammed'i de eş eylesin. Kabre varıldığı gece şaşırtmasın, yüzler üzere düşürtmesin, zebaniler üşürtmesin. Kara toprağın altında zebanilere canları dağlatıp, zari kılıp ağlatıp mezarları ateşle doldurmasın. Kara toprağın altında böyle bir yurt yerine, kara toprağın altında gül deren ellerin bulunduğu bir yurt nasib eylesin.
Madem ölüm vardır, aramızda gezer durur, dilediğini üzer durur, nicelerin belini büker, nicelerin mülkünü yıkıp yaşını döker... Öyle ise yalancı dünyaya konup sonra Hakk'a göçüp ulaşan canlara düşen nedir? Ne etmeli ki?...
"Tâat kılıp arı yürümeli."
Yürümeli ama nasıl?.. Karşıda göğüs gerip duran taş bağırlı dağlar var. Harâmî gibi yol kesen karlı dağlar var. Yardım istemeli, ağlayıp inleyerek yardım dilemeli. Bir yoldaş aramalı, bulmalı. Kaybolan iller, vatan-ı aslî ancak onunla birlikte bulunur. O yoldaş da bu dünya gurbetini duyup bilen, tuzaklarını tanıyan, yollarını, geçitlerini, menzillerini uçurumlarını iyice bilen bir GARİB olmalı. Bir Garib Hoca... Bağrı başlı, gözü yaşlı bir Garib Hoca... Sormalı, aramalı ve bulmalı.
"Bendeler garib olmasın,
Firkat oduna yanmasın,
Hocam, kimseler olmasın,
Şöyle garib bencileyin" deyip ağlayıp aranmalı. Ancak bu gurbet idrakinden Hoca refakatinden sonra Canlar Canı bulunur. Dünya canı yağmaya verilir. Issı ziyandan geçilip dükkân yağmaya verilir. Benlikten geçilip, gözdeki perdeler açılıp, Dost vaslına erişilirse bütün şüpheler, tereddütler yağmaya verilir. İkilik kalkar, birliğe erişilir. Varlıkta sefer tamamlanır, Dost gönle konuk gelir, viran gönül nûr olur ve cihan yağmaya verilir. Ballar balına erince de kovan yağmaya verilir.
Artık Aşk yürürlüktedir. Çünkü Aşk, "benlik" ten "ben" i almıştır. "Ene" gitmiş "Hüve" kalmıştır. "Benlik" gitmiş "Senlik" gelmiştir.
"Al gider benden benliği
Doldur içime Senliği"
denmiştir. Gönül, Aşk şarabıyla "Mecnundur artık. Tek endişesi vardır: Hak. İki cihanda da maksûd O'dur. "Boyanmışam rengine solmazam ayruk" diyen gönül, Hakk'ın boyasıyla boyanmıştır. Bakış başkalaşmış, görüş değişmiştir. Aşk oduna yanmış, hayranlık katına kanatlanmıştır. Her nereye bakar ise O görülmektedir. Tâ kül oluncaya kadar aşk ile yanmıştır, solmaz bîr renge boyanmıştır. Çünkü onu irşâd eden bir Mürşid-i Kâmil'dir ki artık bir başka el almayacaktır. Varlığı yokluğa değişmiştir; cana başa kalmayacaktır. Fenadan bekaya göç eder olmuştur. Öyle bir yola girmiştir ki, artık dönüşü yoktur. Muhabbet deryasının dalgıcı olmuştur artık, nehirlere dalmaya gerek yoktur.
Ölümsüzlük iksiri Aşktır ve o da bulunmuştur.
"Dilerim fazlından ayırmasın Hocam senden özge sevmezem ayruk"
diyen âşık, "Eğer âşık isem ölmezem ayruk" demektedir. Bu aşk iksirinin, âb-ı hayatın Hızır'ı da sakisi de Mürşid-i Kâmil olan Hocadır. Bu Hoca âlemler ümididir. Dost bahçesinin sahibidir. O Hocaya kul olunur. O'nun bahçesinde şâd olup öten bülbüldür âşık.
Mürşid-i Kâmil bahçesinde şâd olup öten bülbülün varlık bestesi bellidir artık. O, bütün bir tabiat kadrosuyla, tarih kadrosuyla Hakk'a yönelmiştir. Dağlar ile taşlar ile seherlerde kuşlar ile deryalarda mahi ile sahralarda âhu ile derviş olup yâ hû ile; gökyüzünde İsâ, Tûr dağında Musa ile, dertli Eyyûb, firkatli Yakub ile Mevlâ'sını zikredip çağırmaktadır.
Bu tabiat ve tarih kervanının pişdarı, serdarı, sertacı Ol Muhammed Mahbubdur. Asıl izi sürülecek, yüzü görülecek O'dur. Bütün canların arzusu, canların canı O'dur.Çünkü Hakk bütün alemleri Muhammed'in aşkına yaratmış, O'nun aşkına ay ve günle âlemi donatmıştır. O'nun şevkine, O'nun aşkına, O'nun şanına ve O'nun nuruna âlemler var edilmiş ve donatılmıştır. Bunun için canlar kurban olsun, adı güzel, kendi güzel Muhammed'in yoluna. Ol Muhammed ki Nebi'ler ve Resuller kervanının kutlu Reisi. Ol Allah'ın Habîbi, dertlilerin tabibi, Enbiyâlar serveri Hz. Muhammed de bedeniyle toprağa dönmüş, ruhuyla da asıl Sevgiliye ulaşmıştır. En Yüce Dosta kanatlanmıştır. Öyle ise hedeflerin hedefi; asıl hedef O'dur. Bu cihan tarlasında gönül artık Mevlaya âşık bir dertli dolaptır. Gönül bir sevdaya düşmüş, bir aşka boyanmış, ne âkil ne de divânedir artık. Benzi sarı, gözleri yaş içindedir. Aşk içinde mesttir, Mecnundur. Elden giden gönül hastadır, yeller gibi eser, yollar gibi tozar, seller gibi akar durur gayrı...
Bu dert çekilesi dert değildir.
Sevgili ya elden tutup kaldıracak ya vaslına erdirecek, böylece güldürecektir âşığını.
İşte varlığın özü, sözü, yolu budur: Aşk. Hedefi de: Allah.
Bu öz, mürebbisiz, mürşidsiz farkedilip ortaya çıkarılamaz. Kılavuzsuz, Hocasız geliştirilip Hakk'a yöneltilemez. Âlemler ümidi bir Hocadan ferman alınmadan yola çıkılamaz. Hocaların Hocası da Muailim-i Kur'ân, Müderris-i Kur'ân, Mübelliğ-i Kur'ân, Sâhib-i Kur'ân olan Hazreti Muhammed'dir. Varlığın özü O'dur, sözü O'dur, yüzü O'dur. O'nu Allah seçmiş ve Sevgilim demiştir. Bizleri de o yüzden, O'nun için yaratmıştır.