Sızıntı Arşivi

Ağustos 1987 · s. 6 · 5 dakikalık okuma

Yeniden Hayata Dönüş

Mehmet Emin Aslan · Edebiyat

ag87-7.jpg

Bu yazıda, gerçekten cereyan etmiş bir hadise ile karşı karşıyayız. Basit ve münasebetsiz gibi görünen bir hadisenin, köklü değişmeye sebeb bir ikaz mahiyeti taşıdığını ibretle mütalâa ediyoruz. Aslında zararlı bir araziye giderken çobanlarının attığı taşla koyunlar bile tehlikeyi farkedip geri dönerken, başımıza atılan musibet taslarının mânâsız olacağını düşünmemiz çok mantıksız olur. Fakat mühim olan, zaman zaman bir durum muhakemesi yaparak nasıl bir yoldayız, ufukta bir tehlike var mı, yanlışlıklar içinde yürüyorsak nasıl bir dönüş yapmamız gerekiyor, bütün bunların muhasebesini yapmamız gerekiyor. Yoksa nasıl olsa muhasebeye çekileceğimiz gün gelecek! Mühim olan, o gün gelmeden önce gerekeni yapmak...

Kendime geldiğim zaman başımda dayanılmaz bir ağrı, vücudumda kurşun yüklenmiş gibi bir ağırlık vardı. Daracık bir yerde boylu boyunca yatıyordum. Doğrulmak istediğimde basımı sert bir tahta parçasına çarparak geri uzandım. Gözlerim açıktı ama hiç birşey göremiyordum. İçime bir korku düştü aniden. Gittikçe büyüyen bir korku. Alnımda biriken ter tanecikleri şakaklarımı adeta yakarak kayıyordu.

Bulunduğum yerle hayatımın bir alâkasını kurabilmek için düşünmeye başladığımda birden ölüm geldi aklıma. Bu düşünce aklıma düşer düşmez, bir parazit gibi üreyip bütün vücuduma yayıldı. Düşüncelerim meçhul âlemlere doğru kayıp giderken varlığımı unutuyordum. Sanki yüzümdeki ter taneleriyle birlikte yüz etlerim eriyip aşağı doğru akıyor, kafatasımda binlerce karınca geziniyordu.

Anlaşılan mezar tahtalarıydı basımı çarptığım sert cisim. İçinde olduğum yer yılanlar ve çıyanların komşuluk yaptığı, dünyanın desteğinde; topraktan duvarlarla çevrili daracık bir odaydı. Bütün bu düşündüklerim gerçekse ve ben toprağın altında hâlâ düşünebiliyor, soluk alıp verebiliyorsam dünyada anlatılan ahiret hayatı gerçekti ve başlamıştı. Az sonra, belki de şimdi sual melekleri gelecek, geride bıraktığım kötülüklerle bezenmiş kendime ve hiç kimseye hayrı dokunmamış olan hayatımdan sual edeceklerdi. Başımda gittikçe yükselen hararet beni bekleyen; zamanı bile donduracak kadar ürkütücü ve korkunç azaptan nağmeler fısıldıyordu.

Gözlerimi kapattığımda şu an hatırlamak bile istemediğim hayatım canlanmağa başladı, göz kapaklarımın arkasında. Dimağımda artık bana hiç fayda vermeyecek bir pişmanlık hissi katmerleşiyordu. Nasıl katmerleşmezdi ki otuz üç yıllık hayat gergefime hep kötülükler bezemiştim. Etrafımdakiler gülmeyi çoktan unutmuşlardı.

Korkudan tirtir titriyordum. Beni bekleyen "açıklı azabın" dehşetini adeta hissedebiliyordum. Vücudum süngerleşmişti. Hayat hikayemin aralarından cehennemin tüyler ürpertici hararetini bütün vücudumda duyuyordum sanki. Gittikce hızlanan kalp atışları ve hücrelerimde dahi acısını duyabildiğim pişmanlık hissi cehennemin dehşetini unutturacak kadar ızdırap veriyordu. Evet! Su an her ne kadar dünyanın bağrında gömülü isem dahi başka bir dolmuşta, kötülüklerle dolu heybem sırtımda başka bir dünyaya, kendi öz dünyama; cehennemin alevleri arasına gidiyordum.

Zamanın çimdikleri yaşadığım hayatı düşünmeye zorluyordu. Çok eskilere uzanmıştım. On iki yaşındaydım. Babam arkadaşlarıyla toplanmış çılgınlar gibi içiyordu. Kapı aralığından onları seyrediyordum. Onların gülüşmelerinin, neşelenmelerinin kaynağının, bardaklara doldurup büyük bir iştaha ile içtikleri şeyler olduğunu zannediyordum. Televizyon ve sinemalardaki bu tür sahneler çocuksu teorimi doğruluyordu. Artık babamın şişesine ortak olmaya başladım. Babam bunun farkına varınca kızmadı. Beni yanına oturtup "Erkek adam içmeli" diyerek bardağımı kendi elleriyle doldurur oldu. Bundan sonraki hayatımda, şişelerin içinde gizlenmiş, oradan damarlarıma karışan şeytanın kontrolünde çirkeflikler üretmeye başladım.

İlk önceleri akraba ve komşularıma karsı melanetlere başladım. Daha sonra herkese karşı kötülüklerimi yaygınlaştırdım. Gözümde insanların hiç mi hiç değeri yoktu. Babamın, annemin, akrabalarımın, insanlığın hatta suç ortaklarımın bile kıymeti yoktu bence... İnsanlara bir tavuk kadar ehemmiyet vermiyordum. Zevklerime engel olan herkesi, istisnasız gözümü kırpmadan öldürebilirdim. Çünki ben artık kadehler tarafından idare edilen bir robottum.

Bana içki parası vermedi diye kaç sefer dövdüm ihtiyar annemi ve babamı, onların sefil bir hayat sürerek ölüp gitmelerine sebeb de bendim. Bu işkence kuyusunu babam kendisi kazmıştı, elime kadehi tutuşturduğu zaman. Annemse hayatıma hiçbir fonksiyonu olmayan günlük ev işlerini gören bir makinaydı. Ama yine de onlara iyi davranmam gerektiğini şimdi anlıyorum. Keşke geri dönüş olsa da mezarları başında dahi olsa beni affetmeleri için onlar ya/varsaydım.

Evlendiğim günleri hatırlıyorum. Karım benim için hayat arkadaşımdan ziyade, iğrenç işkencelerimi, sadist düşüncelerimi gerçekleştirdiğim tecrübe vasıtasıydı. Bir gün, hatta bir an bile, mutluluk vermemiştim ona. Ümit ederim ki bundan sonra unuttuğu gülmeye yeniden başlar. Çocuklarım geldi gözlerimin önüne, boynu bükük yüz renkleri solmuş, sevgiden, merhametten, baba kucağından mahrum çocuklarım. Kimbilir hayatta ne acılar bekliyordu onları. Mümkün olsa da gidip çocuklarımdan ve karımdan beni bağışlamalarını isteyip; kulaklarına gelecek adına birşeycikler fısıldamaya, tecrübe edilmiş bedbaht yaşayışımdan ibretler sunmaya çalışabilseydim.

Titremem geçmişti fakat kalp atışlarım anormal bir şekilde devam ediyordu. Öldüresiye bir sessizliğin içinde kalbimin sesi yankılanıyordu. Gaybi bir el, vücudumu milim milim Jiletle doğruyordu sanki, iç organlarımdan dışa, dış organlarımdan içe doğru bir sancı yayılıyordu. Beynim keçeleşmiş olmasına rağmen sadece yaptığım kötülükleri düşünebiliyordum.

Hangi insan benimle bir münasebette bulunsa yaşadığına bin pişman oluyordu. Geceleri saatlerce naralar atıyor, kapılara dayanıyor kavga ediyordum. Zavallı çocukların ellerinden zorla paralarını alıyor, vermemek için direnirlerse öldüresiye dövüyordum... Ne olurdu geçici olarak şu topraklar üzerimden kalksada; kapı kapı dolaşıp, başımı eşiklere koyup yaptığım bütün küstahlıklardan dolayı özür dileyebilşeydim.

Geçmişti artık. Geri dönmesine kimsenin gücü yetmeyecek olan bineğimle, ebediyen içinde kalacağım, otuz üç sene gibi kısa bir sürede kazanıp hak ettiğim sonsuz bir ızdırabı çekeceğim makamıma doğru ilerliyordum. Az sonra melekler gelip içinde hiç iyilik bulunmayan hayatımdan sual edeceklerdi. Zaman değiştikçe vücuduma tatbik edilen işkencenin de şekli değişiyordu. Bütün vücudum kızgın demirlerle dağlanıyor, kızgın şişler bir yandan bir yana geçiriliyordu sanki. Artık dökecek ter kalmamıştı, boğazım kuruyor, dudaklarım birbirine yapışıyordu.

İşin en azaplı tarafı ise bir defacık olsun huzurunda eğitmediğim, gönderdiklerine karsı lakayt davrandığım Rabbimden ve Elçisinden (s.a.v.) sual edecekler, sadakatimi soracaklardı. Bense bütün hayatım boyunca içki şişelerine tapınmıştım. Oydu benim hergün, her saat sayıklayıp durduğum. Hayallerim bile hep onun üzerine kurulmuştu. Musluklardan içki akmalı, yemeklerim içki ile yapılmalı, çamaşırlarım içki ile yıkanmalı diye düşünürdüm. Şimdi "Rabbin kim?" diye sorsalar dilim dönmezdi Allah (c.c.) demeye. Çünkü ben şişeleri putlaştırmıştım. Düşünemiyordum ölümün bir gün bana da geleceğini. Bari İnsanlara bir kere iyilik yapmama fırsat verseler de bir kösede oturup benim gibi hayatın bitmeyeceğini sanan budalalara, hayat sarhoşlarına, maddenin karşısında secde edenlere, bası ve bakışları dönenlere Ölüm ve ötesinin varlığını anlatıverseydim.

Artık benim için zaman var mıydı yok muydu bilemiyorum ama bir çekirge gibi, bir işkencenin kucağından diğer bir işgencenin kucağına atılıyordum. Hayalimde canlanan her kötülüğün arkasından ayrı bir işkence uygulanıyordu.

Bu düşünceler içinde ne kadar yattığımı bitmiyorum. Gözümü tekrar açtığımda bulunduğum dar yere hafif hafif ışık sızarken uzaklardan hayatın gürültüsü geliyordu. Dikkatlice baktığım zaman burasının Alaaddin tepesindeki park olduğunu anladım. Anlaşılan gece uzandığım bankın üzerinden düşmüş ve altına kaymıştım. Kalktım. Her yanım içki kokuyordu. Akşamdan yarım kalmış şişemi çöpe atmak için uzanırken ona bir daha dönmenin korkusu dolaşıyordu damarlarımda...

O günden sonra hayatımın bir gayesi olmaya başladı. Allah'a esir olmuş O'ndan korkmuş; bütün esaretlerden ve korkulardan temizlenmiştim. Bu esir oluş ve korku, kötülük yapmama mani oluyordu. İçimde, ordulara, kanunlara ve bütün beşeri güçlere bedel bir karakol kurulmuştu. Artık "güzel düşünüyor, güzel görüyor ve hayattan zevk alıyordum."

Mehmet Emin Aslan