Ağustos 1999 · s. 27 · 5 dakikalık okuma
Yeni Bin Yıla Girerken
Ö. Said Gönüllü · Yrd. Doç.Dr. · İnceleme

Yrd. Doç. Dr. Ö. Said Gönüllü
Tuhaf bir sabırsızlıkla beklediğimiz 1 Ocak 2000 sabahı ne değişecek? 2000 yılının ilk ışıkları gerçekten farklı bir anlam taşıyacak mı? 2000 veya 2000'Ii yıllar insanlık için neden bu kadar önemli? Artık hergün çeşitli vesilelerle işitir olduğumuz, sürekli atıf yaptığımız "2000'Ii yıllar" deyimi, bu yeni yüzyılın hemen kısa bir zaman sonra ulaşacağımız kadar yakın olduğu, dolayısıyla bugünkünden çok farklı bir dünyayla karşılaşmayacak olduğumuz düşünülecek olursa, pek bir anlam ifade etmeyebilir ve bizi pek de heyecanlandırmayabilir. Fakat 2000'li yıllar, insanların hayat, zaman ve tarih üzerinde bir kez daha düşünmesi, yeni takvimlerin belirlenmesi için taze bir başlangıç, bir vesile, bir şans anlamına geliyor.

Her yılın sonunda geçen bir yılın değerlendirmesini yapmak, önemli olayları hatırlamak artık bir gelenek halini aldı. Peki 1999'un sonunda son bir yılın bilançosu mu, son yüzyılınki mi. yoksa son bin yılınki mi çıkartılacak? Biz çok eski geçmişlere uzanma ihtiyacı duymasak dahi, şurası muhakkak ki, 1999'un sonunda duygularımız biraz daha farklı olacak, zihnimiz kendini biraz daha ufuk ötesi olmaya zorlayacak. Herhalde sadece yeni bir yüzyıla değil, ondan daha da önemlisi yeni bir bin yıla girmenin, bu geçişe şahitlik yapmanın, iki ayrı bin yılda yaşamış, iki ayrı bin yılın insanı olmanın bizde meydana getirdiği hissiyat da bilinçaltımızda ağır basacak olsa gerek. Sonuçta "bin yıl" deyimi bizi "zaman" kavramını bir kez daha düşünmeye, geçmişe yüzyılların arka arkaya oluşturduğu zaman katarının üzerine çıkarak bakmaya zorlayacak.
Evet, sadece yeni bir yüzyıla değil, aynı zamanda yeni bir bin yıla, üçüncü bin yıla giriyoruz. Bu yüzden sadece son yılı hatta son yüzyılı değil, geçmiş ikibin yılı, hadi olmadı son bin yılı toplu halde değerlendirme, bir anlam çıkartma ihtiyacı duyuyoruz. Fakat bu o kadar kolay değil. Meselâ, 1001 ile 1999 arasında (her iki tarih de 1000'li yıllara ait ve 1000'li yıllarla ifade edilmesine rağmen) insanlığın kainata, tabiata ve hayata bakışı, bilgi ve tecrübe birikimi, bilimsel ve teknik gelişmişlik düzeyi, sosyal organizasyon ve yönetim anlayışı gibi hususlar açısından önemli farklılıklar var. Her ne kadar tarih lineer (doğrusal) değil, devr-i daimler şeklinde ilerliyorsa da, bin yıl zarfında, insanlığın zaman-üstü kalabilen değerleri dışında, değişebilenler sınıfına giren hemen herşeyin değiştiği görülüyor. Ancak bu değişimin bin yılın değişik zaman dilimleri içinde aynı hız ve ritmle olmadığı da biliniyor. 1000'li yılların bilançosunu çıkartmak istediğimizde, 1000-2000 arasındaki dönemin önemli değişikliklere sahne olduğu söylenebilir. Özellikle Batı'daki Reform, Rönesans hareketleri, İstanbul'un fethi, Yeni Dünya'nın keşfi, Endülüs'ün bitişi, Osmanlı'nın çıkışı, Sömürgecilik, Sanayi Devrimi, Fransız ihtilali, Bilim ve Teknoloji devrimleri, iki büyük dünya savaşı, yükselen İdeolojilerin arasındaki şiddetli çatışmalar son beşyüzyıl içinde giderek daha logaritmik bir ritmle oluşan ve bize tarihsel sürecin hızlandığını gösteren değişimin kilometre taşlandır. Böylece, giderek daha küçük zaman dilimleri içine daha önemli, belirleyici ve de en önemlisi derinden değiştirici olaylar sığmaya başlamış, günümüzde ise bu süreç iyice hızlanmıştır.
2000'li yıllar için de öyle olacak. Hatta, sanayi devrimiyle birlikte dünyanın yaşamaya başladığı "'çok kısa zaman aralıklarında büyük değişim" olgusu 2000'li yıllarda tahminlerin de üstünde bir ağırlıkla kendisini hissettirecek. Şüphesiz 1999 ile 2000 arasında insanlar, toplumlar, ülkeler açısından çok büyük bir zihniyet ve gelişmişlik farkı olmayacak (31 Aralık 1999 ile 1 Ocak 2000 arasında normalde hiçbir fark beklememekle birlikte, belki 1 Ocak 2000 yılının sabahı birçok insan zamana ve hayata biraz daha ümitle bakacak) fakat, dünyada esen değişim rüzgarlarına, özellikle son elli yılda yaşanan değişime bakarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, meselâ 2000 ile 2010 yılı, 2010 ile 2015 yılı arasında büyük farklılıklar ortaya çıkacak. Çünkü değişim giderek artan ivmeli bir grafik çiziyor.
YARIN, HANGİ YARIN?
İnsan olarak yarına hep bir ümitle bakarız. Bir sonraki gün daha güzel olacaktır ve her sabah bizim için bir yeniden doğuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) tabiatımıza ait bu gerçeği "yarın güzel haberler gelecek" anlamındaki sözüyle ifade eder. Mevlana "bak güzel günler gemilere binmiş geliyorlar" derken bu ümidi anlatmak ister. Belki de bu. bilinçaltımızda daima varolan yitirdiğimiz cenneti yeniden bulma beklentisidir (o cenneti ne kadar bilinçle aradığımız ayrı bir tartışma konusu olabilir). Dünyayı cennete çevirmemiz gerektiğini, gerçek Cennet'e ehil hale gelmenin yolunun buradan geçtiğini şuurumuzda görüp ifade edemesek bile sezip, hissederiz.
Tarih boyunca hemen herkes bir yandan geçmiş günlerin daha güzel ve yaşanmaya değer olduğunu, insanlığın gitgide bozulduğunu, dünyaya kötülerin hâkim olduğunu, zaman dilimi olarak yarınlardan hiçbir beklentileri olmadığını söylerken, reel olarak yaşadıkları günlerde ise bir sonraki güne yine hep ümitle bakmışlardır. İbn-i Haldun'un yaşadığı dönemi değerlendirirken kullandığı karamsar ifadeleri, sanki bugün söylenmiş sözlermiş gibi algılayabiliriz.
1999'u yaşarken baktığımız gelecek zaman dilimi ise bin yıl gibi bir süreyi içine alıyor. Artık bir yıl sonrası için bile tahminde bulunmanın zorlaştığı bu hızlı değişim çağında 2000'li yıllar küçülen, tüketilen ve kirletilen, artık insana dar gelen dünya için aslında belirsizliklerle dolu çok büyük bir zaman dilimi anlamına geliyor ve bu yüzden de bizi korkutuyor. Yaşlı dünya acaba bin yıl daha yaşayabilecek mi? Önündeki yüzlerce yılı kaldırabilecek mi? İnsanlık cinnetin eşiğinden dönüp Cennet'in yolunu bulabilecek mi? Sahillerimize gerçekten güzel günler vuracak mı? Acaba gecenin en karanlık anım yaşadığımız için mi bugün hayat bize böyle umutsuz ve kasvetli gözüküyor, ve acaba bunu bildiğimiz için mi şafağın yakın olduğunu söylüyor, ümidimizi yitirmemeye çalışıyoruz. 1999'un sonu nasıl sadece bir yılın değil, yüzyılın ve bin yılın sonu anlamına da geliyorsa, herşeyin, gelecek bütün zamanların ve dünyanın da bir sonu olacağını düşünme şansı tanıyor bize. Bin yıla, binlerce yıla damgasını vurmuş, yaşadığı dönemde zeval bulmaz, ölüm tatmaz olarak görülmüş nice insanların ve imparatorlukların nasıl son buldukları gerçeğini bir kere daha vuruyor kafamıza. Peki binlerce, onbinlerce, hatta belki yüzbinlerce yılı geride bırakan yorgun insanlık kafilesi 2000'lere girerken acaba kendi geleceğini de görebiliyor mu? Bu sorular üzerinde yoğun düşünme şansı tanıyan zamanlar ancak bin yılda bir gelir. Acaba 1999'u bir de bu gözle değerlendirebiliyor muyuz? Eğer düşünce dünyamızda bu türden muhasebeler yeralmıyorsa, değişen ne olacak 2000'lerde? Yeni bin yılın bize güzel günler müjdesi vermesini beklerken, zamana ve maddeye hükmeden, yeryüzünü alabildiğince imar eden, fakat ruh dünyasını mamur edemeyen uygarlıklarla 2000'lere biz ne getireceğiz? Zamanın sözü, zamanın Özü, zamanın anlamı ne olacak? Aslında şu seyahatimizin anlamını vicdanlarında hissedenler, dünü, bugünü ve geleceği birarada duyabilenler için, yaşlı dünyanın bir yönüyle karamsar tablosu ne ilham ederse etsin, zamanın altın dilimini yaşadığımız bir gerçek. O halde 2000'li yıllar altın zamanların hangi dilimi olacak?
Dahhak'ın ifadesiyle, geçmişe kader mülahazasıyla bakıp, geleceği iradesiyle kucaklayanlar için 2000'li yıllar, bizlere yitirdiğimiz cennetin yolunu açan, "hel min mezid?" düşüncesini bayraklaştırmış ve yine onun deyimiyle aksiyon öncelikli düşünce kudsilerinin misafir olduğu zamanlar olacaktır. Yeter ki, zamanın çeşitli dilimlerine yemin eden ve bizlere kendisine muhatap olma şerefi bahşeden Yüce Rabb'e karşı biz ciddi bir vefasızlık göstermeyelim.
![]()