Ağustos 1981 · s. 2 · 3 dakikalık okuma
Yollar

Yollar kıvrım kıvrım uzanır sonsuzluğa kadar. Ve yolcular vardır bu yollarda, çağlayan sular, ağlayan bulutlar gibi.. Sular gibi başını taştan taşa vurarak koşar sonsuz ummanlara doğru. Ve ışıkla, hararetle yükselir yükselebildiği kadar. Bitip tükenme bilmeyen bu devr-i daim, bu ebedî yolculuk bir lâhza dinmeden sürer gider. Güneşler ülkesinden toprağın bağrına ve oradan da yeniden yıldızlar âlemine göç eder durur bütün varlıklar..
Mahlûkatın soluklan sayısıncadır yollar. Ve her varlık, kendine has bir yolda koşar durur hedefinden yana.. Solucan sürüm sürüm kat eder yolunu. Kaplumbağa adım adımdır kendi yolunda. Atlar sekerek, kuşlar kanat çırparak geçer giderler yollarından. Yıldırımların bir ayn seyahati; güneşlerin bir ayn akıp gidişi vardır bu yollarda..
Ve asıl yol, insanoğluyla doğmuş, onun şuuruyla aydınlığa kavuşmuş ve onun duygu ve düşüncesiyle sonsuzluk kazanmıştır. Ne gariptir ki; yolsuzluk da onunla doğmuş ve yolların rağmına bir lâhza da, yakasını bırakmamıştır. Her devirde, yıldızlar arası seyahat edenlere mukabil, bataklıkta yol arayanlar da eksik olmamıştır.
Aslında yol, yol-vurup yürüyen ve yürüdüğü yolun erkânım bilenler için vardır. Her günü ayn bir hezeyan içinde geçip gidenlere, yolun varlığıyla yokluğu müsavidir.
Yolda yürüme, emniyetin ve hedefe varmanın ilk şartıdır. Bu itibarla da zevkli ve ümit vericidir. Ne var ki aynı yolun, bir sürü de inişi, çıkışı; deresi, tepesi; sıkıntı ve ızdırabı vardır. Hele bu yol, hele bu yol..
“Bu yol uzaktır.
Menzili çoktur,
Geçidi yoktur,
Derin sular var.” (Yunus)
Aş kile çıkıp revan olanlara; yürüyüp rehberini bulanlara, dağlar dümdüz, ovalar da pürüzsüz olur. Şimşek gibi aşar giderler kan-revan deryaları. Cehennem ateşini söndürürler semtine uğradıklarında.. Onların, takılıp yolda kalmaları, yürürken vazgeçip geriye dönmeleri asla bahis mevzuu değildir. “Halkan Hakk’a seyran eder, asla sapmazlar. Dikenli yolda tayaran (1) eder, asla basmazlar, ölüme, ecele dost gibi bakar asla korkmazlar. Kabre gülerek girer, katiyyen ürkmezler, orayı, ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı görmez; aksine orayı; ahbaba kavuşturan bir rahmet kapısı, nur kapısı, hak kapısı görür” tereddüt ve telaşa kapılmazlar..
Bir de gittiği hedefi terkedip dönenler, gündüz gözü yolunu yitirenler, bir dikende takılıp kalan, bir tümseği aşamayan talihsizler de vardır bu yollarda. Yolda yürümenin zevkine erememiş ve bu mihnet yurdunu ebedî zannederek ikamete (2) karar vermiş böyle uğursuzlar için, kaldırımların yıldızlardan örülmesinin bile, bir manası yoktur.
Her yolun zevki, sefası olduğu gibi; çilesi, ızdırabı da vardır. Hele bu yol sonsuzlukla kucak kucağa ve içice ise..
Kim demiş, ebedî mutluluk bir ulûfe, (3) sonsuz nimetler de bir buluntu! Her saadet, aşılması çok zor sarp tepelerin arkasında ve her nimet de bin konağı olan, uzun bir yolun en son durağındadır.
Evet, her nimet, up uzun külfetlerin gelip geçtiği yollarda gelişir ve her saadet de, bir sürü mahrumiyetlerden sonra elde edilir.
Mısır’a hükmedebilmek için, kova gibi kuyuya salınmak, bir tutsak gibi esir pazarlarında dolaştırılmak ve bir mücrim gibi zindanlara atılmak şart ise, bunları değiştirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir ve bunları görüp tartmadan asla hedefe varılamayacaktır.
Hikmet elinin açtığı yolu kim değiştirebilir ki?.. Onu değiştirmeye kalkışmak, fıtrata ve eşyanın tabiatına ilânı harb demektir. Şu sıkışmış bulutun hâline; şu doğum yapan ananın iniltilerine ve binbir güçlükle yuvasını örmeye çalışan, şu kuşun, şu örümceğin say ve gayretine dikkat edin; Fıtrat kanunlarının herkes için, aynı değişmezlik içinde olduğunu göreceksiniz..
Ya insan ruhu, başaşağı maddenin bağrına indiği günden itibaren, aslına avdet edebilmek için kalıptan kalıba girer; ızdırap görür, ızdırap duyar, ızdırapla haşr u neşr olur ve madde ile bütünleşerek ebedî saadetini örmeğe çalışır. “İnsan ruh’u, sıkıntılar için yaratılmış”, yolunu yığın yığın ızdırabın beklediği çileli bir yolcudur. Ve onun asıl kahramanlığı da, yolundaki bu güçlükleri yenmesine bağlıdır.
Ah, keşke! Bütün bunları insanımızın ruhuna duyurabilseydik. Geçeceği dikenli yollardan, yolunu kesen gulyabanilerden, zulümlerden, gadirlerden ve önündeki tepe tepe vahşetlerden bahisler açarak, ona gerçeğin yüzünü gösterebilseydik..
Evet, bu karasevdalıların yolunda “bir an belâ-yı dertten cûdâ” kalmanın mümkün olmadığını anlamak, hakikatin ifadesi ve bu dertliler yolunun esasıdır.
Kendi insanına, hizmet yolunda koşanlara, bu hakikatin anlatılmasında zaruret vardır. Aksine, onlar bu hakikati anlayıncaya kadar, ne yoldan ne de yolcudan bahsetmeye imkân yoktur.
(1)Tayaran: Uçuş, uçma
(2) İkamet; Bir yerde kalmak, oturmak.
(3) ulûfe: Yeniçerilere ve Sipahilere dağıtılan maaş.